Funda Başaran
Funda Başaran

Berkan 'çok itibarlı' haber kaynağına güvenmişti!

Cuma, 22 Şubat, 2019
Haber medyasının yaptığı yalan haberlerin en önemli nedenlerinden birisi olarak “özensiz habercilik” gösteriliyor. Özensiz habercilik diyerek “haberci” suçlu ilan edilse de bu tür yalan haberlerin, haber pratiğinin kendisinden kaynaklandığı belirtilmeli. Bu tür yalan haberler genellikle habercinin haber üretim süreci içerisinde güvenilir kaynak olduğu kişi ve kurumlar tarafından yönlendirilmesinden kaynaklanıyor.

Son birkaç yıldır yalan haber konusu gündemden düşmezken ve internet üzerinden yayılan yalan haberler her şeyin sorumlusu haline gelirken, konunun üzerinde biraz düşünmek gerektiği açığa çıkıyor. Önceki yazılarda anlatmaya çalıştığım gibi garip bir durumun içindeyiz. Hükümetler, devletler bir yandan siber kıtalar kurup yalan haber, sahte içerik üretiyor, diğer yandan yalan habere karşı yasal önlemler almaya kalkışıyor. Yalan haberleri daha fazla reklam geliri uğruna yayan Facebook, Google gibi şirketler yalan haberleri tespit etmek ve etiketlemek için yapay zeka uygulamaları geliştirmeye çalıştıklarını iddia ediyor ve gerçeğin hakemliğine soyunuyor. Yani neresinden bakılsa yalan habere karşı önlem almaya, Orwel’in 1984’ünde olduğu gibi “doğruluk bakanlığı” kurmaya çalışanlar, tam da tüm yalanların sorumlusu görünüyor ve yine 1984’te olduğu gibi bunu “gerçeği denetlemek” için yapıyorlar.

O yüzden bu yalan haber mevzusunu biraz daha düşünmek gerekiyor. Aslında yalan haberden söz edebilmek için de haber üzerine düşünmek gerekiyor. Haberin bir anlatı olduğu konusunda herkes hemfikirdir sanırım. Haber, “gerçek” olaylara ilişkin belli kuralları olan bir anlatıdır. Bu belli kurallar ise en basit biçimiyle 5N1K diye özetleniyor. Bu kurala uygun yazıldığı ölçüde haberin nesnel olacağı, gerçek olayların bilgisini insanlara en açık biçimde verebileceği iddia ediliyor.

Birkaç gün önce, Murat Yetkin’in Türkiye açısından büyük öneme sahip yakın geçmişteki bir olay hakkında yazdığı/güncellediği kitapla ilgili olarak verdiği röportajda söyledikleri, haber denilen anlatı biçiminin en önemli zaaflarından birisini açığa çıkartıyor. Diyor ki Murat Yetkin: “Yeni bilgiler, yeni bulgular ve tanıklıklar ışığında, yazarken benim de pek çok konudaki bakış açım değişti. Öykünün sonunu biliyoruz; suçlu yakalanıyor. Fakat öyle şeyler olmuş ki bu süreçleri hep yaşayan bir gazeteci olarak, ‘Ne haberler atlamışız!’ diye hayıflandım. Ben de meslektaşlarım da burnumuzun dibinde olan neleri görememişiz. Geçmişte çok önemli olarak gördüğümüz bazı bilgilerin aslında o kadar da önemli olmadığını gördüm. Benzer şekilde, o dönemde önemsemediğimiz bazı şeylerin de ne kadar önemli olduğunu şimdi fark ettim.”

Bu son derece samimi sözler fazla bir şey söylemeye gerek bırakmıyor. Ama şunu belirtmek gerekiyor. Haber her durumda geçmişe dair bir anlatı. Ancak bu geçmiş çok yakın geçmiş. Haber, çok yakın geçmişte yaşanmış olan ve henüz o 5N’nin içindeki sorulardan bazılarına yanıt vermenin olanaklı olmadığı bir “gerçek olay” hakkında insanları bilgilendirme iddiası taşıyor ve aslında bu iddiayı hiçbir zaman gerçekleştiremiyor. Çünkü haberin bilgi olarak değerini zaman veriyor, Haberin taşıdığı enformasyon ancak zaman içinde pekişerek bilgiye dönüşüyor.

Haberin bir anlatı olarak tek sorunu da elbette bu değil. Haber her türlü dilsel anlatı gibi, gerçeğin bir temsili. Yani bir ayna gibi gerçeğin kendisini göstermiyor, gerçeği sadece temsil ediyor. Temsil ile temsil edilen arasındaki farklılığı her koşulda içinde taşıyor. Yani her koşulda haber gerçek bir olayın, ilk anda görülebilir, kavranabilir olan bazı ögelerini bir araya getirir. Habercinin gerçekliğe ilişkin hangi öğeleri ne tür kaygılarla haber anlatısını oluşturmak için kullanacağı ya da dışarıda bırakacağı bir seçimdir. Bu seçim bir yandan haberin kendi yapılaşmış anlatım özelliklerinin sınırladığı, diğer yandan da haberin yapılaşmış dilinin sınırladığı bir süreçte yapılmak durumundadır. Bu seçme işlemine bir de haberin kendi yapılaşmış dili, anlatısal özellikleri yanında habercinin emek süreci eklenir.

Ticari olarak piyasada rekabet eden haber medyalarında ücretli olarak çalışan habercilerin, çalıştığı kurumun piyasada varlığını sürdürmeye dair öncelikleri ve rutin iş pratiklerinden kaynaklanan sınırlar yanında, yer ve zamansal kısıtlılıkları, hız gibi başka sınırlılıkları da var. Habercilerin gün içinde haberin peşinde koşarken, olayları bütünlüğü içerisinde görmekten uzaklaşacağı ve zamana karşı yarışırken meseleleri etraflıca inceleme, entelektüel kanallarını geliştirme gibi olanaklardan mahrum kalacağı tahmin edilemeyecek bir durum gibi görünmüyor. Bütün bunların üzerine habercileri bir haberi yaparken sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada sınırlandıran ölüm tehlikesi, yasalar, reklamcılar, sahipler, polisiye uygulamalar ve devletin gizliliği gibi unsurlar da söz konusu.

İşte bu sınırlılıklar içinde üretilen haberi “doğru” olarak kabul ettiğimizde “yalan” haber sadece gerçek olaylara dayanmayan bir anlatı olarak tanımlanabilir hale geliyor. Ama gerçek olaylara dayanmayan anlatılar eğer kendilerini “haber” biçiminde sunmuyorsa sorun yok. Nitekim herhangi bir kurmaca metni “doğru” ya da “yalan” diye tanımlamaya çalışmak gereksiz. “Yalan” haber ya da sahte haber ile ilgili sorun tam da kendisini haber olarak, haber biçiminde sunuyor olması.

Diğer yandan “yalan” haber üretmenin de farklı nedenleri ve biçimleri olabiliyor. Yalan haberi internetle özdeşleştirmeden, zaman zaman haber medyasının da sorumlu olabileceğini hatırlatarak bilinen nedenleri gözden geçirebiliriz.

Haber medyasının yaptığı yalan haberlerin en önemli nedenlerinden birisi olarak “özensiz habercilik” gösteriliyor. Özensiz habercilik diyerek “haberci” suçlu ilan edilse de bu tür yalan haberlerin, haber pratiğinin kendisinden kaynaklandığı belirtilmeli. Bu tür yalan haberler genellikle habercinin haber üretim süreci içerisinde güvenilir kaynak olduğu kişi ve kurumlar tarafından yönlendirilmesinden kaynaklanıyor. Bu konuda yakın tarihin son derece tartışmalı olaylarından birisi örnek olarak aklıma geliyor: Gezi Direnişi sırasında, İsmet Berkan’ın Kabataş yalanına ortak olması ve olmayan görüntüleri seyrettiğini iddia etmesi. O dönemde İsmet Berkan, yalan ortaya çıktığında “Benim hıyarlığım” diyerek özür dilemişti. Oysa itiraf ettiği “hıyarlık”, “çok itibarlı” haber kaynağına güvenmek, onun sesini yankılamak, bakışını yansıtmaktan başka bir şey değildi. Yani bu yalan haber türünde yine devreye hükümetler, devlet kurumları giriyor. Yönettikleri toplumu belli konularda yönlendirmek, ikna etmek ve desteğini sağlamak için, başka bir deyişle salt kendi iktidarları lehine bir rıza üretimi için medyayı maniple etmeleri medyanın da gönüllü olarak ya da farkına varmaksızın buna izin vermesi bu yalan haberleri üretiyor. İşin kötü tarafı bu haberlerin yalan, yanlış ya da çarpıtılmış olduğunu anlama olasılığı da en azından kısa vadede mümkün olamıyor.

Bir diğer yalan haber olarak değerlendirilebilecek tür ise tamamen yalan olmayan, bir ölçüde gerçek olaylara dayanan haber anlatısının yanıltıcı ya da sansasyonel başlıklarla bozulması sonucunda karşımıza çıkıyor. Bu tür haberler özellikle günümüzde medya kuruluşlarının, rekabetin çok yüksek olduğu bir piyasada ticari gelirlerini arttırmaya çalışmasından, yani medyanın endüstrileşmesinden kaynaklanıyor. Medya gelirleri reklama, reklam geliri ise okuyucu/izleyici sayısına bağlı olduğu ölçüde yanıltıcı ya da sansasyonel başlıklar kaçınılmaz hale geliyor. Elbette burada sadece manşetlerin, haber başlıklarının dolaştığı sosyal medya ortamları da bu tür haberlerin hızla yayılmasına neden oluyor.

Bir diğer ve belki de “yararlı” olduğundan bir türlü yalan haber statüsüne sokulmayan tür ise parodi haberler. Genellikle yüksek bir mizah içeren bu haberler, zaten kendisini bu biçimde yani parodi haber platformu olarak tanımlayan sitelerde yayınlanıyor. Mizah içeren pek çok içerik türü gibi belli bir eleştirelliği barındırıyor ve aynı zamanda da eleştirel düşünceyi harekete geçiriyor. Haber biçimini aynen kullanan, zaman zaman kaynağından bağımsız olarak sosyal medyada dolaşıma girerek yaygınlaşan, bu nedenle de yalan haber kategorisine dahil edilen bu parodi haberler, belki de “yalan haberin” her koşulda toplumsal huzura musallat olmuş bir şeytan olmadığını düşündürüyor.

Bir diğer yalan haber türü ise internetle ve sosyal medya ile ilgili ve günümüzde süren yalan haber tartışmalarının da temelini oluşturuyor. Bu yalan haber türü bir çeşit “tık avcılığı” olarak niteleniyor. İnternet üzerindeki pek çok sosyal medya platformunun ve elbette internetin kapı bekçiliğine soyunan Google’ın başvurduğu çevrimiçi reklamcılığın körüklediği bu yalan haber türünde, haberi yapanların tek derdi insanların ilgisini çekmek ve sitelerini tıklamasını sağlamak. Özellikle Amerika’da 2016 yılındaki başkanlık seçimlerinde son derece yaygınlaşan bu yalan haber türü, Rusya’nın ABD demokrasisinin altını oyma çabası olarak gündeme geldi. Oysa Trump yanlısı yayın yapan düzinelerce web sitesine ev sahipliği yapan Makedonya’nın 44 bin nüfuslu Veles şehrinde, Trump’ı hiç umursamasalar da Trump yanlısı sansasyonel ve sahte haber üretenlerin tek derdinin “tık başına” kazanacağı para olduğuna dair oldukça ciddi kanıtlar var.

Geçen yazıda üzerinde durduğum bizzat hükümetler tarafından üretilen yalan haber ve sahte içerik ise elbette ki son derece karanlık nedenlere dayanıyor. Bizzat devletlerin kurduğu siber kıtalar tarafından üretilen ve yayılan yalan haberler, propaganda için olduğu kadar, “zararlı” olarak gördüğü toplumsal kesimleri ya da bireyleri hedef alarak aşağılama, toplumsal saygınlığını ortadan kaldırma ya da bütün bir kamusal iletişim ortamını bulandırma, gündem değiştirme ya da güvensizlik yayma amacına yönelebiliyor. Öyle ki bu hükümet destekli siber kıtalar, hükümet aleyhine yaydıkları yalan haberlerle hem hükümete düşman olan bir kesimi işaret edebiliyor, aynı zamanda da her türlü enformasyona olan güveni ortadan kaldırmayı hedefliyor.

İşte tam da bu nedenlerle “yalan haber” üzerine biraz düşünmek gerekiyor. Çünkü düşününce haberin yalan olmasının değil, kaynağının kim olduğunun ve ne yapmak istediğinin asıl mesele olduğu açığa çıkıyor.


Funda Başaran kimdir?

1990 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünü bitirdi. 1995 yılının Eylül ayında Yüksek Lisans öğrencisi olarak başladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nde 1996 yılının Ocak ayında araştırma görevlisi oldu. 7 Şubat 2017 tarihinde 686 nolu KHK ile ihraç edilene dek, 21 yıl boyunca aynı fakültede sırasıyla araştırma görevlisi, yardımcı doçent, doçent ve profesör ünvanlarıyla çalıştı. Akademik çalışmaları yanında TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi'nde Yönetim Kurulu üyeliği, yine TMMOB’ye bağlı Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın kurucu yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Hala TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası’nın Onur Kurulu üyesidir. Ayrıca Alternatif Medya Derneği ve Halkevleri Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yürütmektedir. İşçi Filmleri Festivali’nin başlangıcından bu yana değişik süreçlerinde gönüllü olarak yer almıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI