Şafak sıkıştırırken

Pazartesi, 18 Şubat, 2019
AKP ve kurmayları, genel merkezi Ankara’da, milletvekilleri TBMM’de, ülkenin dört bir yanında büroları, teşkilatı bulunan legal, siyasi bir partiyi açıkça “terör örgütü” olarak ilan ederken, bunun delillerini sunamıyor. HDP’nin kapatılması için ilgili “hukuki” birimleri göreve davet etmiyor. Öyle anlaşılıyor ki parti kapatmaya girişmesi de AKP açısından yeni ve zorlu bir gündem anlamına geliyor. O nedenle polisiye tedbirlere ağırlık vererek HDP’yi kapatmaktan beter etmeye çalışıyor; milletvekillerini de baş edemeyecekleri bir yanlışı yapmaya zorluyor.

Askerliğinin bitmesine az zaman kalan erler “şafak sıkıştırıyor” der. İktidar açısından başta yerel seçimler, ekonomik kriz, Suriye’deki gelişmeler ve son üç aydır başta milletvekili Leyla Güven olmak üzere yüzlerce kişinin, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasına yönelik talep üzerine başlattığı açlık grevi, şafağı sıkıştırıyor.

Bir kere kayyım atanarak el konmuş olan belediyelerin tekrar HDP tarafından kazanılması, AKP’nin yereldeki hakimiyetine en azından belediye bazında son vereceği gibi, kayyım uygulamasının halk tarafından reddedildiği de resmiyet kazanacak.

Açık ki, Kürtler açısından 31 Mart, kayyıma yönelik referanduma dönüşecek. Eğer halk, söz konusu belediyeleri kayyımdan, daha doğrusu Ankara’dan alıp kendi seçtiklerine iade ederse, üç yıldır bu partiyi bitirmeye odaklanan, HDP’li belediyelerin halkın lehine hiçbir faaliyet yürütmediği iddiasını dillendiren AKP sert bir yanıt almış olacak.

AKP halkın seçtiği belediye başkanlarını bu sefer kabullenecek mi, yoksa seçimin HDP’li adaylar lehine sonuçlanan bölgelerdeki oylamayı yok sayıp tekrar kayyım mı atayacak? Her iki yolun da iktidar açısından bedeli olacak. Tekrar kayyım politikasının uygulanması Kürtlerin oy hakkının sistematik olarak rafa kaldırıldığı anlamına gelecek. Bunun da gerek içeride gerekse uluslararası arenada anlamı derin olacak. AKP’nin böylesi bir gündemle karşılaşmamak için kayyım politikasından vazgeçmesi de, HDP’nin yerelde tekrar güçlenmesi anlamına gelecek.

İktidarı sıkıştıran diğer mesele ise hayati tehlikesi günden güne artan Leyla Güven ve çoğunluğu mahpus yüzlerce kişinin açlık grevi. Önceki gün itibariyle cezaevindeki 20. yılını dolduran Öcalan, yıllardır avukatlarıyla görüştürülmüyor. Güven, Öcalan’ın hukuki hakkının iadesini talep ediyor. Çünkü Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi halinde, Kürt sorununu derinleştiren gidişatı önleyecek politik hamleler yapabileceğine inanıyor. AKP ise hem bu nedenle hem de kendi söylemi ve ittifak bağlarını zayıflatmamak adına tecridi sürdürmekte kararlı. Fakat Güven’in hayati tehlikesi var. Nitekim kendisiyle söyleşi yapma talebimizi bile, sağlık sorunlarının derinleşmesi yüzünden geri çevirmek durumunda kaldı.

Peki iktidar, Güven’in günler, saatler geçtikçe artan hayati tehlikesi karşısında seyirci kalmaya devam etmesinin siyasi sonuçlarını nasıl hesaplıyor?

HER RAKİBİNİZE ÇETE, TERÖRİST DİYEBİLİR MİSİNİZ?

AKP hem yerel seçimler hem de açlık grevi dolayısıyla yaşadığı sıkışmışlığı, HDP karşıtı söylemi savaş diline dönüştürerek savuşturmaya çalışıyor.

Erdoğan, HDP’nin yanına CHP, İYİ Parti ve Saadet’i de koyarak “bunlar dörtlü çete, Cumhur İttifakı’na karşı birleşiyor” diyor.

HDP’li bir milletvekili için “örgütün şehir kadrosundan sözde bir milletvekili, benim bir hanım polisimin kolunu ısırarak, onu hastanelik etti. Tabii gereğini yapıyoruz, yapacağız” diye ilave ediyor.

AKP’nin Ankara adayı “Güneydoğu’da lanet adamlar iş başına gelmesin yine” diyor.

İçişleri Bakanı, HDP’li milletvekilleri için “bu milletin milletvekili olarak kabul etmiyoruz” diyor.

MUHALİF PARTİLERİN YASA DIŞINA ÇIKARILMASININ YOLU MU YAPILIYOR?

Belli bir hukuki ve siyasi bağlayıcılığı olan iktidar pozisyonundayken, her sevmediğinize, her rakibinize çete, terörist diyebilir misiniz? İktidar partisi dışındaki tüm partilerin illegal sayıldığı ülkeler var. O halde Türkiye’de de AKP ve müttefikleri dışındaki tüm siyasi partiler niye yasaklanmıyor? Yoksa muhalif partilerin yasa dışına çıkarılması aşamasının arifesindeyiz de, şu an onun yolu mu yapılıyor?

Teröristliğin en geniş tanımına bile bir partiyi sokabilmeniz için ikna edici delillerinizin olması gerekmez mi?

Siyasi bir partinin terör örgütü, milletvekilinin “örgütün şehir kadrosu” olduğunu iddia etmek, belli bir hukuki bağlayıcılığı da beraberinde getirir. Peki bir milletvekilinin, örgütün şehir kadrosu olduğuna dair delilleriniz neler? Bir polisin elinin ısırılması mı mesela?

AKP ve kurmayları, genel merkezi Ankara’da, milletvekilleri TBMM’de, ülkenin dört bir yanında büroları, teşkilatı bulunan legal, siyasi bir partiyi açıkça “terör örgütü” olarak ilan ederken, bunun delillerini sunamıyor.

HDP’nin kapatılması için ilgili “hukuki” birimleri göreve davet etmiyor. Öyle anlaşılıyor ki parti kapatmaya girişmesi de AKP açısından yeni ve zorlu bir gündem anlamına geliyor. O nedenle polisiye tedbirlere ağırlık vererek HDP’yi kapatmaktan beter etmeye çalışıyor; milletvekillerini de baş edemeyecekleri bir yanlışı yapmaya zorluyor.

SEÇME VE SEÇİLME HAKKININ SINIRLARINI YENİDEN DÜZENLEYİN!

Hukuken milletvekili seçilmenin kriterleri iktidarın onayına mı, halkın oyuna mı tabi? Kişinin milletvekili adayı olmasının önünde hukuki bir engel yoksa, seçime girmişse, yeterli oyu almışsa, yasama faaliyetini halen sürdürüyorsa, iktidar olarak o kişiyi milletvekili saymama hakkınız olabilir mi? Eğer öyle bir hakkınız olduğunu söylüyorsanız, o zaman bunun hukuki dayanaklarını oluşturmanız lazım ki, böylesi bir “dayanak” yurttaşlık tanımını yeniden düzenlemeyi gerektirir.

Türkiye kanunları bile, belli engelleri olmayan her yurttaşa hem seçme hem de seçilme hakkı tanıyor.

Eğer belli bir kitlenin oy davranışını reddediyorsanız, onların oylarını hükümsüz görüyorsanız, o zaman bu kanunları yeniden düzenlemeniz gerekir. Mesela belli bir kesimin seçme hakkını askıya almak üzere kanun çıkarın, çıkarabilirseniz. Yahut belli bir kitleden insanların milletvekili, belediye başkanı, muhtar vs, adayı olamayacağına, seçilme hakkının olmadığına dair bir kanun çıkarın, çıkarabilirseniz.

Ama hem bunları yapmayıp hem de açıkça o insanların seçilme, kendilerine oy veren milyonların da seçme hakkını tanımazlık etmek, hukuku tanımamaktır. Zaten olan da budur ve “şafak sıkıştırdıkça” buna ilişkin polisiye tedbirlerin çok tehlikeli boyutlara ulaşacağı görülüyor.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI