1999-2019: Helalleşelim mi?

Cuma, 8 Şubat, 2019
Devletin tanıtım broşürü, Mehmet Özhaseki’nin şu sözleriyle başlıyordu: “İmar Barışı sayesinde vatandaşlarımızla devletimizi helalleştirmenin mutluluğunu yaşıyoruz.” Dönemin bakanı, şimdinin Ankara adayı Özhaseki ‘helallik’ alır mı bilemeyiz. Ama onun değilse de toplumun daha önemli bir sorunu var: 13 milyon kaçak yapının ne kadarı, bırakın depremi ‘kendi kendine’ yıkılacak durumdayken ‘af’tan yararlandı?

Kapsam anlamında cumhuriyet tarihinin en büyük imar affı. İçinde oturduğun yapı ruhsatı alınınca depreme dayanıklı olmuyor. Bununla ilgili herhangi bir denetim de yok. Yetkili ağızlar tarafından herhangi bir denetim yapılmadığı açıkça söylendi. Deprem olmadan binalar kendi kendine yıkılacak. Bu durum böyle devam ettiği müddetçe depreme gerek duymadan binalar yıkılacaktır.”

Yukarıdaki sözleri, İzmir İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Gürkan Erdoğan, Haber Express isimli yerel gazetenin muhabiri Süleyman Gülen’e 17 Ağustos 2018 günü söylüyor.(*) Yakın tarihimizin en büyük felaketlerinden 17 Ağustos depreminden tam 19 yıl sonra… Ve Kartal’da bir binanın –tam da dediği gibi– ‘kendi kendine’ yıkılmasından 174 gün önce…

ÖNCE 1999’A GİDELİM 

Türkiye’nin ana sanayi havzası olan ve ülke çapında en yüksek nüfus yoğunluğuna sahip olan Marmara’nın kuzeydoğusunu vuran 17 Ağustos 1999 depremi sabaha karşı 03.02’de meydana gelmişti. Bu yüzden çok sayıda insan depreme uykuda yakalandı. Ancak, özellikle merkez üssü İzmit Körfezi’ne yakın bölgelerde bulunan ve sarsıntı anında uyanık olanlar, ilk saniyeler için aşağı yukarı şu ortak tanıklığı dile getiriyorlardı dehşet içinde: “Önce büyük bir ışık patlaması oldu, sonra gürültülü sarsıntı ve yıkım başladı.”

Bu çarpıcı tasvir, esasen 17 Ağustos depreminin Türkiye üzerindeki toplam etkisini de özetleyen bir metafor olarak kullanılabilir. Kapitalist sanayileşme ve ona eşlik eden çarpık kentleşmenin inşa ettiği ve ülke ekonomisinin ‘kalbi’ olarak görülen bölgenin ağır yıkımı; Türkiye devleti ve kapitalizminin vaziyetini gösteren bir flaş ışığı gibi parlamıştı. Kimi yerlerde tuzla buz olan binalarının altında kalarak; kimi yerlerde, “burada yerleşim olmaz” uyarılarına aldırmadan üstüne kentler kondurulmuş zeminlerin birer bataklığa dönüşmesiyle toprağa gömülerek can verdi insanlar. Enkaz altlarında yaralı ya da mahsur olarak sağ kalanlar, bu düzeyde bir yıkıma karşı hiçbir hazırlığı olmayan devlet organizasyonunun kendilerini kurtarması ümidiyle beklediler; ama birçoğuna yetişen olmadı. Hayatta kalanlar için yeterli sağlık hizmeti, su, yiyecek ve barınma olanağı yaratılamadı. Arama kurtarma çalışmaları da, çadır kentlerin kuruluşundan rehabilitasyon çalışmalarına dek deprem sonrası organizasyonları da; çoğunlukla ‘gönüllü’ kuruluşların ya da devlet dışı siyasal-toplumsal örgütlerin çabalarıyla gerçekleştirildi. Silahlı güvenlik bürokrasisi ile sivil imtiyazlıların devasa gücüne ve ayrıcalıklarına karşın, Türkiye ‘devleti’nin toplum açısından koca bir hiç olduğu ortaya çıktı. 12 Eylül’den sonra inşasına girişilen neoliberal rejimin ipliği, oldukça simgesel bir havzada pazara çıkmıştı: Yerli büyük sermaye ile yabancı yatırımların öbeklendiği, rant potansiyelinin ötesinde tamamen kaderine terk edilmiş kentlerin örgütsüz ve ucuzlatılmış emekle iç içe geçtiği Doğu Marmara’da…

28 Şubat sürecinde (1997 ve sonrası) İslamcılar ve onlarla davranan bir kısım merkez sağın tasfiyesinin ardından; 1999 şubatında Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesiyle zirvesine çıkan milliyetçi mutabakat organizasyonunun hegemonyası, bu ‘beklenmedik’ depremle birlikte, rejim müteahhitlerinin deniz kumundan yaptığı binalar gibi dağıldı. 1999-2001 arasındaki süreğen ekonomik kriz bu deprem travmasıyla birleşti ve 2002’de –seçim sisteminin de cilvesiyle– AKP’nin parlamentoda ezici çoğunluğu ele geçirmesine yol açan ortamı doğurdu. Aslında 90’lı yıllar boyunca yaşanan ve koalisyonlar, restorasyonlar vs. gibi çeşitli palyatif arayışlarla yamalanan rejim krizinin son perdesini başlatmıştı bir bakıma bu deprem… Reddettiği İslamcıların bir mutasyonuyla yeniden inşa edilmesi gerekecekti…

* * *

İstanbul Kartal’da, 6 Şubat Çarşamba günü ‘durup dururken’, bir deprem bile yokken yıkılan binanın enkazından, bu yazının yazıldığı saatlerde 11 cansız beden çıkarılmıştı. Resmi açıklamalara göre 13 de yaralı kurtarılan var, şimdilik. Can kayıpları ve yaralıların nereye varacağı konusunda bir fikrimiz yok; nitekim çökme anında binada kaç kişi olduğunu bile öğrenemiyoruz. AFAD Başkanı Mehmet Güllüoğlu, “Kaç kişi olduğunu söylememiz mümkün değil ve bunu söylememiz doğru da değil. Belli bir kattayız demek de doğru değil” diyor. Neden doğru değil? Bunu da bilemiyoruz.

Zaten daha olay günü, yıkımın üstünden 1,5 saat bile geçmemişken, artık kimseyi şaşırtmayan “yayın yasağı” geliyor. Tüm açıklamaları merkezi yönetime en yakın kişiler, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ya da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum yapıyor. Yaralıların kaldırıldığı hastanenin başhekimi gibi figürler, bu açıklamalar sırasında ‘mevcutlu’ oluyor; ama bir şey söylemek zorunda kaldıklarında gözle görülür bir tedirginlikle ve siyasi otoriteyi temsil eden eşlikçiden onay almaya gayret ederek, olabildiğince kısa konuşuyorlar.

Binanın 1992 yılında (bir başka deyişle 1994 yerel seçimlerinden önce) 5 katlı imar izni aldığı ısrarla vurgulanıyor. Ancak kaçak katların ne zaman çıkıldığı da ‘bilinmiyor’. Hepsinden önemlisi, Kartal Belediyesi’nin ve TMMOB’un yaptığı açıklamalar sayesinde, çöken binadaki hak sahiplerinin, 24 Haziran seçimleri öncesinde gündeme gelen ‘İmar Barışı’ndan yararlanmak için başvuru yaptıklarını öğreniyoruz.

İmar Barışı, 24 Haziran ‘beka seçimi’ öncesi uygulanan ve cumhuriyet tarihinin en kapsamlı imar affı olarak bilinen düzenleme. Bu af çıkarılırken binaların depreme uygunluğu ‘sorunu’, açıkça ‘kat maliklerinin sorumluluğuna terk edilmişti. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından konuyla ilgili olarak hazırlanan internet sitesindeki (https://imarbarisi.csb.gov.tr) ‘İmar Barışı Bilgilendirme Broşürü’nde bu konu tek bir yerde geçti. “İmar barışının sağlayacağı faydalar nelerdir?” sorusunun altında şöyle yazıyor: “Yapı Kayıt Belgesi alan binalar için yıkılma endişesi son bulacaktır. Ancak depremsellik açısından yapılarda alınması gereken her türlü tedbiri malikleri alacaklardır.” (**)

Aslında bakanlık, “kaçak binalarınızı devletin yıkması endişeniz son bulacaktır” diyor; “ama depremde yıkılırsa sorumluluk sizde…”

Bakanlığın sitesindeki “Sıkça Sorulan Sorular” bölümünde de konuyla ilgili iki soru var. Bu sorular ve bakanlığın yanıtları şöyle:

İmar mevzuatı dışına çıkan yani fazla kat ve daire yapan Yapı Konut Kooperatifleri bu yeni yasadan faydalanacak mı?

Evet, bu yapılar da imar barışı kapsamında Yapı Kayıt Belgesi alabilecekler.

Hangi yapılar İmar Barışından faydalanamayacak?

Üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmazlarda bulunan yapılar -Hazineye ait sosyal donatı için tahsisli araziler üzerinde bulunan yapılar -3194 sayılı İmar Kanunu’nun Geçici 16. Maddesinde belirtilen istisnai alanlarda bulunan yapılar.

Bu arada başlangıçta kapsam dışında olan İstanbul Boğazı’ndaki kaçak yapıların da af kapsamına alındığını, 31 Aralık 2018’de sona eren başvuru süresinin yerel seçim sonrasına ertelendiğini de hatırlatalım.

* * *

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın internet sitesindeki İmar Barışı broşürü, düzenlemenin yapıldığı sırada Bakan olan, şimdiki AKP Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Mehmet Özhaseki’nin şu sözleriyle başlıyor:

“Bir yıldır yürüttüğümüz çalışmaların ardından bugün hayata geçirdiğimiz İmar Barışı sayesinde vatandaşlarımızla devletimizi helalleştirmenin mutluluğunu yaşıyoruz.”

Dönemin bakanı, şimdinin Başkent belediye başkanı adayı ‘helallik’ aldığını, alacağını düşünüyor mudur bilemeyiz. Ama onun değilse de tüm toplumun daha önemli bir sorunu var: Bu af kapsamındaki 13 milyon kadar yapının kaçı, depreme dayanamayarak, ya da ‘kendi kendine’ yıkılacaktır?

(*) http://www.haberekspres.com.tr/gundem/binalari-deprem-degil-imar-affi-yikacak-h118405.html

(**) https://webdosya.csb.gov.tr/db/imarbarisi/icerikler/brosur-20180603111057.pdf


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI