Gülgün Türkoğlu Pagy
Gülgün Türkoğlu Pagy
  • gulguntp@yahoo.com

Kim CHP’ye halkın kafasını şişiren cılk parti dedi?

Pazartesi, 4 Şubat, 2019
“Atatürk, dinlerin Tanrı anlayışında olduğu gibi 'ebedi'lik payesiyle bir tarafa koydu, transandantal bir mertebeye çıkarıldı. Kemalizm, artık statik, gelişemez, deneylenemez, tartışılamaz bir doktrin haline getirildi.”

Niyazi Berkes’in “200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?” isimli kitabında günümüzü, kendimizi anlamamıza yardımcı olacak fikirler var. Bocalama nedenleri arasında, merkantilist ekonomik politikalara olan yabancılık, yeni bir çağın doğuşunu kucaklayan Avrupa’nın yanı başında bulunan Osmanlı İmparatorluğu’nun hâlen Orta Çağ zihniyeti içinde olması, Cumhuriyet devrimlerinin anlaşılmamış olması, sorunlu “aydın tutumu” sayılabilir.

Yazara göre, Batı taklitçiliği önemli bir sorunu olsa da, Türkiye’nin Batılılaşmada en çok başarı gösterdiği zamanlar Batı dostu olmadığı zamanlardır. Bizde Batıcılıkla anlaşılan şey çağdaş uygarlığa dönmek olsa da; Batılı ülkeler için Batılılaşmak onların diplomasisine boyun eğmek demektir. Bu nedenle onlara göre Kemalist devir Batı karşıtı, Menderes devri ise Batıcılık devridir!

Türk aydınının, gericiliği cehaletle, ilericiliği okumuşlukla bir tuttuğuna ve bunun yanlışlığına dikkat çeker. Yazar için asıl yobaz, din geleneğinden gelmeyenler arasından çıkar. Tehlikeli olan gerici, asıl yobaz, çıkarları bakımından gerici olanlardır, bunlar arasında Avrupa’da eğitim görmüşler bile bulunabilir. Tanzimat reformlarının başarısızlığının nedeni dinciler değil, bunlardır.

Berkes, toplumsal gelişime karşı olan gericilerin din, iman, mukaddesat ve gelenek gibi “lâkırtılar” ile halkı korku ve temelsiz inançlara sürüklediğine ve alışkanlıkların insanları yabanileştirdiğine değiniyor. Halkın, toplumu sert darbelerle uyaran ve onu kımıldatan büyük bir önderin etkisi altında; refah, iyi geçim, başarı ve saadet getiren bir gelişime kolayca ayak uyduracaklarını önemle belirtiyor.

Yobaz zihniyet, başarılı devrimlerden sonra, aydınların başarısızlığı, koflukları ortaya ortaya çıkınca dirilir. Halk, iyi olan verilmediği taktirde gericilerin peşine takılır. Gerici, halk kitlelerinin arasında yetiştiği ölçüde halkın kafasına ve diline daha yatkın, çekici olur. Bu tür gericiliğin üstün gelmesi ancak değişim ve ilerleme temsilcilerinin başarısızlıkları ile olanaklıdır. Bu temsilcilerin akılsız tutumlarından dolayı, Atatürk devrimciliğinin yerini hızla, üç unsurdan oluşan gelenekçilik almıştır: Şeriatçılar, Anadolucular, Turancılar. Türk toplumunun, tekrar devrim veya reform yapması zorunludur.

Atatürk devrimleri üç önemli ders öğretmiştir:

1. Gericiliği durdurmak.
2. Başka devletlerin kavgalarına bulaşmamak.
3. Ekonomik kalkınma tedbirlerin etkili olmasını sağlayacak toplumsal reformların yapılması.

Bir devrim partisi olarak kurulan Cumhuriyet Halk Partisi’nin, ne gibi aşamalardan geçerek çıkar zümrelerinin partisi haline geldiğini inceleyen yazar, halka dokunamayan bu partinin “devrimci” yanını hızla kaybettiğine değinir. “Cılk bir parti diğerini de cılk eder” der ve bu geçişi, Terakkiperver Fırka’dan başlatıp CHP’ye, Demokrat Parti’ye dek takip eder.

Atatürk Devrimleri’nin içinin boşaltılmasında özellikle Devletçilik ilkesinin bozulmasına değindiği bölümler, çarpıcı bilgilerle dolu. Anayasada bulunan Devletçilik ilkesinin, siyasi bir ideoloji olmaması önemlidir. Devletçiliğin, ulusun, yasa yapısının bir parçası olan bir ilke olma özelliğinin korunması; parti değişmelerinden etkilenmeden, sürekliliğinin sağlanması bakımından önemlidir. CHP’nin, bu ilkeyi parti tüzüğüne almasına şüphe ile yaklaşır; Anayasa’ya konulmasına çok eleştiri gelmiş olmasına rağmen, parti tüzüğüne alınmasına hiç ses çıkarılmamıştır. Böylece, CHP kendini, minyatür bir Anayasa’sı olan minyatür bir devlet yerine koyarak büyük bir tuhaflık ve tekelcilik yaratmıştır.

Atatürk devrimlerinin dondurulmasında, kalıp lâflar haline gelmesinde, totaliter ideolojiler yararına kullanıma açılmasına önayak olan uygulamaların bizzat parti içinden geldiği irdelenir. Hatta, “Atatürk, dinlerin Tanrı anlayışında olduğu gibi “ebedi”lik payesiyle bir tarafa kondu, transandantal bir mertebeye çıkarıldı. Kemalizm, artık statik, gelişemez, deneylenemez, tartışılamaz bir doktrin haline getirildi” der. “Devrimleri gerçekleştirmek şöyle dursun, onun gerçekleşmemesi için tüm önlemler baş meşgale haline geldi. Toprak hukuku reformu, iş hukuku, vergi, eğitim alanlarında gerekli reformlar önlenerek veya cılk edilerek halkın ekonomik kalkınmadan faydalanma kanalları tıkandı. Atatürk’ün ölümünden sonra devrimler öksüz kaldı; parti çıkarlarının günlük hizmetlerini gören bir evlatlık haline girdi.”

Eğitimcileri eleştirir: “Eğitimciler sanki Türkiye’de büyük bir ekonomik kalkınma işi ile uğraşıldığının farkında değillerdi. Eğitimsel kalkınma, meşrutiyette olduğu gibi, ulusal kalkınma ile ilgisi olmayan kendi aleminde bir okur yazarlık, okutulanı belleme ve bir kültürlülük işi olarak kaldı. Halbuki, eğitimde devletçiliği ekonomik kalkınma planı ile ilmiklemek suretiyle adeta kendiliğinden finanse etmek mümkündü: Fakat çok geçmeden gerici kuvvetler bu planın üstüne çullanarak onu yok ettiler.”

Sahte aydınlıkçılar yüzeyseldir: “Orta ve yüksek öğretim ders vermek, ders bellemek, sınav geçmek, memuriyet aramaktan ibaret kaldı. Bütün Türkiye’yi okur-yazar insanların memleketi yapmak fikri de bir ham hayal olarak kalmıştır. Devlet eli ile aydınlatma adına yapılan işler, yatır yıkmak, üfürükçülüğü yasaklamak, çocukları zorla okula devam ettirmek gibi, köylünün içinde yaşadığı ekonomik şartlar değişmedikçe faydası olmayan, durup dururken köylüyü aydınlanmaya düşman eden işlemlerden öte geçemedi. Bu sahte aydınlıkçıların irrasyonel hareketleri yüzünden halk, Atatürk devrimlerinin karşısında olan her telkini kabule hazır bir hale getirildi.”

İşçi ve köylü karşıtı politikalar güdülmüştür. Ulusal kalkınmanın, sınıfları zıt mevzilere koyarak değil, onları ulusal bağımsızlık ve ilerleme davasında el birliği haline getirmekle olacağını savunan devrimlerin; sanayileşme gibi konularda devletin arkada değil bu işlerin önünde gitmesini öz noktalar olarak savlayan fikirlerin oldukça gerisine düşülmüştür. Halkın kafasını şişiren parti CHP, onların oklardan yaka silkmesine neden olmuş; aydın kitlenin yüzeyselliği, sahteliği bu partinin selefinin başaramadığını işi başarması ile sonuçlanmıştır.

Devrimlerin içinin böylesine boşaltılmasını, Kemalizm’in Batı’ya diktatörlük olarak pazarlanması izlemiştir. Amerika’da konuşma yapan bir devlet memurumuza, konuşmasını bitirdikten sonra şöyle bir soru yöneltilmiştir: “Biz Kemal Atatürk’ü zamanımızın en büyük adamlarından biri olarak biliyoruz. Halbuki geçen haftaki Time dergisindeki bir yazı onu korkunç bir diktatör olarak gösteriyor. Türk makamları buna karşı ne diyor?” Türk “sözcü” ayağa kalkarak şu cevabı verir: “Bizim Time dergisinin yazısına karşı bir itirazımız yoktur.”

Atatürk’ten bir alıntı ile bitireyim: “Bizim aydın ve uygulanır gördüğümüz siyasi meslek ulusal siyasettir. Ulusal siyaset dediğim zaman kastettiğim anlamı şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak, ulus ve ülkenin gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak, gelişi güzel büyük emeller peşinde ulusu oyalamamak ve zararlandırmamak, uygarlık dünyasından uygarlıklı ve insanca muamele, karşılıklı dostluk beklemek.”


Gülgün Türkoğlu Pagy kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI