Karin Karakaşlı
Karin Karakaşlı

İtibar iade edilir mi?

Cumartesi, 16 Şubat, 2019
Turing’e itibarı geri verilmedi çünkü zaten hiç alınmamıştı. Turing intihar etmedi, öldürüldü. Ve toplum kitlesel sorumluluk savışıyla iktidar güçlendirirken Turing aslında içimizin şifrelerini kırdı. Gücü olan kodun gösterdiği hakikatle yüzleşsin.

İtibar bir iç kuvvet. Ruhtan, kişilikten kaynaklanan bir şey. Öyle olmasa servet sahibi ya da ünlü herkes itibarlı olurdu. İktidar sahipleri itibarın da doğal sahibi olarak kabul edilirdi. Oysa çoğu kez tersi geçerli; itibarlı iktidarlara pek rastlanmadığı gibi, iktidarlar itibar sahibi insanları parçalamaya teşne.

Bilgisayarın gelişimine yaptığı katkılarla ölümünden sonraki on yıllarda simge bir isme dönüşen, matematik dâhisi, kriptolog Alan Turing’in hayatını anlatan ‘The Imitation Game’ filmini izlerken, aklımda olan ilk ve son kelime itibardı. Yaşadığı dönemde itibarsızlaştırılmaya çalışılan, sonrasında hakkı ve değeri teslim edilen Alan Turing değişen zamanın yeni ölçütlerine göre ileri geri oynatılırken itibarını kaybetmiş ve yeniden kazanmış mı sayılmalıydı sahi? Bana daha ziyade onun karşısında insanlığın kendi itibarını toparlamaya çalışması gibi geldi, bütün bu yaşanan. Çünkü itibar aslında ruha kazılıdır. Varsa yok edemez, yoksa sonradan edinemezsiniz. Sadece utanmayı öğrenebilirsiniz pek pek. Bu da kendi itibarınızı keşfetmek için bazen ilk adımdır.

Morten Tyldum’ın yönetmenliğini üstlendiği 2014 yapımı ‘The Imitation Game: Enigma’ filminin temeli, yapımcılar Nora Grossman ve Ido Ostrowsky’nin 2009’da, Başbakan Gordon Brown’ın, Turing’in gördüğü muamele için İngiliz hükümeti adına yazdığı özür konuşmasına tanık olmaları üzerine atılmış. Ardından Andrew Hodges’un ‘Alan Turing: The Enigma’ biyografisini okuyup senarist Graham Moore ile anlaşmışlar. Senarist Graham Moore, senaryoyu oluştururken bu kitaptan ve Turing’in yapay zekânın temelini attığı 1950 tarihli makalesinden esinlenmiş. Moore, bir söyleşide bu dâhiye yaklaşımını da paylaşmış: “Alan Turing’in hikâyesi çok trajik bir şekilde son buldu ama biz onu, yaşamını ve işini onurlandıran bir film çekmek istedik. O, tanıdığımız herkesten farklı biri. Her aşamada seyirciyi ona yaklaştırmaya çalıştım. Onu seyircinin kafasının içine yerleştirmek istedim. Umarım perdeye baktıklarında, tarihten ve kendilerinden çıkarılıp alınmış bu insanın ne kadar müthiş biri olduğunu anlarlar.”

ÜÇ TUTAMLI ÖRGÜ

Film, Turing’in gerçek hayat hikâyesinden kimi ayrıntılarda farklılaşmakla eleştirilse de senaristin ve yönetmenin bakış açısıyla birlikte ele alındığında yapılan tercihler anlam kazanıyor. Alan Turing’in ilk kez dostluğu ve aşkı tattığı kolej dönemi, II. Dünya Savaşı yılları ve ölümüne doğru giden 1951 yılı olmak üzere hayatının üç farklı dönemi arasında hızlı ve çağrışımsal geçişlerle gidip gelen film, dehasına karşın ve tam da bu sebeple kırılganlaşan ve şifreleri kırıp kendisini korumayı başaramayan Alan Turing’in hayatına bizleri dahil ediyor. Üç tutamlı bir örgüyü elimizde tutar oluyoruz.

Filmin büyük bölümünü kaplayan II. Dünya Savaşı’nın en karanlık yıllarında Nazizm bütün Avrupa ülkelerini sırayla işgal eder ve İngiltere’nin tepesine bombalar yağdırırken, İngiliz İstihbaratı savaşın seyrini değiştirebilecek son çare olarak Almanların saldırı komutlarını paylaşmak için kullandığı Enigma şifreleme sistemini çözme işine girişir. Bu amaçla İngiliz hükümeti, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı çatısı altında ülkenin en parlak beyinlerini buluşturur. Bu isimlerden biri de genç matematik dâhisi Alan Turing’tir (Benedict Cumberbatch). Dehası oranında asosyal, yer yer ukala kimliğiyle insan ilişkilerinde sorunlu olan Turing, bir yandan ekibiyle büyük sıkıntılar yaşarken diğer yandan da Enigma’yı alt etmek üzere onun kadar etkili bir makine geliştirilmesi gerektiği fikriyle üstlerini de karşısına alır. Kodun kırılamadığı her an ekibin üzerindeki baskı artarken Turing, ekibe bir bulmaca yarışması üzerinden yeni iki kişiyi katar. Bunlardan biri de matematik alanının ilk kadın dehalarından Joan Clarke’tır (Keira Knightley). Erkek egemen bir düzende ailesinin baskısıyla uğraşan Clarke, Turing’le yakınlaşırken, ona ekip çalışması için gereken asgari müşterek güven ve saygı zeminini öğretir. Böylelikle en zoru satranç şampiyonu ve ekibin eski lideri Hugh Alexander (Matthew Goode) başta olmak üzere ekip arkadaşlarıyla asgari düzeyde de olsa bağ kurabilen Turing, Clarke’ın ne demek istediğini üstleri makinesini kırmaya kalktıklarında ekibi onu savunduğu zaman anlar.

Gerçek hayatta matematikçi Gordon Welchman’ın önerilerini de dikkate alan Turing, Enigma’yı hızlı kırmaya yardımcı olacak korumalı mesaj trafiğine saldırmada etkili, otomatikleştirilmiş kod kırma makinesi olan Bombe Enigma’yı geliştirdi. Filmde ekibin, tekrarlanan kelimelerin yardımıyla kodu çözdükleri ve sonrasında savaşın seyrini değiştirmek üzere gizli servisin Almanların kodun kırıldığını anlamayacağı bir algoritma geliştirdiği bölüm; savaş, ahlâk, bilim, insanlık, tanrıcılık dahil çok fazla şeyi sorgulamamıza vesile oluyor.

‘İNSANLAR NEDEN ŞİDDETİ SEVER?’

Çekim mekânları olarak Alan Turing’in eğitim gördüğü Sherborne Okulu ve Bletchley Park’taki kod kırma merkezinin de yer aldığı filmde, toplumla uyumsuz ama yaptığı her şey insanlığın hizmetine adanmış bir insanla karşılaşıyoruz. Kodları kıran ama insan iletişiminin riyakârlığıyla ne yapacağını bilemeyen bir insanla. Turing’in çocukluğuna ayrılan kısımda ‘norm zorbalığı’nın ilk hamleleriyle tanışan genç Alan (Alex Lawther), her nasılsa kendisini olduğu haliyle kabul eden ve dahası seven Christopher ile (Jack Bannon) bağ kuruyor. Bu bölümün naifliği hepimize ruhumuzu henüz zırhlarla kaplamadığımız o eski zamanları hatırlatacak yoğunlukta. Okul arkadaşları onu zemin dibine, adeta bir tabuta hapsetmişken ve Alan, panikle direnirken bir anda duruveriyor. O durunca, tepesindeki ayaklar ve tekmeler de duruyor ve Alan bizimle hayatının en büyük çıkarımlarından birini paylaşıyor: “İnsanlar neden şiddeti sever, biliyor musunuz? Çünkü şiddet onlara kendilerini iyi hissettirir. İnsanlar şiddeti fazlasıyla tatmin edici bulur. Ama tatmin kısmını çıkarırsan, bütün eylemin kendisi bomboş kalır.”

23 Haziran 1912 tarihinde Londra’da doğan ve 14 yaşındayken bu özel okula giren Alan Mathison Turing, gerçek hayatta, üst sınıftan Christopher Marcom’la yakın arkadaşlık ve aşk ilişkisi kurmuş. Marcom, tüberküloz hastalığı nedeniyle, okuldan mezun olamadan ölünce dini inancını kaybederek ateist olmuş. Ama filmde Christopher’ın o cümlesi bir iman misali hep onunla kalıyor: “Bazen tam da kimsenin kendisinden bir şey beklemediği insanlar, kimsenin tahayyül edemeyeceği şeyleri yapar.”

1935’te Cambridge Kings Kolej’den üniversite diplomasını alır almaz Kings Kolej’e akademik üye seçilmiş. Sonrası felsefe, matematik, kriptoloji ve yapay zekâ konularına adanmış bir ömür, çürütülemeyen hipotezler, kıymeti halen geçerli makaleler ve “Turing Makinesi” denilen algoritma tanımı ile attığı modern bilgisayarların kavramsal temeli…

Ama iktidar hep açık arar. Çünkü hegemonya kurmanın özü, ruhuna saldırmaktır. Alan Turing için de o yıllardaki yasal düzenlemelere göre suç kabul edilen eşcinselliği koz olarak kullanıldı. Evindeki bir hırsızlık vakasının ayrıntılarını, ilişkide olduğu ve sanık konumundaki Alan Murray’i korumak için saklamaya çalışan Turing, tutuklanır ve insanlık dışı bir tercihle karşı karşıya bırakılır: Ya iki yıl hapis yatacak ya da kimyasal hadım anlamına gelen östorojen hormonu ‘tedavisini’ kabul edecektir. Çalışmalarını sürdürebilmek için bu iğne işkencesine katlanmaya karar veren Turing, alanın bütün toplantılarından, kriptoloji alanındaki danışmanlığından, akademik pozisyonlardan dışlanır. Tarihin garip bir cilvesi olarak ekipte en çok çatıştığı ama sonradan yakın dostluk kurduğu Hugh Alexander, bu korkunç yargılama sürecinde Turing’in kişiliğine tanıklık etmek üzere mahkemede yanında olacaktır. Filmde Alexander’ı oynayan Matthew Goode ile Benedict Cumberbatch’in iliğimize işledikleri cinsel gerilim ve arzu ise bu maceranın unutulmaz ayrıntılarından biri olarak kalıyor. Gerçek hayatta yaşama coşkusunu oluşturan üretiminden mahrum bırakılan Alan Turing, 7 Haziran 1954’te içine siyanür zerk ettiği elmayı ısırarak hayatını sonlandırır. Cinayete bazen intihar diyorlar, bilirsiniz işte.

Filmde intiharını görmüyoruz. Ama Benedict Cumberbatch, zaten sonuna yaklaşan yolu, cinayetin kendisini bakışlarıyla ve sinir kahkahalarına karışan gözyaşlarıyla göstermiş. Ve biz o sinsi ölümü adım adım izliyoruz. Hatta II. Dünya Savaşı yıllarının gerilimi yerine Turing’in ölüm kalım savaşı ve onur savaşı verdiği bu döneme daha çok zaman ayrılsa demeden de geçemiyorum. Yönetmen Tyldum, bu tercihi “Hayatta olmak ve insan olmak ne demek?” Sorularına odaklanmak isteğiyle açıklıyor. Filme adını veren Turing Testi’nden etkilenen yönetmen “Bana göre Turing bir matematikçi olduğu kadar felsefeci aynı zamanda. Çünkü düşünmenin ne demeye geldiğini çözmeye çalışıyor. Salt biri ya da bir şey sizden farklı düşünüyor diye, bu onu düşünmüyor kılmaz. Tamamen bu meseleye zihnini akıtmıştı ve ben de filmde bunu anlatmak istedim” diyor.

Filmin tek kurgu kişiliği olan Detective Nock, Alan Turing’i sorguya çekerken, yargılandığı eşcinselliğini değil, Turing Testi’ni sorarken işte bu yoğunlaşmayı sağlıyor. Senarist Graham Moore’un ifadesiyle “Normal bir insanın Alan’a bu dehşeti yaşatacak şeye nasıl vesile olacağını görüyoruz. Nock kötü bir insan değil. Turing’in başına gelen bütün bu korkunç şeyler doğrudan onun hatası değil ama bu haksızlık nihayetinde hepimizin hesabını vermemiz gereken bir şey. ”

“Şimdi sen karar ver. Ben makine miyim, insan mıyım? Savaş kahramanı mıyım yoksa bir suçlu mu?” diye soruyor Alan Turing. Nock’un şahsında hepimize…

Şu itibar meselesine geri dönecek olursak… 1966’dan beri, Alan Mathison Turing anısına bilgisayar alanının Nobel’i sayılan “Turing Ödülü” veriliyor. 23 Haziran 2001’de Manchester’de Whitworth Sokağı’ndaki üniversite binaları arasında bulunan Sackville Park’da Turing’in bir bronz heykeli dikildi. Alan Turing’in doğumunun 100’üncü yılı olan 2012 yılı Alan Turing yılı olarak ilan edildi. 2013’te, Kraliçe Elizabeth resmi bir özür yayınlayarak, Alan Turing’in savaş sırasındaki başarılarını onurlandırdı.

Geriye kendi hesaplaşmamız kaldı. Turing’e itibarı geri verilmedi çünkü zaten hiç alınmamıştı. Turing intihar etmedi, öldürüldü. Ve toplum kitlesel sorumluluk savışıyla iktidar güçlendirirken Turing aslında içimizin şifrelerini kırdı. Gücü olan kodun gösterdiği hakikatle yüzleşsin.


Karin Karakaşlı kimdir?

1972’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü’nün ardından Yeditepe Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1998’de öykü dalında Varlık dergisinin Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazandı. Karakaşlı’nın eserleri şunlardır: Başka Dillerin Şarkısı (Öykü, Varlık Yay., 1999; Doğan Kitap, 2011) , Can Kırıkları (Öykü, Doğan Kitap, 2002), Müsait Bir Yerde İnebilir Miyim? (Roman, Doğan Kitap, 2005), Ay Denizle Buluşunca (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2008), Cumba (Deneme, Doğan Kitap, 2009), Türkiye’de Ermeniler: Cemaat, Birey, Yurttaş (İnceleme, Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel ve Ferhat Kentel ile, Bilgi Üniversitesi Yay., 2009), Benim Gönlüm Gümüş (Şiir, Aras Yayıncılık, 2009), Gece Güneşi (Çocuk Kitabı, Günışığı Kitaplığı, 2011), Her Kimsen Sana (Şiir, Aras Yayıncılık, 2012), Dört Kozalak (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2014), Yetersiz Bakiye (Öykü, Can Yayınları, 2015), İrtifa Kaybı (Şiir, Aras Yayıncılık, 2016), Asiye Kabahat’ten Şarkılar Dinlediniz (Anlatı, Can Yayınları, 2016). Karakaşlı halen Kültür Servisi, Gazete Duvar siteleri ve Agos gazetesinde yazmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI