Murat Sevinç
Murat Sevinç

Her yerde olmak isteyen akademisyenin bez çantası...

Çarşamba, 6 Şubat, 2019
Her gece 23.30 gibi uyur, sabah 07.00’de kalkardı. O gece atılanlardan haberi olmamıştı. Sabah kahvaltısını yapıp her gün olduğu gibi önce eşini işe bıraktıktan sonra, saat 08.30’da kampüse geldi. Kapıdaki polis otobüsünü gördüğünde, “Herhalde bizim sekterler için yine o özel günlerden biri,” diye düşünüp ciddiye almadı.

Kapı eşiğinden süzülen gölgelerin hareketlerini takip ederek insan seslerinin azalmasını beklemiş, akşama doğru kimseye fark ettirmemeye çabalayarak arabasına binip kampüsten ayrılmıştı. Uzaklaştıkça, gün içinde yaşadıkları ve işittiği sesler de belirsizleşiyordu.

O günlerde yalnızca üç beş kez gelmek zorunda hissettiği fakülte binasına adım atalı uzun yıllar geçmişti. Lisans eğitimi sırasında, çok da parlak olmayan bir bölümün vasat sayılabilecek öğrencilerindendi. Mezuniyet ardından iş bulma sürecinde ilgisini çekebileceğini düşündüğü bir yüksek lisans programının sınavına girip kazanmış ve ilgisini pek de çekmediğini sonrasında fark ettiği programın orta halli öğrencilerinden olmuştu. Dört ders ve bir semineri ilk dönem, kalan üç dersi ikinci dönem alıp hemen hepsinden ortalama notlarla geçtikten sonra, yine aynı bölümün ortalama bir anabilim dalında asistanlık sınavı açılacağını duyunca, genellikle yaşadığı kararsızlık duygusunun, yine genellikle olduğu gibi kısa sürede üstesinden gelerek başvurusunu yapmış ve sınav günü, bu kez ortalamanın biraz üzerinde performans sergileyerek anabilim dalına alınan iki asistandan biri olmayı başarmıştı. Böylece başlayan akademik yaşamının her aşaması bir öncekine benzeyecek, atama ve yükselmelerde herhangi bir terslikle karşılaşmayacaktı. Asistanlığının ilk aylarında doktora sınavına girmiş ve on iki kişilik kazananlar listesinde altıncı olduğunu görerek mutlu olmuştu; belki üçüncü değildi ancak yedinciliğe de düşmemişti.

Bu bakış, hayatının her anını, davranışlarını, ilişkilerini belirliyordu. Kirada oturduğu evi ilk görüşte çok sevmemişti belki ama sevmiyor da değildi. Bir eve ilişkin fazlaca beklentisi olmamıştı hiçbir zaman. Üç oda bir salon, yüz on metrekare, ıslak zemin kalebodurdu. Mutfak on dört metrekareydi ve kendilerine yetiyordu. Taşındıktan bir yıl sonra eşiyle küçük odayı da lamine parke yapmaya karar vermişlerdi. Hem güzel görünen hem ucuz bir malzemeydi nihayetinde. Salonlarındaki klasik parke kadar kaliteli olmayacaktı belki ama zaten bu küçük odanın zeminin pahalıya çıkması da hiç anlamlı değildi. Lamine parke yapılırken, iki odanın duvarlarını da, çok kullanışlı olduğuna, farklı renkte mobilyalarla ve evlenmeden hemen önce satın aldıkları orta sehpa ile zigon takımının tonuna uygun olacağını tahmin ettikleri şampanya rengine boyatmışlardı. İlgi çekici sayılamayacak bir konuda kaleme aldığı üç yüz seksen bir sayfalık doktora tezini, işte o şampanya rengine boyanmış on iki metre karelik odada, uluslararası bir mobilya şirketinden satın alınan bej renkli vasat kitaplıkların hemen ortasındaki, dış yüzeyi açık kahverengi olan suntalam yazı masasında kaleme almıştı.

Doktorasını bitirip tez jürisine girdiği gün belki de hayatının en heyecan verici anlarındandı. İki arkadaşı moral vermek için gelip dışarıda beklemeyi tercih etmişlerdi. Cübbeleri içindeki jüri üyeleri, çalışmanın vasat olduğunu düşünüyor ancak geçebileceğini tahmin ediyorlardı. Çok iyi bir tez değildi, kötü bir tez de değildi. Zaten tez danışmanı diğerlerinin arkadaşıydı ve eğer başarısız bulsaydı kendilerine sunmayacağını tahmin ederlerdi. Jüri yaklaşık bir saat sürmüş, başkan, karar vermek için kendisini dışarıya davet etmiş, on dakika sonra davet ederek doktor olduğunu müjdelemişti. Fotoğraf çektirmişler, dışarıda bekleyen iki arkadaşının da katılımıyla, birkaç dakika içinde masanın üzerine yerleştirilen kuru pasta, zeytinyağlı sarma ve çerezlerden atıştırıp asidi kaçmış kola ile kayısı suyu içmeye koyulmuşlardı. O akşam eşi, yakın arkadaşları, bölüm başkanı ve tez danışmanıyla, şık denilemeyecek ancak kötü de görünmeyen, ortalama bir lokantaya gidip doktor oluşunu kutlamış; tez danışmanı ve bölüm başkanından şaka yollu müsaade isteyerek bir kadeh içki bile içmişti.

Gübre ticareti yapan ve fakülteye sık uğramayan bölüm hocasının dersine, asistanlığının ilk günlerinden itibaren giriyordu. Doktor unvanını alınca bir ders daha yüklenmesi teklif edildi. Yardımcı doçent kadrosu çıkana dek pişmesinde yarar olduğunu söylemişti, gübre ticareti yaptığı için fakülteye sık gelemeyen bölüm hocası. Daha çok bir fermanı andıran bu teklifi kabul etmeme şansı olmaması bir yana, zaten derse girmekten şikâyetçi olmamıştı hiçbir zaman. Ders verdiği kat ve sınıf, ona rutubet kokan ortaokul binasını hatırlatıyordu. Ortaokulundaki tahta sıralar ve genellikle kesif tuvalet kokulu koridorun kirli mozaik zeminiyle karşılaştırılamayacak kadar modern ve temiz görünen bir yapıydı oysa. Yine de bir üniversiteden çok ortaokul koridoruna benziyordu sanki. Rahatsız değildi ama, “bunu bulamayan ne kadar çok insan var,” diye düşünürdü sıklıkla.

Sonraki yıllarını akademik ve idari aksilikler yaşamadan geçirdi. Yardımcı doçentlik kadrosu birkaç ay gecikmeyle de olsa açıldı. Çok hoşuna gitmişti bu unvan. Artık yeşil pasaportu olan ve seçimlerde oy kullanabilecek bir öğretim üyesiydi. Nitekim, gübre ticareti yaptığı için fakülteye sık gelemeyen bölüm hocası da, ders anlatan birinin pişmesi gerektiğini, bu yüzden yardımcı doçentliğin çok önemli ve gerekli bir aşama olduğunu söylemişti kendisine. Asistanlığının ilk günlerinden itibaren en sık işittiği sözcüklerden biriydi, pişmek. Arada bir arkadaşlarıyla bu konu üzerine şakalaşırlar ve kimin yeteri kadar pişip pişmediğini karşılıklı gülüşmelerle test ederlerdi aralarında, gübre ticareti yapan bölüm hocası başta olmak üzere diğer hocalara fark ettirmemeye çaba harcayarak. Her zaman olduğu gibi, şakalaşma konusunda da ölçüyü kaçırmamaya ve kendisini tehlikeye atacak bir şeyler söylememeye özen gösterirdi. Yerin kulağı vardı ve en korktuğu şeylerin başında yanlış anlaşılmak geliyordu. Böyle bir tehlikeye yüz yüze kalmamak için, konuşmadığı, düşüncesini dile getirmediği çok olurdu.

Yakın arkadaşlarının sayısı azdı belki ama fakültedeki herkesle arası iyi sayılırdı. Seçimlerde farklı ve genellikle sağcı partilere oy verir, buna mukabil solcu meslektaşlarıyla sohbetten de geri kalmazdı. Yemekhanede onlarla aynı masaya oturmaya çekinmez, pek rağbet görmese de sempatiyle karşılanan şakalar yapar, arada bir fıkra anlatırdı. Sevilen biri olduğu için, komik olmasa da fıkralarına gülünürdü. Bazen solcuların söylediklerinden ve tartışmalarından çok rahatsız olsa da belli etmemeye çalışırdı. Herkesle konuşmaktan, derin olmayan sohbetlerden, farklı görüşlerle karşılaşmaktan hoşlanır ancak hiçbirinin savunucusu olmak istemezdi. Biriyle yakınlaştığı için diğeri tarafından sevilmemek ihtimaline katlanamıyordu. Saygı gösterenin kim olduğunu önemsemeksizin saygın olmak, saygıyla anılmak istiyordu. Taraf tutmaktan hazzetmezdi. Her seçim, içinde riskler barındırırdı ve seçmeden yaşamaya çalışmanın da aslında bir seçim olduğunu söylemişti bir gün, kendisini omurgasızlıkla itham eden huysuz meslektaşına. Böyle tartışmalara girip alengirli cümleler kurmaya alışık olmadığından, o akşam, hissettirmemeye çabaladığı bir gururla anlatmıştı eşine de, sekter bulduğu meslektaşına söylediklerini. ‘Sekter,’ sevdiği sözcüklerdendi ve bir solcu arkadaşından duyduğu günden sonra yerli yersiz kullanmayı sever olmuştu.

Herhangi bir zamanda, herhangi bir konuda keskin tercihler yapmak zorunda kalmamıştı.

Ta ki, onlarca meslektaşının, çalıştığı kurumdan atıldığını öğrendiği sabaha dek…

Her gece 23.30 gibi uyur, sabah 07.00’de kalkardı. O gece atılanlardan haberi olmamıştı. Sabah kahvaltısını yapıp her gün olduğu gibi önce eşini işe bıraktıktan sonra, saat 08.30’da kampüse geldi. Kapıdaki polis otobüsünü gördüğünde, “Herhalde bizim sekterler için yine o özel günlerden biri,” diye düşünüp ciddiye almadı. Aracını park edip sabah kahvesini içmek üzere çaycıya yöneldiğinde…

Duyduklarına inanamıyordu. Yıllardır birlikte çalıştığı, aynı masada yemek yediği insanlar… Kahvesini bitirip ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemez halde odasına çıktı. Yolda üç hocasıyla karşılaşmıştı. Gübre ticareti yaptığı için fakülteye sık gelmeyen ama o gün nasıl olduysa orada bulunan bölüm hocası “İmzalamasalardı, bana mı sordular!” dediğinde “Haklısınız, büyük hataydı;” üç cep telefonuyla dolaşan ve hoca çantası taşıyarak profesör olduğunu gururla anlatan müteahhit kılıklı bir diğer bölüm hocasının “Şu aralar ortalıkta fazla dolaşmamak gerek,” sözlerine “Haklısınız, ne olacağı belli değil;” sekter sayılmayacak bir solcu doçentin “Çok üzgünüm,” ifadesine ise “Hiç sormayın, ben de!” diyerek yanıt vermişti.

Odasına vardığında artık ortalık canlanıyor, kampüs içinde hareketlilik seziliyordu. Birkaç saat ne yapacağını bilemez halde oturup bilgisayarından gelişmeleri takip etmeye çalıştı. Aylar önce kampüse polis müdahalesi olduğunda, mütemadiyen sınıf analizinden söz eden ve ‘sürekli-tek ülkede sosyalist devrim’ teorilerine ‘fakülte odasında devrim’i eklemiş görünen bir meslektaşı, öğrencilerin yanına gitmeyişini “somut durumun somut tahlili” uyarınca bu konjonktürde atılacak her adımın dikkat gerektirdiğini anlatarak gerekçelendirmişti. Nitekim aynı insan, diğer kimi devrimci meslektaşlarıyla birlikte bu kez de ortalıkta görünmemeyi tercih etmişe benziyordu. Demek ki söz konusu tahlil kampüse pek uğramamayı gerektiriyor, diye düşündü. Öğlene doğru odasından çıkıp odalarına gittiği iki meslektaşına içtenlikle üzgün olduğunu söyledi ve fazla vakit kaybetmeden evin yolunu tuttu. Orada kalmak istemiyordu. Sonraki birkaç günü böyle geçirdi. Fakülteye geliyor, birkaç kişiye geçmiş olsun diyerek odasına giriyor, kapısını açmadan öylece oturuyor ve kapı eşiğindeki insan gölgelerini izleyip raflardan indirilen kitapların doldurulduğu siyah çöp poşetlerinin sesini dinliyordu. Bir iki hafta içinde odalar boşalmış, fakülte sessizleşmişti.

Bir zaman sonra…

Fakülte yavaş yavaş normale dönüyordu. İlk zamanların moral bozukluğu kalmamış, kurul toplantılarında kadrolar, tuvalet kağıdı ve fotoselli musluklar yeniden hararetle konuşulur hâle gelmişti. Kalanların bir kısmı idari görevlere atanmıştı. Atılanların odaları büyükten küçüğe kıdem esasına göre dağıtılmış, yeni sakinler hemen alışmışlardı. Her şey olması gerektiği, beklendiği gibiydi. Kendisi de yeni ve orta boy bir odadaydı artık. Badana yaptırırken çerçeve izlerinin ve çivi deliklerinin tamamen kaybolmasını özellikle talep etmişti. Atılan meslektaşları aklına geldikçe üzülüyor, ancak bu duygunun işini ve yaşamını etkilemesine izin vermiyordu. Bu zaman zarfında YÖK bursuyla bir süre yurt dışına çıkmıştı. Bir iki projesi kabul almış, vasat sayılabilecek iki makale yazıp ortalama hakemli dergilerde yayınlatmış, akademik etkinlik raporu hazırlığı başta olmak üzere rektörlükten gelen talimatları harfiyen yerine getirmeye özen göstermişti.

O gün masasının üzerinde bulduğu davet yazısı, rektörlükten gönderilmişti. Profesör ve doçent unvanı kazananlar için bir kutlama programıydı. Rektör, her siyasi eğilime göz kırpan berbat biriydi ve memleketteki en büyük akademisyen tasfiyelerinden birinin sorumlusu konumundaydı. Davet yazısını okuduğunda içindeki sıkıntı büyümeye başladı. Her ne kadar aylardır “Belki listeleri rektör hazırlamamıştır,” diye düşünmeye zorlasa da kendisini, ikna olmuyordu. Hevesli değildi ancak gitmese olmazdı. Orada olmamayı göze alamazdı. Böyle anlarda, rutubet kokulu ortaokul koridorlarını hatırlıyordu. Alt kattaki küçük ve depodan bozma köhne salondaki oyunda, bitkisel hayattaki bir hastayı canlandırmıştı. Oyun boyunca bir yatak üzerinde hareketsiz durmuştu. Bu oyunu ve rolünü neden şimdi hatırladığını anlamakta zorlanıyordu.

Konuşmalar, karşılıklı gülümsemeler, hâl hatır sormalar, kokteyl masaları üzerinde ortasına kürdan saplanmış kaşar peynir parçaları, gübre ticareti yaptığı için fakülteye sık uğrayamayan bölüm hocası, cep telefonu ekranıyla meşgul sıkılmış idari personel… Rektörlükteki bir törende olması gereken her şey mevcuttu salonda. Konuşmalar yapıldı. Kutlama törenine geçildi. Sıra kendisinin de yer aldığı gruba gelmişti. Meslektaşlarının adını listelere yazdığını bildiği rektörün elini sıktı, gülümseyerek teşekkürlerini sundu. Protokoldeki şık giyimli kadın görevli, elindeki bez çantayı takdim etti. Üzerinde üniversitenin amblemi, içinde sıradan bir takvim, vasat desenli porselen tabak ve pahalı sayılamayacak bir kalem vardı.

Rektörlükten ayrıldığında biraz yürümek istedi. Hava almaya ihtiyacı vardı. Rektörün iyi biri olabileceğini düşünmeye çalıştı. Ertesi gün yeni projenin başvurusu için TÜBİTAK’a gitmesi gerekiyordu ve akşam evde tamamlaması gereken bir dosya vardı. Elindeki bez çantaya baktı yürürken. Aslında kullanışlı bir şeye benziyordu. Çok kaliteli bir bez değildi belki ama kötü de görünmüyordu. İşe yarayacağını düşündü. Markette, pazarda…

Mutlu olmuştu…

Not: Yukarıdaki hikâye, KHK’li meslektaşlara, 7 Şubat 2017 tarihli “686” tertipten bir merhaba ve küçük bir hediye olsun.


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI