Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Cennet ve cehennemin kortunda bir unvan maçı

Pazar, 3 Şubat, 2019
Yuşa Yalçıntaş'ın ikinci kişisel sergisi Yuka, tenis kortu formu ve akıl ve ritüellere dayalı nice imajı buluşturan kışkırtıcı yaklaşımıyla 2 Mart'a değin İstanbul Karaköy'deki Pi Artworks'de. Sanatçı, serginin 'akla' hizmet ettiğini ve yaşanılan deneyimin, bu estetik ve kültürel tenis 'maçı'nın da neticesini tayin edeceğini vurguluyor.

Yuşa Yalçıntaş’ın ikinci kişisel sergisi Yuka, İstanbul Karaköy’deki Pi Artworks’da 2 Mart’a değin görülebiliyor. Serginin ismini aldığı ‘Yuka’ sözcüğünün sözlük anlamları, izleyiciye içerdiği şifreli dil ile ilgili ipuçları verip, serginin sınırlarını çiziyor.

Yalçıntaş’ın üç sene evvel yine aynı kurumda, Causa Sui isimli ilk kişisel sergisindeki kimi aslî, karakteristik unsurlar, Yuka’da bu kez, ‘günlük eylemler’ ile devam ediyor. Yalçıntaş, evrensel formlar ile, gündelik normları bir tenis kortu özelinde harmanlayarak izleyeni maruz bıraktığı resim ve yerleştirmeleri ile doğru, eğri, Doğu, Batı ve insanın kendine çizdiği nice istikameti küçük varlıklar üzerinden, eşit, adil ve aynı olan gibi kimi meselelerin refakatinde, kışkırtıcı bir müzakereye sevk ediyor.

Yuşa Yalçıntaş ile, sergisi hakkında söyleştik:

Yuşa Yalçıntaş

En iyisi serginin isminden, Yuka’dan başlayalım…

Yuka kelimesi hem Türkçe, hem Japonca. Türkçede, halk ağzında derin olmayan suya da yuka deniyor ama, hamurdan açılmış, ince sac ekmeğe de ‘yuka’ (sonradan, Yufka) deniliyor. Bu, Japoncada da ‘Evin zemini’ anlamına geliyor. Ve bütün bu kavramlar, aslında bir araya geliyor. Çünkü benim için önemli olan hep, zemin.

Zemin kökle bağlantılı aslında. Köksüz hiçbir şey olamaz. Ve Türkçede ‘Gök’ ile ‘Kök’ aynı kelime aslında. Ve kökenle de bağlantılı. Bu, yer ile de bağlantılı. Şamanizm’de bu birbiriyle ilgili bir şey. Birbirinin eksi ve artısı gibi. Yukarı ne ise aşağı odur, ‘As above, so below,’ denilen o kült öğretinin yine bir sunumu, anlatımı bu. Bu yüzden, benim için çizimlerimde hep en önemli gördüğüm şey zemin ve zemin olmazsa, hiçbir şey üzerine oturamaz. O yüzden bu zemin, bize bir ev sunan, yaşatan, barındıran ve hem de kurallar koymamızı sağlayan, aynı zamanda bizi eğlendiren, oyunlar sunan bir düzlem aslında.

Tenis ‘kortu’, sergide büyük bir alan kaplıyor ve biz, yetişkinler olarak bu tenis sahasının, bu temsilî zeminin üzerinde gelişine geziniyoruz. Dolayısıyla, bu sergiye de bir nevî , toplumsal kimliğin zemin etüdü gibi mi bakmamız gerekiyor ?

Evet. Yuka’nın asıl en önemli olarak öne çıkardığı şey, deneyim. Sergiyi deneyimlemen gerekiyor. Bir yerde okumuş olman bir şey ifade etmiyor. Tenis kortuna girip, tenis oynamadığın sürece, ne olduğunu bilemezsin. O konu ile ilgili de konuşamazsın. Bu tıpkı, meditasyon ile ilgili bir konu ile ilgilenmeden, ruh ile ilgili bir yazı yazmaya çalışan bir felsefeciye benzer. Anlayamadığı için de Afrika kabileleri veya Sibirya şamanlarını barbar olarak nitelendirecek olanlar, kendilerini yanıltıyorlar diyenler olacak. Deneyimlemediği için, söylediği her şey geçersiz kalacak. Bu nedenle benim, bu tenis sahasını galeri içine kurmamdaki amaç da, bu zaten.

Diyalog da bir çeşit tenis çünkü. Karşılıklı tenis oynuyoruz. Ortada bir sınır var. File. Ona dokunmaman gerekiyor. Top fileye dokunduğu anda, yanıyorsun. Bu bir tabu gibi, bir kural. Resimlerden birinde, ‘Yeni Altar’ olanında, bu tenis sahasının yandığını görürüz.

Bir diğer eserde ‘Kırılmış Altar’ mevcuttur. Kural haline getirdiğin şeyler, aslında bir süre sonra monotonlaştığı için yıkıcı bir yere doğru gidiyor. Monotonluk yıkımı getiriyor, çünkü aslında doğa da bunu getiriyor. Doğa o yıkımı niye getiriyor ? Oradan yeni bir şey doğurmak için…

Yani rutin olan, sıkıcı mıdır?

Rutin olan, yıkımı getirir aslında. Doğada hiçbir şey monoton olarak gitmez. Yıkım zaten doğumu getiriyor.. Burada da aşağılık – üstünlük duygusu yoktur… Örneğin biz Batı aklıyla düşünen insanlar olduğumuz için… Hani, örneğin ‘En İyi Film’ seçilir. ‘En İyi Şarkıcı’ vb.

İyi ama, kim birinci, kim ikinci ki? İkinci olan, gözümüzde hemen aşağı seviyede yer alır. Ama bu algıdan çıkıp Japon kültürüne baktığımızda, böyle bir şey yoktur. Çünkü Japonlar, aynı olmayı istiyorlar. O yüzden üniformaları seviyorlar. Sadece okulda değil, yaşamın her alanında üniforma giymek, onlar için özel. Çünkü onlar aynı olunca kendilerini güvende hissediyorlar.

Ancak, faşist/muhafazakâr rejimlerde de üniforma, bir baskı, totaliterlik unsuru, değil mi?

Evet. Biz de Batı toplumlarından çok etkilendiğimiz için öyle değerlendiriyoruz. Ama, ‘folk’/’halk’ oyunlarına baktığın zaman, kız ve erkekler de aynı giyiniyor. Kimse ben biricik olacağım diye, onlardan farklı bir şekilde giyinmiyor. Çünkü orada tek bir vücudu oluşturuyorlar. Benim resimlerimdeki üniforma durumu aslında bununla ilgili. Çünkü insan her zaman tek başına var olamaz. Her zaman başka birileri ile var olur. Bu yüzden, benim ve senin inandığın şey aynı ise, dilimiz, değerlerimiz de ortak ise, o halde aynı kıyafeti giymemizin de bir sakıncası olmayacak. Çünkü anlamlı olan, ne giyindiğinden ziyade, ne ürettiğinle alâkalı. Belki o konuda biricik olmak ile ilgili konuşulabilir. Ama, Batı kapitalizmi, daha çok kıyafet harcamak için üretilen bir şey. Ve kökenimizde olmayan bir şey. Kökeninde yok çünkü. Aynılık görüyorsun…

Ama, bu monotonluk da, bir tür baskıcılık olmuyor mu şimdi? Yani sana kalkıp, bir görevli her gün ne giyeceğini dayatsa? Hapishaneleri, hastaneleri, kışlaları düşün. Okul ile bunları nasıl yan yana getireceğiz?

Mimarî ve dil, aslında köken ve ayırma ile alâkalı bu. Örneğin, sen bir kıyafet giymekle aslında kendini dış dünyadan ayırıyorsun. Veya bir bina dikerek, içeriyi dışarıdan ayırıyorsun. Örneğin dile bakalım: “Bu beyaz bir masadır,” dediğinde, masayı masa olmayan her şeyden ayırıyorsun. Dolayısıyla bunu sınırlamak zorundayız. Çünkü madde dünyasının gerektirdiği şey bu. Bu sayede iletişim kuruyoruz.

.

Ama desenlerine baktığımızda hep 17, 18’inci yüzyıl gotik, hatta ve hatta modern akım öncesi pedagojik eğitim formasyonuna maruz kalmış Batılı, beyaz küçük erkek ve kadınlar görüyoruz. O halde sen burada, Batı eğitim reformunu mu eleştiriyorsun? Örneğin bu sergiyi yurt dışında izlesem, göstergelere bakarak sanatçısının Türkiye’den olduğuna pek ihtimal vermezdim.

Eleştirmekten çok, içinde yaşadığımız madde dünyası ile kurduğumuz ilişkilere dönük bir ayna diyelim buna. Benim aslında, bu perspektifte düşündüğüm şey şuydu: Sen gotik dedin ya, Rönesans’tan önce zaten Doğu ve Batı aynı idi. Hayata bakış açısı, o dönemde ‘Anima Mundi’/’Dünyanın Ruhu’na da yönelikti.

Tam da bu, Japonların her şeyin bir ruhu olduğu düşüncesi ile aynı zaten. Rönesans’tan sonra, perspektifin icadı ile, kişinin resme bakışı ve dolayısıyla da birey ortaya çıkıyor. Günümüzdeki bu Batı algısının, kapitalizm ve biricik olma arzusunun da kökenleri, oradan çıkıyor. Ondan öncesinde de, Batı’da da ayrı olma ya da bununla ilişkili bir kavram yoktu. Minyatürvarî, perspektifsiz resimler, Batı’da da vardı. Benim resimlerim, aslında Batı ve minyatür resmi arasında bir yerde. Çünkü biraz Asya tarzı da var, Japon tahta baskıları, Moğol minyatürlerinde de bu var. Hepsinde aynı mantık kullanılır. Bunun da amacı, aslında bir harita gibi, daha kapsamlı bir anlatımdır.

Antik Mısır’da perspektif biliniyordu aslında; ama tercih edilmiyordu. Çünkü bir resmi gerçekçi perspektife göre yaptığında, onu küçültüp kısıtlıyor, yok etmek zorunda kalıyorsun. Ama, bir harita biçiminde gösterdiğin zaman her şeyi, bir Tanrı görüşü gibi anlatabiliyorsun. Daha kapsamlı yapabiliyorsun.

O yüzden sanatın tanımını yaptığımızda ne diyoruz? Rönesans’tan gelen dönemlerin üst üste eklenerek, günümüze kadar geldiği dönem diyoruz. Bunun temsil ettiği fikri savunan biri, hiçbir zaman Doğu sanatı, Hint veya Çin sanatı demez… Neden Platon, elementler hakkında konuşurken taraf tutmuyor peki? Uzakdoğu’da, Şintoizm’de bunların kayıtları var. Aynı insan hayatı, var olma ile ilgili yazılar, yazıtlar var…

O zaman bir birey, aynı anda birkaç inanca ve kültüre sahip çıkabilir diyebilir miyiz ?

Evet. Çünkü köken aynı aslında. Birçok inancın ve dillerin de kökeni tek bir yere bağlanıyor. Batı’ya giden diller Hint-Avrupa dillerini oluşturmuş, Sibirya’ya gidenler, sonradan eklemeli olmuşlar.

Peki resimlerindeki çocukların yaşları ve okul meselesine gelelim. Burada küçük yurttaşlar üretiliyor ve büyük, ciddi bir uyarı var bu sergide. Bu monokrom görsellere baktığımızda müthiş bir totalitarizm vurgusu yaşıyoruz…

Evet. Ama burada gördüğümüz hiyerarşi, Batı aklıyla gördüğümüz hiyerarşi değil. Bir ustanın, çırağa öğretmesi gibi bakabiliriz. Burada öğretmen var aslında. Örneğin resimlerden birinin adı ‘Audition’ ve Türkçe de de ‘duyu / duygu / duyum / duyumsamak’ felsefede çok kullanılan kavramlar.

Duyumsamak dediğinde hem onun ne dediğini duyuyor hem de ne malzemeden yapıldığını, aslında dokunmasan da anlıyorsun. ‘Audition’ kompozisyonunda girişi ve çıkışı belli olmak üzere, bir jüri önünde belli bir sıradaki kişileri görürüz. Bunlar, duyular ile ilgili, insanın beş duyusu ile ilgili bir sınavda bulunuyorlar.

Burada bir eleme yaşanıyor. Aslında bu yaptıkları bir yandan da çocuk oyunu. Ama senin de dediğin gibi, totalite, hiyerarşi gibi görünen bir yönetim var ama, bunu doğadaki arı kovanındaki gibi düşünmemiz gerekiyor. Bu nedenle çocuklar bütün üniformaları aynı giyiniyor.

Peki sergideki tüm işler birbiriyle ‘iyi mi geçiniyor’?

Birbirleriyle bağlantılı ve serginin de belli bir sırası var aslında. Ben resimlerimde genellikle hikâyeden kaçıyorum ve felsefedeki ‘duymak’ kavramı gibi, ‘beyaz bir masa’ gibi, belli bir şeyden yola çıkıp, felsefî bir bağlam içinde durmaya çalışıyorum. Ama bir yandan da bir hikâye oluşturuyor bu. Neden, çünkü ben çizim yaptığım bir kompozisyonda her şeyi sıralayarak anlatıyorum ve mekânda da belli bir başlangıç yapma ihtiyacı duyuyorum. Çünkü her şey, bir başlangıçla ve bitişle bağlantılı ama, bitiş de aynı zamanda bir başlangıç demek…

Sonuçta sen, eğitim denen fenomenden rahatsız mısın?

Bir örnek vereyim: Şamanizm’i Sibirya’da kadınlar çıkarıyor. Ama bunun öğretilmesi, böyle günümüzde yansıtıldığı, yaşadığımız gibi değil. Örneğin bir şamanın yanına verilen çocuk, tamamen deneyimlerle öğreniyor ve bu da kuşaktan kuşağa böyle aktarılmış. Ve her deneyerek öğrenen kişi, buna yeni bir şeyler aktarıyor. Bir bölgenin köylerindeki Şaman kadınların teknikleri inceleniyor. Ve görülüyor ki, hiç birinin bir diğeriyle alâkaları yok. Teknikleri, ritüeli biri başka, öteki bambaşka başlatıyor. Başı, sonu aynı değil.

İşte o zaman burada da deneyim ortaya çıkıyor. Bir şey tanımlandığı anda, o kural haline geliyor ve bu da Roma dönemindeki paganizmin o yıkıcı haline kadar gidebiliyor. Şintoizm’in de kökeninde Paganizm var. Keza Japonların da eski adları Yayoi idi. Mançurya ve Moğolistan bölgesinden, hatta Türkler ile ortak bir kültürden oraya gidiyorlar. Medeniyetin en başında, Çin’i ortak alıyorlar, çünkü tapınakları yok. Tapınak için de, Şinto tapınakları var bugün evet ama, Taoizm’i inceleyip, Şamanizm ile birleştirip, o şekilde bir tapınak yapıyorlar. Temeli, yine Şamanizm olduğu için, Batı paganlarına göre, insanı biraz daha rahat bırakıyor.

O zaman, eğitim ve din arasında kuvvetli olan bu ilişki, tehlikeli mi sayılmalı?

Hayır, şöyle… tehlikeli değil… Günümüz ana akım semaî dinlerinden ayrı tutuyorum bunu. Bugünün insanı maniple eden, cennet-cehennem korkusu veya umudu ile yönlendiren bir noktada değil bu. Tamamen gnostik aslında. Kabala, Şintoizm veya gnostik Hıristiyanlık. Budizm… Bunların hepsinin kökeninde, diyelim ki Sofia’nın düşüşü ile başlıyor.. İki tanrı bulunuyor. Bu sırada bir anlık duygu ile yaratılan Şeytan da, bu dünyayı yaratıyor. Bu da, Tanrı, Demürg yani.. Gnostiklere göre tabii. Kendisine tapınılmasını isteyen, kurban isteyen, şeytan… Demürg. Aslında bu çizimlerin öyle gnostik bir temeli var. İnsan olduğun sürece, bir şey inşa etmek durumundasın. Sibirya’da medeniyetten en uzak bir yere bak, orada da insanlar çadır dikiyorlar. Ya da kıyafetler, kuşaktan kuşağa devam ediyor. Ama bunu canavar haline getirip getirmemek de kişinin elinde. İşte tam bu nedenle Şamanizm veya Şintoizm kapsamında çocuk olmak, övülür.

.

Ama bu desenler çocukluğu da özendirici değiller…

Evet öyleler ama, bir yandan da tarafsızlar. Eleştirel olmadan eleştiri de denebilir buna. Hani, çocuk kitaplarında gördüğümüz illüstrasyon estetiğini de kullanıyorum burada… Bayramlıklarını giyerler hani…

Sergide belli bir motifi-sembolü çok tekrarladığını görüyoruz…

Evet, O, beden aslında. Dört rakamı ve aynı zamanda kare ezoterizmde beden olarak görülüyor. İsa’nın bedeni de haç aslında. Bedenini gösterir. Kare aynı zamanda insan bedenini de anlatıyor. İnsan bedeni de madde dünyası ile bağlantılı olduğu için, dört elementten, doğadaki maddelerden oluştuğundan, bu hep ezoterizmde kare ile ilişkilendiriliyor. Buna hapsedici olarak da bakılıyor bir bakıma. Bunlar bir çeşit çocuk tiyatrosu ve bir şeyi dikte etmiyor, sadece bazı durumlar gösteriyor.

Peki sence bu serginin belli bir izleyici kitlesi var mı? Eğitimli, eğitimsiz? Yani eğitim mefhumu, devlet denen mekanizmanın işlerliği adına bir aygıt olarak, dolayısıyla da doğrudan kapitalizme hizmet eden bir mekanizma olarak kullanılıyor. Ne diyorsun buna?

Bu sergideki zemin yoklamasında ben kendime bir yer bulamıyorum. Çok rahatsız, huzursuz, tekinsiz hissediyorum… Ya çok şey ithaf ediyorum bu gördüklerime, ya da senin algın ve yansıttığın ile bu ikisi arasında kalıyorum…

Aslında tenis oynuyorum. Tamam bu yönüyle sergi işliyor bir biçimde… Ama bizi bu korta niye itiyorsun?

Deneyimlemen için. Evet. Aslında sınırlarla ilgili oluşu ile ilgili bir tekinsizlik hissediyorsun. Ama bedenin de bir sınır. Konuştuğun her sözcük de bir sınır. Tenis sahasında olmak… Bunu sözlerle yapılan bir tenis gibi düşün. Karşında biri var, sen buradasın. Deneyim için bu. Çünkü sanatın da, o kültün de temelinde hep deneyim vardır. Bir şeyi deneyimlediğin zaman öğrenirsin.

Yani sergideki desenlerle de yetinmiyorsun. Onların da faydalandığı motif ve metotları, mekâna sıçratıyorsun. Doğru mu?

Evet. Çünkü ben, mekândan, mimariden yola çıkıyorum. Zira çocuklar artık birer şablon gibiler ve ölçüleri var. Birbirlerine çok benziyorlar. Bilgisayar yazılımı gibiler. Böyle düşünüyorum. Ama hep, başlangıç düşüncem hep mimarîden meydana geliyor. Bazen ise bir nesneden yola çıkıyorum. Bu kompozisyonun mekâna taşması, aslında gnostik düşüncedeki madde dünyası ile de ilişkili. Bu düşüncede madde dünyasından kurtulamazsın. Ölüyorsun, tekrar doğuyorsun. Sürekli olarak bir bedende olma, bu dünyadan çıkamama durumu var.

Peki aşırı yorum ve felsefeyi bir araya getiren performatif, deneysel tiyatro akımlarıyla bu serginin akrabalığı nedir? Bu serginin bir kişi veya iki kişiyle aynı anda gezilmesi, ya da sergi sırasında metnin okunup okunmama hali… Sanırım metne de bir ilaç prospektüsü gibi öyle çok da fazla yoğunlaşmamışsın…

Evet evet metin çok kapalı, yine tiyatro aslında bu. Sergi de bir çeşit tiyatro salonuna dönüşüyor. İzleyici de bunun bir parçası oluyor. Bu sahanın sınırlarını ölçüyor izleyici.

Sergi köşelerindeki yerleştirme – vurgulara değinelim mi?

Bu mekân dört köşe iken ben bunu sekiz köşe yaptım. Sergide bereket sembolü olarak var olan ve tenis kortunun tam ortasına konuşlanan kare içinde kare ortaya çıkıyor. Madde dünyasının dört oluşunu, iki katına çıkarıp bunu küp yapıyor aslında. Ben de mekânı bu yüzden sekiz köşe yaptım ve her bir köşede yol ile ilgili bir ipucu bıraktım. Yarışmaya katılma, yön bulma, yıkım gibi.. Sonra, Platon’un araba alegorisini de bu sergi için değerlendirdim. Onun bu alegorisinde ruh, bir savaş arabası içindedir ve araba önündeki atın bir kanadı beyaz, öteki ise siyahtır. Bir kanadı olmazsa at uçamaz. Hatta tarot destesinde de bir ‘Chariot’ kartı vardır. At arabası süren kişinin önünde bir siyah beyaz at vardır. Ben o konuyu burada bir tür oyuncak haline getirdim. Bunların biri elle sürülürken, ötekini yüklenerek, izleyici kendi çekiyor. Bunu da bir ip bağlıyor ve arkandan çekiyorsun. Burada ön ve arka ilişkisi önemli.

Serginde edebî bir yoğunluk da var. Doğrusu izleyeni oldukça meşgul ediyorsun…

Kişi, bir sanat eserini ne kadar anlayabiliyorsa sanat eseri de o kadardır neticede. Bunu ülkenin sınırları olarak da algılayarak, bu tenis sahasının sınırlarına ülkenin sınırları olarak da bakabilirsin. Benimki daha bir felsefî cümle gibi. Ama içinde hem yıkıcı hem de yapıcı tarafları da var.

Yani bu sergi, izleyicinin rızası düzeyinde genişleyip, daralan bir sergi…

Evet. Okumalara açık, bir şeyi dayatmıyor. Sadece belli semboller veriyor. Yine, serginin köşesinde de her şeyin yıkımı ardından zeminin ortadan kalkmasından sonra önüne çıkan iki tane küp mevcut. Bu bir nevî minimal heykel. Bir yanıyla da mimarînin en temel öğesi. Bu sebeple karşına tekrardan bir yapı çıkıyor ve bunlar bir nevî hediye halini alıyor. Hediyeler yok oluyor, kayboluyor.. Bir diğer köşede ise yanarken kendini tüketen, saçtan bir mumu, bir bakıma zamanı görüyoruz… Bu da deneyim, tecrübe ile ilgilidir. Bunların da kurbanla ilgisi var. Biz de bir biçimde birbirimizle iletişim kurarak, zamanımızdan bir kurban veriyoruz.

Kurbanlar aslında insanların davranışlarını şekillendiriyor. Örneğin Japonya’da kalabalık kızlardan oluşan idol grupları vardır. Bunların sevgilileri olamıyor örneğin. Üyelerin hepsi kız, orta-lise çağında. Bunlardan biri, bir başkasıyla görüntülendiği için birkaç gün sonra kamuoyu üzerinde saçlarını kökünden yamuk yumuk kesip, gruptan çıkarılmamak adına ağlayarak yalvardı, özür diledi. Japon kültüründe, saç kesimi kişinin pişman olup kurban olduğunu gösteriyor. Harakiri ile aynı şey bu aslında.

Bu kızlara öyle üstüne para da verilmiyor. Bunu para için yapmıyorlar. Bu sebepten idol olarak görülüyorlar. Şirinliği ile ünlü olduktan sonra, saçından olarak insanların nezdindeki imajını yok ediyor. Japonya’da saç, kızlar için her şey zaten. Bu ne demek? Bu kızın, bağ kurduğu bu insanlardan ayrılmak istememesi demek. Peki bu olduğunda ne olacak? O zaman da yine Japonların, ‘Hikiko Mori’ denilen, eve kapanma hastalığı olacak. Bir grubun içine giremeyen, toplumsal olamayan hayattan siliniyor. Evleri, çöp evine dönüşüyor. Benim başından bu yana Japonları o kadar övme sebebim de bu aslında.

Zaten kurban Arapça ve İbranice ‘Kerab’dan, bağ kurduğun şeyden, ona yakın olmaktan kaynaklı bir kelime. Bu kızın yaptığı da, kurduğu bağ ile, o spiritüel bağ üzerinden yıktığı durum ile ilgili. Bu bakışla Japon kültüründe değersiz bir oyuncak veya bambaşka bir unsur da, sevimli bir kız da Tanrı olabiliyor. Mesele, ona atfettiğin değer ve ona nasıl davrandığın ile alâkalı. Batı bunu anlayamıyor da, Japonlar için herhangi bir konu çok önemli olabilir.

Bu sergi neye hizmet ediyor ?
Akla.

Türkiye’de okul öncesi eğitim hakkında ne düşünüyorsun ?

Bir kesim çok Atatürkçü, bir kesim ise çok İslâmi yetiştiriyor. Meselâ Kabala pratikleri, 30 yaşından sonra öğretiliyor. Çünkü o zaman anlayabilir. Ezoterik metinler, kutsal kitaplar, kendi anlamı içinde gizli, şifreli metinler demek zaten. Dolayısıyla bunlardaki cennet cehennem bilgisini de altı yaşında alırsan, daha doğrudan ‘yanmalı’ biçimde algılarsın… Halbuki orada daha ezoterik anlatımlar var. Halbuki Yahudilerin de, Hıristiyanların da, İslâmın da dayandığı kök nokta bu. O Kabalaya, gnostik Hıristiyanlığa dayanıyor. Ama, işte sonradan yönetim güç ile birleşince, ortaya günümüzdeki insanları kontrol eden biçimler çıkıyor. Cennetle umut duygusunu, cehennem ile de korku duygusunu yönlendiriyorsun.

Bilgi: piartworks.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI