Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Beka, bela, seçim ve siyaset

Perşembe, 7 Şubat, 2019
Anlaşılması gereken şu: 31 Mart seçimlerinin özgüllüğü onun bir yerel seçim olarak değerlendirilemeyeceğidir. Artık Türkiye’de yerel seçim, genel seçim, referandum ve parlamento seçimleri ayrımının ortadan kalkmasıdır. Bu seçimde de Erdoğan oylanacaktır. Dolayısıyla AKP’nin gösterdiği adayların düşük profilli ya da yüksek profilli olmasının, karşısındaki adayın sağdan-soldan oy toplayabilecek olmasının pek bir önemi yok.

Türkiye’nin istisnai bir ara rejim içinde öngörülmez bir geleceğe doğru ilerlediği günlerde seçim atmosferine giriyoruz. Olağanüstü hal resmi olarak bitti, fakat olağanüstü hal zaten 20 Temmuz’da ilan edildiği tarihten itibaren de anayasal bir statü olmadı. Seçimler de 1 Kasım 2015 seçimlerinden beri anayasal güvencelerin sağlanmış olduğu seçimler değil. Anayasal statülerinden koparılmış bu iki kurum da bugün birbirine bağlamış biçimde tek bir şeye hizmet ediyor: Erdoğan’ın siyasal iktidarının devamı.

Yalın bir biçimde ifade etmek gerekirse, olağanüstü hal ilanının Resmi Gazete’de yayımlanması ile resmilik kazanmış istisna durumu ile zor, bu zorun baskısı içinde ve siyasal iktidarın kontrol ve yönetimindeki seçimlerle de onay kullanılarak Erdoğan rejiminin sürdürülmesi sağlanıyor. Tabii seçim ve referandum dönemlerinde Sedat Peker, Halk Özel Harekat gibi mafya ya da paramileterlerin sesi biraz daha çıkmaya başlıyor. Bu da zorun kullanılma biçimlerinin ne boyutlara varabileceğini de gösteriyor.

SİYASAL ZOR VE SEÇİM İLİŞKİSİ

Muhalefet rolü zorun arttığı dönemlerde ikiye ayrılıyor. Zorun doğrudan uygulandığı muhalefet kesimleri ile iktidarın zoruna örtük ya da açık destek sunan muhalefet kesimleri. Siyasal partiler düzleminde bakarsak konu açık. AKP, AİHM kararında da belirtildiği gibi Demirtaş’ı siyasi rehine yaparken, dokunulmazlıkların kaldırılmasında aldığı tavır nedeniyle diğer muhalefet partileri siyasal iktidara utangaç bir destek sunabiliyor.

Toplumsal muhalefetin yükseldiği anlarda durum biraz daha çetrefil. Gezi direnişi ile yükselen muhalefetin sönümlenmesinde alınan siyasal tutumların, ilk üç gün ve sonrasına göre belirlendiğini gördük. Fakat adındaki adaleti intikam olarak okuyabileceğimiz iktidar partisi bu konudaki tavrını dönüştürmüyor, kendinden başka herkesten günü geldiğinde intikam, kendine bağlı herkese de kalkınma sağlıyor. Bunlar yapılırken temel söylem ise istisna halini meşru kılacak bir söylemi örgütleyen beka sorunu. Hem insanları hayatlarından eden, özel hayatlarımıza kadar bütün dünyamızı öngörülmezlikler alanına terk eden, hem de bütün siyasal muhalefeti hareketsiz bırakacak kadar etkili biçimde örgütlenen beka sorunu her gündeme geldiğinde, arkasında büyük bir hukuksuzluğun gizlenmesine karşın muhalefet “terör” ile iltisaklanmamak için hukuksuzlara gözlerini kapatıyor.

Seçim dönemlerinde de benzer bir durum var. 1 Kasım seçimlerinde fiili olarak uygulanan yöntemler, 16 Nisan referandumunda kanuna aykırı YSK kararıyla, Referandumda değiştirilen Anayasa ve 24 Haziran seçimleri öncesinde yasa değişiklikleri ile daha güçlü biçimde uygulandı. İktidarın bekası aksine bir sonuç doğmasının engellenmesi için önlemleri içeren bu değişiklere karşı muhalefetin tepkisi siyasal zora karşı gösterdiğine benzer oldu. Örtük biçimde kabul edildi, “terör” ile “bela” ile “illet” ile ilişkilendirilmek istemedi. Dolayısıyla her seçim dönemi de iktidar için rahatlama muhalefet için mutsuz ve yoksul halk kesimlerinin değişim umudunun kırılması dönemleri oldu.

SİYASAL TAVIR

Her seçim stratejinin kendi bağlamında oluşturulacağı ve kendi özgül koşullarında değerlendirilmesi gerektiği söylenebilir. Dolayısıyla seçimler karşında, özellikle adil ve güvenli olmayan ya da gerçek bir sonuç doğurması beklenmeyen seçimler karşısında siyasal öznelerin tutumları da değişebilir. Bu siyasal stratejiler siyasal bir olay seçimin siyasal olarak karşılanmasının gerekleridir. Ayrıntı Dergi’nin son sayısında bunun birkaç örneğini ele almaya çalıştım. En çarpıcı olanını da burada tekrarlamak istiyorum. “1979 yılında yapılan Kısmi Senato ile Milletvekili Ara seçimlerinde ‘Oy Verme Hesap Sor!’ sloganı ile Boykot çağrısı yapan Devrimci Yol, mevcut Fatsa Belediye Başkanı’nın ölümü üzerine aynı gün Fatsa’da yapılan yerel seçimlerde Fikri Sönmez’in belediye başkanı seçilmesini, ördüğü siyasal strateji ile sağlamıştır.”

31 Mart seçimlerini de kendi özgül koşullarında değerlendirmek gerek. Bu özgül koşulları yazının ilk iki paragrafında tarif etmeyi çalıştım. Hayatlarımızı, varlığımızı tehdit eden bir istisnai rejimin rahatlaması ve muhalefet partilerinin de özellikle seçim dönemlerinde bir normalleştirme atmosferinde hareket etmeleri, elbette muhalefete tanınan çıkar ve siyaset alanlarını kaybetmeme apolitik güdüsü de bu hareketi beslemekte.

Böyle bir sürecin siyasal olarak karşılanmasına ilişkin bir stratejinin herhangi bir muhalefet partisi ya da bir siyasal özne tarafından sergilendiğini söylemek 31 Mart seçimlerinin özgül bağlamı için mümkün görünmüyor. CHP, 7 seçimdir izlediği stratejiyi sürdürüyor, seçimlerin sağladığı zeminde bir politizasyon imkanını doğuracak siyasal stratejiler sosyalist sol tarafından da benimsenmiyor. Yarının nüvelerini bugünden oluşturacak, istisnai rejimin karşısına, yaşanacak bir ülke imgesini yerleştirecek, seçimlerde takınılacak tavrı belirleyecek bir politik strateji siyasal öznelerin gündemine giremiyor. YSK, seçim kanunları, seçimin adil ve güvenli bir ortamda yapılması gibi problemler siyasal sorunlar olarak görülmüyor. Mesele temelde adaylara indirgenmiş durumda. Halbuki, iktidarın gerçek bir derdi var, o da kendi bekasını ve kendisine urganla bağlanmış olan çıkar çevrelerinin bekasını korumak. Bunun için her şeyi yapabileceklerini defalarca kanıtladılar. Ana muhalefet yurttaşların verdiği oyun bir sonuç doğurması için her şeyi yapmayacağını defalarca kanıtladı.

Anlaşılması gereken şu: 31 Mart seçimlerinin özgüllüğü onun bir yerel seçim olarak değerlendirilemeyeceğidir. Artık Türkiye’de yerel seçim, genel seçim, referandum ve parlamento seçimleri ayrımının ortadan kalkmasıdır. Bu seçimde de Erdoğan oylanacaktır. Dolayısıyla AKP’nin gösterdiği adayların düşük profilli ya da yüksek profilli olmasının, karşısındaki adayın sağdan-soldan oy toplayabilecek olmasının pek bir önemi yok. Seçimlerin denetimi ve yönetiminde iktidarın bu düzeyde hakim olduğu bir yerde, siyasal iktidarın ve ona bağlı çıkar şebekesinin yapabileceklerinin ve karşısındaki siyasal öznelerin yapabileceklerinin önemi var. Buna ilişkin algının da seçmenin seçime katılımında büyük önemi olacağını es geçmemek gerek.

***

Seçimlere ve zora ilişkin son iki söz.

Birincisi, Alper Taş’ın tartışılan belediye başkanlığı adaylığı. Kendisinin 31 Mart’ın özgül koşullarında İstanbul’da bir ilçe belediye başkanlığı adaylığının ötesine geçecek siyasal hattı göstermesinin imkanını ve elbette CHP’nin genel siyasetsizliğinden ve apolitik ittifaklar stratejisinden bağımsız bir siyaseti ortaya koyabilme kapasitesini değerlendirmek için göstereceği çabaya destek vermek gereği. Bu koşullarda aldığı siyasal riski görerek… ve geçen haftaki yazımda tekrarladığım gibi yeni örgütsel-siyasal formlar yaratmadan seçim siyasetinin iktidarın istediği dışında sonuçlar yaratmayacağını görerek.

Son sözüm bir yıldönümü için. Zora ilişkin. Bugün, bekasını siyasal iktidarın bekasına bağlamış Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş’in üniversiteden onlarca barış imzacısının adını KHK listelerine ekletmesinin ikinci yıl dönümü. Bu dönemin bütün hukuksuzluklarının, insanların hayatlarında açılan yaraların hesabı, tek tek hesabı sorulacak. “Bir gün mutlaka!”


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI