Aksu Bora: Öğrenilmiş bir ideolojidir aşk

Cumartesi, 16 Şubat, 2019
Prof. Dr. Aksu Bora’ya göre aşk, patriarkanın kuvvetli bir aracıdır ve dolayısıyla politiktir. Erkeğin kıskançlığının da kadın üzerindeki otorite ve baskının meşruiyet zemini olarak kullanıldığını düşünen Bora, bireyin öznelik kapasitesini örseleyen bir kurum olarak aile ile devletin birlikte mutlu olduğunu ve aralarında iş bölümü yaptığını söylüyor. Bora’ya göre feministler patriarkanın yarattığı “dünyada iki tür insan var: kadınlar ve erkekler” söylemini aşıp özgürleşme yolunda yeni ufuklara açılmalı.

Erkeklerin, özellikle de reislerin “mahremiyet alanı” olarak muhafaza etmeye çalıştığı aile, kendi “tebasının” öznelik kapasitesini örseleyen, bireyi daha toplumla, okulla, camiyle, devletle, “dış dünyayla” karşılaşmadan önce öğüten, son derece politik bir kurum.

Fakat aile bu politik yapısını aşk, sevgi, kıskançlık, babalık, annelik, kardeşlik gibi duygu ve ilişkiler üzerinden gizleyebildiği için de devamlılığını sağlıyor, kendini yeniden üretiyor. Devlet ve patriarkayla “gizli” mutabakatı da ailenin muhafazasını sağlıyor.

Bireyin özneleşme kapasitesini örseleyen ve bu şekilde hem kendisine yönelik isyanı engelleyen hem de bireyi patriarkal sisteme itaat eder hale getiren aileyi bu hafta feminist yazar, yayıncı ve akademisyen Prof. Dr. Aksu Bora’yla konuştuk…

Prof. Dr. Aksu Bora

Kıskançlık genelde aşk ve sevgi ilişkisi bağlamında tartışılır. Oysa kıskançlığın kadını belli fiziksel veya duygusal sınırlar içinde tutmaya yönelik bir baskı olarak kullanıldığı ve aşk ile sevginin bu baskının meşruiyet zemini olarak işlevselleştirildiği söylenebilir. Sizce erkeklerin kıskançlığı kadınlar açısından ne anlama geliyor?

Kıskançlık kişisel bir duyguymuş gibi de sunulur. Oysa burada bayağı yapısal bir mesele var. Aslında bir yandan da “kıskanmayan erkek, erkek değildir” dayatması üzerinden erkeğin kıskanma “mecburiyetinden” de söz etmek lazım. Buna göre erkeğin sadece aşk ilişkisi içinde olduğu birini değil, kendi “namus dairesi” içindeki bütün kadınları kıskanması gerekir. Dolayısıyla erkeğin kıskançlığını, tarif edilmiş bir rolün, “koruyucu-kollayıcılığın” icrası olarak okumak mümkün. Muhakkak, insanın içinden fışkıran bir yanı da olabilir ama kıskançlık aslında öğrenilen bir duygu.

Peki erkeğin “koruyucu-kollayıcı” kıskançlığının kadına bedeli nedir?

Bir kere kadının hareket kabiliyetinin müthiş bir biçimde daraltılması anlamına geliyor. Kadınlar sürekli “kıskanıyor mu”, “bir problem çıkar mı” diyerek erkeği yoklamak, onun bu duygusunu ortaya çıkarmamak için hareketlerini kısıtlamak zorunda bırakılıyor. Erkeğin kıskançlığı kadın üzerindeki otoritesinin, baskısının meşruiyet zemini olarak kullanılıyor. “Seviyorum, kıskanıyorum, dolayısıyla perdeyi açmana, dışarı çıkmana izin vermiyorum” diyebiliyor. “Kıskançlık cinayeti” kadın cinayetlerinin meşruiyet zemini olarak kullanılıyordu. Yakın zamana kadar kadın cinayetleri için “namus cinayeti” dendiğinde, akan sular duruyordu. Kadınlar “namus cinayeti” lafına karşı boşuna büyük bir mücadele vermediler. Yargıda bu, hafifletici bir sebep olarak kararlara yansıyordu.

AŞK PATRİARKANIN KUVVETLİ BİR ARACIDIR

Sevgi, kıskançlığı da içerir mi?

Tarif edilmiş olan bu. “O benimdir, başkasına bakamaz, istemediğim şeyi yapamaz” diyor. Bana sorarsan kıskançlığın sevgiyle ilgisi yok. Tahakkümle ilişkili bir şey. Seviyorum da ondan kıskanıyorum diyenin sevgisini de biraz kurcalamak lazım- o ne kadar iktidar meselesi acaba diye.

Eğer kıskançlık bir baskı veya şiddet biçimiyse, neden politik olarak sorunsallaştırılmıyor?

Çünkü sevgiyle bağlantılı, şahsi bir duygu olarak tarif ediliyor. “Erkektir, kıskanır” denir. Kıskançlık patriarkayla ilgili, öğrenilmiş, sistematik bir baskı olarak değil, aşkın bir nişanesi olarak görülür. Aşk zaten patriarkanın kuvvetli bir aracıdır.

Neden? Nasıl?

Çünkü patriarkal sistem sadece şiddetle değil, aynı zamanda aşkla, sevgiyle ve rızayla yeniden üretilmek durumunda. Bu sisteme dahil edebilmek için insanları baskıladığın gibi ikna da etmen lazım.

O halde aşk da mı masum değil?

Kim demiş aşkın masum olduğunu! Aşk tabii ki masum değil ve hiçbir zaman da olmadı. Aşkı da kültürel, sınıfsal kodlarla öğreniriz. Bir kere kime âşık olursun? Âşık olunca ne yaparsın? Aşk ilişkisi nasıl ilerler? Bütün bunlar sadece kendiliğinden, duygularla, bedensel isteklerle ilerlemez. Bu süreçleri de şekillendiren, öğrenilmiş bir ideolojidir aşk. Dolayısıyla kadınların rızasını üretmenin en güçlü aracı olan aşk tabii ki masum değil, politiktir.

O halde aşka karşı veya aşkla nasıl konumlanmak gerekir?

Romantiklerden itibaren, aşkın ve cinselliğin kapitalist sistemi kırabilecek bir güce sahip olduğu hep söylendi. Açıkçası ben de her şeye rağmen aşkta böyle bir potansiyel olduğunu düşünüyorum. Çünkü aşk aynı zamanda bir başkasına açılmanın müthiş bir yoludur. Ama işte bunun ne kadar mümkün olduğu epey tartışılır; yani romantiklerin yaklaşımına o kadar da kapılmamak lazım. Var olan düzen, güç ilişkileri içinde, kadınlarla erkekler bu kadar eşitsizken, bu kadar heteronormatif bir sistem varken, tabii ki aşk masum değil. Öte yandan LGBTİ’lerin eşcinsel aşkı politik olarak tarif edişlerine baktığımda, aşkın sadece kadınların boyun eğmesini sağlayan bir ideoloji olduğunu söylemek de pek kolay gelmiyor. O nedenle aşkta hâlâ başka bir özgürleştirici, güçlendirici potansiyel olduğunu sezinliyorum. Aşkın ne işe yaradığına dair konuşmak o kadar da kolay değil, çok boyutlu bir mesele.

2005’te yayınlanan, İlknur Üstün’le birlikte yazdığınız Sıcak Aile Ortamı isimli kitabınızda aile içindeki baskının “öznelik kapasitesinin örselenmesine” yol açtığını söylüyordunuz. Ne demek öznellik kapasitesinin örselenmesi?

Bu örselenme erkek için de geçerli aslında. Sonuçta biz doğuştan insan olmuyoruz. İnsan olmayı, neyi yapıp yapamayacağımızı, yani kendi potansiyelimizi zamanla öğreniyoruz. Fakat daha baştan aile içinde, özellikle şiddetle örselendiğin zaman özne olamaz, kararlar alamaz, hayatının dizginlerini elinde tutamaz hale geliyorsun. Kişi, daha baştan aile içinde sakatlanıyor yani. Erkek çocuklar da farklı biçimlerde, aile içinde bu şiddetten nasibini alıyor. Şiddetin faillerinin genelde geçmişte şiddetin mağduru olduğuna ilişkin tespitleri bu çerçevede de okuyabiliriz.

AİLE, BEDELİ OLAN BİR SİGORTADIR

Peki aile neden mensubunun öznelik kapasitesini örseliyor?

Ailenin varlık sebebi bu zaten! Aile, bireyi şekillendirmeye ve hareket kabiliyetini kısıtlamaya dayalı bir kurum. Aile, ne yapabileceğini ama esasen pek bir şey yapamayacağını öğrendiğin yerdir.

Nasıl yani? Aile bireyi koruyup güçlendiren bir kurum değil mi?

Elbette ağır bir şiddet yoksa, ailenin güçlendiren, kollayan bir yanı var. Özellikle işsizlik gibi zorlu durumlarda aile bir tür sigortadır. Ama bu sigortanın da bir bedeli var. O bedel, dediğim gibi belli sınırlara, kurallara itaattir. Bu bedelleri ödemek istemediğinde, ya da bir sebeple ödeyemezsen, kendini ailenin dışında bulursun.

Aile cinsiyet rejiminin üretildiği bir kurum mu, icra edildiği bir saha mı?

Cinsiyet rejimi sadece aile içinde işlemediği için aileye de yalnızca icracı bir kurum olarak bakmamak lazım. Aile aynı zamanda bu rejimin üretildiği ve yeniden üretildiği yerdir. Bütün toplumsal kurumları içeren bir rejimden söz ettiğimiz için, cinsiyet rejimini ya da patriarkayı sadece aileyle sınırlamak mümkün değil. Ama aile bu rejimde birincil faildir.

Sıcak Aile Ortamı kitabı için görüştüğünüz kadın ve erkeklerin mekânsal sınırlamaya, evden çıkışın kocanın ya da babanın iznine bağlı oluşuna, hem kadın hem de erkekler açısından karşı cinsle herhangi bir toplumsal temas ihtimalinin engellenmesine sıklıkla vurgu yaptığını aktarıyorsunuz. Kadınları biliyoruz ama erkekler açısından da böylesi bir mekânsal kısıtlama var mı gerçekten?

Erkekler açısından mekânsal denetim daha ziyade gençlik yıllarında söz konusu ama zamanla bu denetim kalkıyor. Fakat erkeklik sınırlarını zorlayacak herhangi bir şey yaptığı zaman ailenin denetimi tepesine iniyor. Zaten erkek çocuk, erkekliğin sınırlarını zorlamasın diye daha çocukluktan itibaren baskıyla, şiddetle veya bazen sevgiyle terbiye edilmiş oluyor. Bireyin öznelik kapasitesinden kastımız, kendisinden beklenmeyeni, öğrenilmişin dışındakini, potansiyelini gerçekleştirmesidir. Fakat o potansiyelin bir kısmı ailenin hoşuna gitmeyebilir.

ERKEKLER BABA ŞİDDETİNİ DEĞİL, ANNE TERLİĞİNİ DAHA RAHAT KONUŞUYOR

Ne gibi bir potansiyel mesela?

Meslek tercihinden eş, arkadaş seçimine kadar hayatla ilgili pek çok karar, ailenin hoşuna gitmeyebilir. Öznelik kapasitesi örselenmiş bireyler, böylesi kararları özgür iradeleriyle değil, ailenin kararlarına göre gerçekleştirmek veya gerçekleştirmemek zorunda kalıyor. Yaptığımız görüşmelerde erkekler de bu türden hikâyelerini aktarıyordu. Kadınlarda ise bu zaten berrak bir biçimde dışavuruluyor.

Erkekler, aile içinde maruz kaldıkları ebeveyn şiddetini de kadınlar kadar açıktan anlatmıyorlar, değil mi?

Tabii; kadınlık genelde mağduriyetle özdeşleştirildiği için, kadınlar daha kolay anlatıyorlar. Erkekler ise babadan gördüğü şiddeti değil, anneden yediği terliği daha kolay konuşuyor. Çalışmamız için görüştüğümüz erkekler aile içi şiddeti şakaya vuruyor, geçiştiriyordu ama biraz derine inince onlardan da korkunç şiddet hikâyeleri dinledik.

 

ADAM KENDİ BEDENİNİ TANIMIYOR, PORNO FİLMLERDEN ÖĞRENMİŞ CİNSELLİĞİ

Sıcak Aile Ortamı’nda kadınların cinsellik deneyimlerine ilişkin aktarımları çok ilginç. Pek çok kadın, hayatı boyunca cinsel hazzı tatmamış oluyor.

Kadınların evlenene kadar herhangi bir bedensel hazla, cinsellikle ilişki kurmamaları sağlanmaya çalışılır. Evlenince de birdenbire “hadi artık özgürsün, şimdi kocanın isteklerini yerine getir” deniyor. Koca da zaten bırakın kadın bedenini, kendi bedenini bile tanımıyor. Dolayısıyla ortaya bir facia çıkıyor. Kadınlardan da erkeklerden de dinlediğimiz çok sayıda acıklı hikâye oldu. Mesela araştırma için görüştüğümüz adamlardan biri, dünyadaki en önemli şeyin cinsellik olduğunu, kadınlara çok küçük yaştan itibaren bu konuda eğitim verilmesi gerektiğini, ama sonuçta karısının “cinsel açıdan soğuk” olduğunu söylemişti. Hikâye çok klasikti aslında: Adam şiddet uyguluyor, kadın korkuyor ve kendisi açısından adamın beklentileri yerine getirilebilecek gibi değil. Adamın kendi bedenini tanıdığı da yok, porno filmlerden öğrenmiş cinselliği.

“Eğer cinsellik tabu olmasaydı pedofili, tecavüz, taciz bu düzeyde olmazdı” gibi bir klişe, genelleme var. Bunlar gerçekten de kendisinin ve karşısındakinin bedenini tanımamanın, cinselliği bilmemenin, cinselliğin tabu olmasının sonuçları mı?

Pedofilinin bastırılmış cinselliğin sonucu olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Pedofili, taciz veya tecavüz, cinsellikten ziyade birer şiddet ve iktidar eylemidir. Öte yandan bedene ilişkin farkındalık veya bilgi sadece cinsellikten ibaret değil. Beden politikaları çok yönlü ve baskıcı kurallardan oluşuyor. Dolayısıyla kendi bedenini sevmeden büyüyor insanlar. Cinsellik bunun sadece bir parçası.

Cinselliği bilmemenin, bedenini tanımamanın toplumsal sonuçları neler?

Cinselliğin yaşanamamasının, insanların bedenlerini kendilerinin dışında ve sadece kontrol edilmesi gereken şeylermiş gibi algılamalarının öznelik kapasitesinin örselenmesinde çok büyük etkisi var elbette. Bunun da elbette toplumsal yansımaları var. İçinde yaşadığımız eşit ve makul ilişkiler kuramayan, şiddet dolu, üretkenlik kapasiteleri örselenmiş bireylerden oluşan toplumun ortaya çıkmasında bu meselenin de pay sahibi olduğuna inanıyorum.

 

AİLEYE KARŞI İSYAN, POLİTİK OLARAK EN ZORUDUR

Peki ailenin, bireyin öznelik kapasitesini örseleyen yüzünün, toplumsal bir mutabakata dayandığı söylenebilir mi?

Toplum hep birlikte bir şeye karar veriyor değil aslında. Yönetiliyor ve yönlendiriliyor. Toplum bir fail olamayacak kadar karmaşık bir yapıdır. Fakat aile ile devlet ilişkisinde böyle bir mutabakattan söz edebiliriz. Ailedeki iktidar belli tarihsel dönemlerde, belirli durumlarda devletin iktidarına rakip olmuştur ama aile ile devlet genellikle birlikte mutludur ve aralarında iş bölümü yaparlar.

Sosyologlar, siyaset bilimciler ağır baskının bir noktada isyana patlamaya neden olabileceğini söyleyegelir. Peki baskıcı bir unsur olarak aileye karşı neden tarih boyunca büyük isyanlar olmadı?

Feministleri unutmayın! Feministler aileye isyan ettiler ve bu isyan devam ediyor. Elbette bu isyan her zaman sokaklara dökülme biçiminde yapılmıyor. Ama yeni yetişen, genç kadınlara baktığımız zaman evlilikle ilgili tartışmalar, evlenmeyi ve çocuk yapmayı reddetmek bu isyanın göstergelerinden bazıları. Öte yandan aileye karşı isyan, politik olarak en zorudur. Çünkü insanlık birlikte yaşamın yolu, yordamı açısından aileden daha iyisini hâlâ bulamadı. “Aileye hayır” dediğin zaman, ailelerden oluşan toplumun dışında kalıyorsun ayrıca. Bunun da bedeli ağırdır. Aile ve ortağı olduğu patriarka en güçlü iktidar odağıdır ve onunla baş etmek çok zor.

İSYAN BASKIDAN DEĞİL, GÜÇLENMEKTEN DOĞAR

Peki 1970’lerde nasıl oldu da feministler aileye karşı isyan etti?

Belli bir toplumsal dönüşüm sürecinin içindeydi o isyan. İsyan baskıdan değil, güçlenmekten doğar. Baskı artınca düdüklü tencere gibi patlamaya neden olmaz. İsyan, baskıya karşı öznelik imkânı gelişmişse edilir. Fransız Devrimi de öyleydi. “Bunlar kim oluyor, biz bunu devirebiliriz” diyecek gücü kendinizde bulduğunuzda isyan edersiniz. Aksi halde boyun eğersiniz.

Yani aile baskısı, bireyin öznelik kapasitesini örseleyerek onun isyan kabiliyetini de ortadan kaldırmaya mı yönelik?

Elbette öyle. Bireyi hem gücüne dair bilinçten hem de özgüvenden ediyor bu baskı. Bakın, insan değerlerin taşıyıcısıdır aynı zamanda. O değerler illa insan haklarına ilişkin değil, ahlaki, kültürel değerler de olabilir. Fakat özne olamayınca değer taşıyıcısı da olamıyorsun. Özgecan Aslan veya Sakarya’da Suriyeli hamile kadın Emani Al Rahmun cinayeti bence sıradan kadın cinayetleri değildi. Bu cinayetlerin faili olan adamlara baktığında, hiçbir insani değerin taşıyıcısı olmadıklarını görüyorsun. En beğenmediğin dinsel değerler bile bazı şeyleri yasaklar. Fakat bu tür cinayetlerin failleri açısından yasaklayıcı hiçbir değer yok. Öznelik kapasitesinin örselenmesinin bir sonucu bu mesela. Kadınları vahşice öldüren, çocuklara tecavüz eden, hayvanlara işkence eden adamlara baktığında, hiçbir değerin taşıyıcısı olmadığını görüyorsun. Bir şeyi yapabiliyor olması, onu yapması için yeterli ve fiilini herhangi bir değerle tartmıyor. Başta da söylediğim gibi, insan dünyaya insan olarak değil, insan olma kapasitesini taşıyan bir varlık olarak geliyor. İnsanlığı öyle veya böyle, öğreniyorsun. Edinilen değerlerin iyiliğini, kötülüğünü tartışabilirsin ama öncelikle o değerlerin var olması, taşınıyor olması lazım. Ama ortada bir değer yoksa artık tartışılacak şey çok temeldir: İnsan olmak veya olamamak. Palu ailesini de mesela, bu çerçevede tartışmak lazım.

Peki bu değerlere sahip olan insanlar, bu değerleri nereden ediniyor?

Neyi yapıp yapamayacağına ilişkin bilgi, çoğunlukla kültürel değer aktarımlarına dayanır. Dolayısıyla bu aileye de ilişkin bir şey. Bazı dönemlerde, bazı durumlarda aile bu tür bir değer üreticisi ya da aktarıcısı olma özelliğini taşıyamayabiliyor. Bunun toplumsal-siyasal koşullarla ilişkisini unutmamak lazım. Değerlerin kaybı toplumsal, siyasal da bir süreç. Adı konulmadığı sürece her şeyin yapılabilir olduğu bir riya atmosferinden söz ediyoruz. Aileler de bu atmosferin dışında değiller. Öte yandan politik mücadele de bir değer aktarım sürecidir, belirli değerlerin taşıyıcısı olduğunuz için politik mücadeleye girersiniz, bunun kendisi başka bir özgürlük, öznelik imkânı taşır.

ÇOK BAYILMASAK DA MHP’DE BİLE FEMİNİST VAR!

2005 yılında Express dergisi için sizinle yaptığımız söyleşide “kadınları ortaklaştıran şey ancak politika olabilir” demiştiniz. Peki bu, illa feminist politika mı olmak zorunda?

Başka politik alanlarda da ortaklaşma ancak feminizmden etkilenerek olabilir. Çünkü kadınları ortaklaştırmak için “kadınlar” diye bir kolektif özne tanımlıyor olman lazım. Bu, “hanım kardeşlerimiz”den farklı bir şey. Kadınların kendilerine politik öznelik atfediyor. Politikada o tanımı yapan da feminizmdir. Feminizm kadınların farklı ezilmişliklerini tarif etme potansiyeline sahip bir politika olduğu gibi, ezilenin kendi adına konuşmasını destekler.

Türkiye’de kadınlara yönelik saldırganlık, şiddet, baskı had safhadayken, neden çok güçlü bir feminist hareket yok?

Türkiye’de milyonlarca işçi de hak ihlali yaşıyor ama buna mukabil güçlü bir sosyalist hareket yok. Fakat bunun müsebbibi sosyalizm değil. En azından sadece o değil! Öte yandan bana kalırsa Türkiye’de sanıldığının aksine son derece güçlü bir feminist hareket var. Bu hareket sokağa yansımıyor olabilir ama insanların diline bakın! Tercüme edilerek işlemiş olsa da neredeyse bütün siyasal partilerin diline yansıyor feminizm. Feminizm, kadınların kulak kesildiği bir söz artık. Kendime feminist demeye başladığım 1980’lerde yaptığımız tartışmaları hatırladığımda, şu an ne kadar yol katettiğimizi daha iyi görüyorum. Feminizmin erkek düşmanlığı olduğunu söyleyenler artık çok azınlıkta. 1989’da Feminist Haftasonunu yaptığımızda, Türkiye’deki bütün feministleri tanıyorduk! Çünkü kendisini açıkça feminist olarak tanımlayan kadınların sayısı 80 küsurdu! O yıllarda şimdiki durumu hayal bile edemezdik. Hayatın çok başka alanlarında, çok farklı kadınlar kendilerini feminist olarak tanımlamasa bile, çok feminizan laflar ediyorlar. Çok bayılmasak da MHP’de bile feminist var, daha ne diyeyim!

Peki feminizmin yaygınlaşmasının Türkiye toplumu üzerinde belirleyici bir tesiri olduğu söylenebilir mi?

Tarihsel deneyimlere de bakınca, feminizmin etkisinin başka toplumsal dönüşümlerle beraber arttığını görüyoruz. Şu anki Türkiye’de muhalefetin genel yaygınlaşma probleminin feministleri de içerdiği çok açık.

Kitabınızda “annelik, kadınları en fazla güçlendiren deneyimlerden biridir. Çünkü kendilerini var edebilecekleri meşru bir alan açar” diyorsunuz ama anneliğin, kadınlar açısından çok kısıtlayıcı bir yanı olduğu da açık. Üstelik iktidar kadınları sürekli anne olmaya itiyor. Anneliğin, kadınların kendilerini var edebilecekleri meşru bir alan açarken, kadınlara ayrı bir bedel de ödettiği söylenemez mi?

Tabii, aşk gibi bir şey o da. Feministlerin çok temel tartışma konularından biridir annelik. Fakat ben daha ziyade güçlendirici yanını görme eğilimindeyim. Bu, kendi deneyimimden de öğrendiğim bir şey.

FEMİNİST POLİTİKANIN İÇİNDE DE ANNELİK DENEYİMİ GÜNDEMLEŞTİRİLMELİ

Ama sonuçta siz orta sınıf ve “korunaklı” bir ailedesiniz…

Doğru, o yüzden kendi deneyimimi genelleştirecek halim yok. Ama anneliğin kendi gerçekliğimi öğrenmekle ilgili güçlendirici bir tarafı olduğunu deneyimledim. Bütün kadınlar bunu böyle yaşamıyor ama burada böyle bir potansiyel var. Sonuçta annelik müthiş bir deneyim. Kendinden başka bir insana açılmanın aşka benzer yanı o. Kendinden ibaret olmamanın tecrübesini yaşıyorsun. Bu çok güçlendirici bir şeydir.

Bu yaklaşımın, çocuk doğurmayı teşvik eden muhafazakârlarınkinden farkı ne?

Muhafazakârlığın derdi kadının güçlendirilmesi değil, daha çok çocuk doğurması. Bence feminist politikanın içinde de annelik deneyimi gündemleştirilmeli. Bu, “annelik nedir” tartışmasından daha acil görünüyor. Çocuğun olduğunda eve kapanmamak, yalnızlaşmamak, kadın arkadaşlarınla bunu paylaşabilmek, hem annelik tecrübesinin hem de o ağın içinde yer alan kadınların dönüşümüne nasıl yol açacak? Bu son derece politik bir gündemdir. “Annelik güçlendirici midir, sınırlandırıcı mı?” İkisi de olabilir. Mesele, buna vereceğin yanıtla ne yapacağındır.

Çocuk doğurmamak, özgürlük mücadelesinde kadının yükünü hafifletmez mi?

Benim için öyle değildi ama bazı kadınlar açısından çocuk doğurmamak daha özgürleştirici olabilir. Fakat şimdilerde bu, feminist çevrelerde çok yoğun bir tartışma konusu.

İrfan Aktan ve Aksu Bora

KADINLIĞIN BİR KİMLİK OLMASI SON DERECE KISITLAYICI

Kadınlık kimliğini yücelten söylemi feminizmin neresine koyuyorsunuz? Kadınlık kimliğini yücelten söylem, feminizme yeni mücadele sahaları açıyor mu?

Bunun hareketi güçlendirici bir yanı olduğundan eminim aslında. “Kadınlık harika bir şeydir”. 19. yüzyıldan beri feministlerin tartışma konularından biri bu. Kadın olmayı biyolojiyle değil tecrübeyle tarif ederek de harika bulanlar var, biyolojiye bağlayarak da. Bu yaklaşıma göre annelik veya annelik benzeri tecrübeler, yani bakma, besleme, koruma işleri, dünyayla ve insanlarla erkeklerinkinden farklı bir ilişki kurmayı sağlıyor ve bunun yaygınlaştırılması gerekir. Feminizmin eskiden beri güçlü bir damarıdır bu; “bakım etiği tartışmaları” diye özetleyebileceğim bir şey. Fakat şu anda “kadınlığın güzelliği” üzerine yapılan tartışma bu değil, daha kimlik eksenli bir tartışma. Bu kimliğin her durumda bir alan açtığından eminim ama bir feminist olarak o alana girmek istediğimden emin değilim.

Neden?

Çünkü kadınlığın bir kimlik olmasının son derece kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. Kadınlık ve erkeklik kimliğine yapılan vurgunun ne kadar kısıtlayıcı olduğunu özellikle LGBTİ mücadelesinden öğrendim. Cinsiyet kimliklerini kadınlık ve erkeklik olarak ikiye ayırdığında, kadın olarak başka kadınlarla çok kolay ilişki kurabiliyorsun. Ama bunun bir yandan da özgürleşme yoluna devam etmeni engelleyen bir tarafı var. “Dünyada iki tür insan vardır: kadınlar ve erkekler.” Bu söylemi patriarka zaten kurdu. Biz de “evet, dünyada iki tür insan vardır, kadınlar ve erkekler ve biz kadın olarak isyan ediyoruz” dedik. Burada kaçınılmaz bir taraf var, sadece ideolojik değil, yapısal bir gerçeklik de çünkü dünyada iki tür insanın olduğu. Bütün sistem bu ayrımı varsayarak çalışıyor. Hâlâ. Ama artık bir adım daha atmamız lazım. Çünkü dünyada iki tür insan da yok, iki tür cinsiyet de. Yalnızca LGBTİ’ler açısından değil, herkes için beden politikalarının bu en temel varsayımının mesele edilmesi lazım. Eğer politika yeni bir dünya kurmakla ilgiliyse, sistemi işleten varsayımlara hayatın gerçekleri muamelesi yapamayız, değil mi?

Not: Aksu Bora ve İlknur Üstün’ün kurucusu olduğu ve şimdiye kadar birbirinden ilginç 63 kitap yayınladıkları Ayizi Yayınları macerasına ekonomik sebeplerden noktayı koyuyor. Stoklarındaki kitapları ise indirimli olarak Ankara’daki ofislerinden almak mümkün. Ayrıca yayıneviyle bilgi@ayizi.com.tr adresi üzerinden iletişime geçilebilir.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI