Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Evlilik de feminizme dahil mi?

Çarşamba, 20 Şubat, 2019
Evlilik bence feminizme halel getirmiyor. Dramatik anlamda bir son oluşu da bir tür meydan okuma; yürüyen, yürüyor. Ama nasıl ve nelere rağmen yürüdüğü önemli. Evlilik ve ilişkiler konusunda ‘kader’ deyip geçen önceki nesillerin çaresizliğiyle günümüzün seçenek yanılsaması arasında kendi yolumuzu bulmamız, kendi hikâyelerimizi üretmemiz gerek.

Sevdiğim ama üç-beş yılda bir ancak denk getirip görüşebildiğim bir akrabam var. 70 başları, entelektüel, aklı başında bir erkek. Geçtiğimiz martta boşanmıştım, birkaç ay sonra haber almış, bir gece duygusal bir mesaj attı:

“Tesadüfen öğrendim, çok üzüldüm. Sakın kendini kahretme. Nihayetinde yaşam tek başına ayakta kalabilmektir.”

O esnada ben epey eğlenceli bir ortamdaydım, kahrolmakla hiç alakam yoktu. Neyse aslını astarını bilmiyor, beni de sevse de aslında pek tanımıyor, ‘boşanma zordur’ ön kabulüyle bir mesaj atmış adam, diye düşünerek makul bir yanıt yazdım ben de. Sonra iki aylık periyodlarla tamamen kafasındaki boşanma anlatısı üstünden destek mesajları yazmaya devam etti. En son geçen hafta aramış, bir toplantıdaydım, açamadım. Dün tekrar aradı, sesim az uyku nedeniyle biraz tarazlıydı, “Hasta mısın, merak ettim dönmeyince. Her şey yolunda mı, alışabildin mi?” diye soruyor. Dayanamadım, “ya ben çok iyiyim merak etme… En güzel, en verimli dönemimdeyim, zaten öyle travmatik bir şey değildi, sağ ol ilgine,” dedim. Aslında karşımdakinin merakını hızlıca giderme amaçlı, biraz da sabırsız bu ‘şahaneyim’ vurgusu da ters tepmiş olacak, sesinde sevecen, kaygılı bir ‘yemedim’ tonuyla kapattı.

Böyle durumlar öyle trajikomik ki. Ancak yaşayan bilir. Boşanmışsın, başına gelebilecek en normal birkaç olaydan biri. Bir evliliği yedi- sekiz yıl sürdürebilmiş olmak aslında daha çarpıcı günümüz koşullarında. Çocuk yok ki bu yüzde elliye varan oranda acı/dert indirimi demek oluyor. Öyle çekiştirilecek katlar, yatlar, saraylar mal-mülk yok. Gitti oradan da yüzde otuz. Bir evlilik ya da ilişki bitmeden önce aslında son bir yılında bitmiş oluyor. Oradan da yüzde on al. E ne de olsa alışkanlıktır, şişede durduğu gibi durmuyor tamam, kalan, diyelim ‘hâlâ’ dramatik yüzde onla da bir-iki yakın dost dertleşmesiyle sen başa çıkıyorsun.

Ingmar Bergman, Bir Evlilikten Manzaralar

Annem geçenlerde bir geldi gitti. Dünyanın en pratik ve empatik insanlarından biridir. Aklından geçeni daha geçmeden anlar, az ve öz konuşur. O bile bir ara esefle “seni de bu evden fırsat bulup taşıyamadık,” dedi. “Hıı, niye ki, seviyorum ben bu evi?” demişim. “Boşandın ya, yeni başlangıç iyi olur, anılar manılar…” Annem böyle deyince “acaba ben biraz öküzleştim mi” hissine kapılmadım değil. Bildiğim kadarıyla evet akla daha çok kıymet veren bir insanım ama duygusallıktan da uzak değilim. Bu evde yaşamayı sürdürmek beni hiç rahatsız etmiyor. Aklıma bile gelmiyor.

Bu iki durum üstüne saydım: Önümüzdeki ay boşanalı bir sene oluyor. Benim bu bir senede hayatımda başka ne iç-dış vartalar atlattığımı akrabam hiç bilmiyor, annem bilmese de tahmin edecek sezgisellikte ama tedbirli davranıyor.

Bir sene çok uzun zaman. Çok fazla şey değişiyor insanın hayatında. Kuşaksal durumlar da var. Hayatında dramatik dönüşümlerin pek az yaşandığı akrabanın zamanıyla bir yıl, benim için nereden baksan üç yıl gibi.

TV sektöründeyim, yazdığımız her bölüm ortalama 2,5 saat sürüyor, biri bitip öbürü başlıyor. Yenisine de hem yepisyeni muamelesi yapıp hem de önceki bölümlerin duygu, olay, karakter devamlılığını tutturman gerekiyor. Yapılan hatalardan, işlemeyen şeylerden bazı dersler çıkarman ve bunu da mümkün hızla yeni bölümlere geçirmen gerekiyor. Çok hızlı adapte olmalı, bir süre o dünya içinde yaşarken kendi hayatını da sürdürebilmelisin. Bittikten sonra başlayan yeni işe de aynen bu şekilde yaklaşman gerekiyor üstelik. Düşününce, biraz şizoid bir durum gibi ama aslında aynen hayat. Hayat kadar zor, hızlı, acılı ve köfteli. Hayatın ve kurmacanın meydan okumaları karşısında ne önemi var boşanmanın.

Blue Valentine filminden

Belki de azımsıyorumdur, içi de dışı da beni yakıyordur bilmiyorum. Ama evlilik, boşanma, ayrılık, ölüm, aşk deneyimlerinde bazı ortak noktalar olsa da herkesin kendi şahsi sözlüğü de var. Aynı şeyleri tam aynı biçimde yaşamıyoruz. Bir yandan gelenek bir yandan da çağcıl kişisel gelişim ıvır zıvırlarıysa hepimizi olay ve durumlar karşısında ısrarla aynı kefeye koymaya çalışıyor. Gelenek, “boşanma nasıl olursa olsun ağır travmadır,” diyor. Çağcıl öğretiler, “Yürü hiç vakit kaybetme, önündeki maçlara bak,” diyor. İkisi birden “Yeni başlangıçlar yapmak için yüklerinden kurtulmalısın. Evini sokağını değiştir,” diyor. Bir minimalizm çılgınlığıdır gidiyor zaten. O da ayrı dert.

Herkes hayatı tam aynı biçimde yaşamayacağı gibi aynı şekilde de sadeleşemez. Japonlara saygım büyük, her şeyi bir şeyle onarma sanatlarına da mırıl mırıl bilgeliklerine de bayılıyorum. Ama benden Japon çıkmaz. Maksimalist bir insanım bağzı açılardan. Her şeyi bir arada yaşayıp kendi içimde atlatmaya alışmışım. En sevdiğim kitapların çoğundan bende iki tane var mesela, öyle seviyorum, ne yapayım.

Duygu dünyam da biraz böyle. Lüzumunda herkesten rüzgar hızıyla giderim ama kimseden de toptan gitmem. Ne münasebet, kendi geçmişim de var onun içinde. Direksiyon başından uzaklaşmadığım sürece hayatı değil (onu süremezsin cicim) ama ‘hayatımı’ renkli bir otobüs gibi sürmeyi seviyorum.

Aşırı minimalist ve aşırı duygusal kişiler bana biraz da başka hayatlara burunlarını daha çok sokabilmek için bu derece sadelik ve kanırta kanırta yaşama düşkünü gibi geliyor. Belki de değildir ya, demeyeyim öyle. Karakter, diyelim. Kimi çayı fincanla içmeyi sever, kimi bardakla. Kimi olayları üç ayda atlatır kimi bir yılda. Muhakkak hepimiz bir kısmını da atlatamıyoruzdur. Oralarla da terapistler ilgilensin. Ama karaktere ve şahsi tercihlere biraz saygınız olsun sayın gelenek ve çağcıl öğretiler!

Bu aralar sosyal medyayla normalden az ilintilenebildim. Geçen haftalarda Twitter’da evlilik temalı tartışmalar dönmüş. “Evlilik feminizmi düşürür mü?”den başlamış, “aynı evde nasıl başka insanla yaşıyorsunuz ay yivrenç”e kadar gelmiş. İlki saçma bana göre, ikincisinin üstüne düşünülebilir yanları var. Hakikaten insanın bazen aynı evde kendisiyle bile yaşaması zor oluyor. Artı eksi meselesi işte, beraber yaşamayı ‘sultanlar gibi’ yalnız yaşamaya tercih ettiğin insanla danaya gireceksin, sonrasına bakacaksın.

Evlilik aslında beni dramatik anlamda bir son oluşu nedeniyle huzursuz etmiştir öteden beri. Malum, ana karakterler evlenince olay ya biter ya evlilik komedisine dönüşür. “Kim Korkar Hain Kurttan” ve Nuri Bilge Ceylan ultra güzel didiklemeleri damarı var bir de, oralar auteur’lük kısım. Genel olarak, hikâyenin atanmış sonu aslında evlilik. Kavuşma, kavuşmama gerilimi tastamam ortadan kalkıyor. Ama esas hikâye de aslında ondan sonra başlıyor, bak biz yerli dizilerde nasıl becermeye çalışıyoruz bunu. Reytingi tutturabilmek için elindeki en ana (baba) malzemeyi ilk on bölümde patlattıktan sonra hikayeyi sürdürebiliyor musun, esas meydan okuma orada. Beyaz atlı prens yorgun kanepe çuvalına, sabırlı, güleç ‘piremses’ her şeye yetişme derdinden bitap düşmüş huysuza dönüştükten sonra. (Kimse hayat boyu sabırlı değildir, başta en fedakar olan sonda burnundan en fitil getirendir, bir zahmet anlayıverelim artık bunu.)

Kim Korkar Hain Kurttan? (Who’s Afraid of Virginia Woolf?)

Bu kadarla kalsa iyi. Biliyorsunuz beyaz atlı prenslerin içinden sıklıkla zorbalar, canavarlar çıkıyor. En eşitlikçi erkek bile evlendikten sonra fabrika ayarlarına dönebiliyor, mümkün. Beraberliğin başlarında o “ben senin hayatına ne karışırım canım” diyen adam, ortalarında evlilikli ya da evliliksiz “çıkar o eteği, pankreasın görünüyor” diyen kişi olabiliyor.

Kadınlarda sanki esas sorunsa, kimle ve neyle evlendiği ya da beraber olduğu konusunda bir gerçekçilik problemi. Sözgelimi çok çapkın bir adama aşıksın, olabilir, gönül diyelim. Sen onu yola getiremezsin ablacım, güzel kardeşim. Sen onun için son, o senin için ilk martavallarına inanma, yok öyle bir şey. (Zaten mümkünse, Brad Pitt ya da Umberto Eco reenkarnasyonu değilse ilk birlikte olduğun kişiyle evlenme.) Bazı insanlar aldatmaya diğerlerinden daha yatkındır, bunun da karşılarındaki kişiyle pek alakası yoktur. İyilikle, güzellikle, sabırla, çilekeşlikle kimseyi değiştiremezsin. Karakter konusu çocuklukta kilitleniyor, sonrası ancak minör değişiklikler. Hadi mucize oldu, dalgalandı da duruldu diyelim. Sen bu adamı istiyor musun bu yanlarıyla? Mesele o, odaklanılacak konu o.

Bu gibi şeyleri saptamak aslında kolay. “Mad Men”de Don Draper iblisinin dediği gibi, “insanlar aslında bize kim olduklarını söyler, biz sadece onları anlamak istediğimiz gibi anlarız.” Eşitlikçi görünümlü zorbaları, altta ılgıt ılgıt esen kadın düşmanlığını anlamaksa daha zor, hatta günümüzde yer yer piyango. En melek adamın içinden şiddet eğilimi, aşırı müdahalecilik, en iyimser ihtimalle de bir noktada “küstüm oynamıyorum” diyerek hayatı zindan edecek pasif agresyon canavarı çıkabilir. İlle çıkacak değil ama ihtimal işte. Her şey değişti, erkekler direniyor. Maçı kendi sahalarında oynamak, tarihi oyuncaklarını yitirmemek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Evlilikte de, ilişkide de böyle.

Tüm bunlarla başa çıkmak zor. Kurumsal boyutları dışında evlilik de, ilişki de aslında bir denge işi. Eninde sonunda şapkanı önüne koyup artısı bu, eksisi bu demek gerek. İşi ‘yenilen pehlivan güreşe doymaz’a getirmeden, karşımızdakinin bizden bağımsız bir karakter ve değer (ya da değersizlik) sistemine sahip olduğunu kabullenmek. Sınırlarımızı ya da derhal sınır edinmemiz gereken şeyleri bilmek.

“Seviyor da dövüyor da” diye bir şey olmadığını mesela. Erkeğin doğası gereği seri aldatma ya da tokat atma gibi bir özelliğinin olmadığını, canı isterse camı çerçeveyi indiremeyeceğini, şiddetin boyun eğilirse mutlaka katlanarak ilerleyeceğini bilip ilk sinyallerde “dur” demek… Ortada hiçbir reel şiddet olayı dönmese de pasif agresyonun da bu kadar tahripkar olabileceğini bilmek… Tek ve biricik hayatını enerjin dibine kadar emilerek, türlü manipülasyonla sürdürmenin akıllıca olup olmadığını kestirmek… Bunlar, sınır. Bunun dışında bir çapkına mı vurgunsun, o seri ‘çaparken’ yerinde durmaktan, ilişkinin ipini sonsuz sadakatle bir başına elinde tutmaktan cidden memnun musun, sen konuşkan, bıcır bıcır biriyken günü on beş kelimeyle geçiren adama katlanabilir misin, zıtların birliği mi, benzerlerin dirliği mi… Bunlar herkesin kendisinin karar verebileceği şeyler.

Evlilik bence feminizme halel getirmiyor. Dramatik anlamda bir son oluşu da bir tür meydan okuma; yürüyen, yürüyor. Ama nasıl ve nelere rağmen yürüdüğü önemli. Evlilik ve ilişkiler konusunda ‘kader’ deyip geçen önceki nesillerin çaresizliğiyle günümüzün seçenek yanılsaması arasında kendi yolumuzu bulmamız, kendi hikâyelerimizi üretmemiz gerek. Kalem elindeyse, hayatının bir kısmını olsun kendin yazabilirsin. Kalem çok güzel bir şeydir, tek ve biricik hayatımız da hem ‘kale’miz hem ‘kalem’imizdir, unutmayalım. Sınırlarımızın üstünde ısrarla tepinmeyen ‘misafir’ de buyursun gelsin. Günlük mü, ömürlük mü ona da artık hayat sponsorluğunda beraberce karar veririz.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI