Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Kimlik mücadeleleri ve politik fobi eleştirisi

Çarşamba, 30 Ocak, 2019
Kabul görme arzusunun temelinde, bir gruba ait olmakla elde edilen bazı özelliklerin, insanların benlik ve onur algıları açısından vazgeçilmez önemde olması yatar. İşte bu aşamada bir kimliğin tanınması için verilen mücadele ile her insanın eşit saygı ve değer görme hakkı arasındaki bağ çok belirgin şekilde açığa çıkar.

Fobilerin bir politik sorun olarak görülmeye başlanması, demokrasi anlayışımızda gerçekleşen köklü bir dönüşümün eseridir. Bu dönüşümün odağında yatan dinamiğe kimlik siyaseti adı veriliyor. İslamofobi eleştirisinin insan hakları açısından taşıdığı anlamı, İslamcıların ona yaptığı siyasi yatırımdan ayırt etme ihtiyacı, kimlik mücadeleleri üzerinde durmayı gerektirmektedir. Çünkü herhangi bir fobi eleştirisinin sunduğu politik imkan ve sınırları, kimlik fikrini tartışmadan anlayabilmek mümkün değil. Oysa Türkiye’de kimlik meselesi, anlayışımızı geliştirmekten çok kısıtlayan bağlamlarda ele alınıyor. Kimlikçilik, solda sınıf eksenli siyaseti yoldan çıkarmak veya ikame etmekle, sağdaysa İslam ümmetinin birliğini parçalamak veya milli birlik ve beraberlik ruhunu zedelemekle itham ediliyor. İthamlar bazen öyle noktalara varıyor ki, kimlik siyasetine adeta şamar oğlanı muamelesi yapılıyor. İnsanın her başı sıkıştığında, el altında suçlamaya hazır birinin olması, elbette rahatlatıcı bir şeydir. Ancak bunun günümüz siyasetinin mantığını ve kimlikçiliğin onunla olan ilişkisini kavramak isteyenlere hiçbir yararı yoktur.

O halde önümüzdeki ilk görev kimlik siyasetinin gerçek mahiyetini kavramaktır. Bunun için önce, onun küreselleşme sürecine özgü bir dinamik olduğu nakaratından kurtulmalı, sonra da dikkatimizi II. Dünya Savaşı sonrasından 70’li yıllara uzanan gelişmelere yöneltmeliyiz. Bugün kimlik adı verilen siyasi ideal, o dönemde ortaya çıkan üç farklı hareketin eseridir: sömürgecilik karşıtlığı, ırkçılık karşıtlığı ve yeni toplumsal hareketler. Söz konusu hareketler, modern demokrasinin kurucu ilkesi olan eşitlik anlayışını eleştiren ve yeniden tarif eden söylemler geliştirdiğinde, siyasetin kapısını kimlik taleplerine de ardına kadar açmış oldu. Klasik eşitlik anlayışı, bireyler arasındaki siyasi ve ekonomik farklılıkların yarattığı hiyerarşilere bir tepki olarak gelişmişti. Dolayısıyla önerdiği tüm eşitlikçi çözümlerin ortak noktasını, insanlar arasında ayrım gözetmeyen bir farksızlık politikası oluşturur. Öte yandan, sıra ırk, etnisite veya din gibi kültürel olarak inşa edilen gruplar arasındaki farklara geldiğinde, ayrım gözetmeme ilkesi gözetilmemiş ve söz konusu farklar eşitliğe aykırı muamelelerin temeli olarak savunulmuştur. Sonuçta, grup farklılıkları, sömürgecilik, ırkçılık veya ayrımcılık uygulamalarını meşru ve gerekli kılan bir dayanağa dönüştürülmüştür.

Kimlik mücadelesi derken kast edilen, bu grup farklılıklarının ülke içinde eşit yurttaşlığa, uluslararası düzeydeyse bağımsız ve eşit devletlerin örgütlenmesine yol verecek şekilde kabul görmesi için gösterilen çabalardır. Kabul görme arzusunun temelinde, bir gruba ait olmakla elde edilen bazı özelliklerin, insanların benlik ve onur algıları açısından vazgeçilmez önemde olması yatar. İşte bu aşamada bir kimliğin tanınması için verilen mücadele ile her insanın eşit saygı ve değer görme hakkı arasındaki bağ çok belirgin şekilde açığa çıkar. Başka bir deyişle, tanıma siyaseti tamamlayıcı ve eşit önemdeki ilkelerden oluştuğu kabul edilen insan haklarının ayrılmaz bir parçası haline gelir. Hak mücadeleleri ile tanınma talebi arasındaki bu ilişkiyi görmek hayati önemdedir. Zira bir kimliğin “yanlış tanınmasını”, o kimliğin taşıyıcısı olanlar için yaralayıcı bir ihlal veya zulüm uygulaması olarak görülmesini mümkün kılan şey, insan haklarıyla kurulan bu ilişkidir. Eşitlik ve özgürlük talebi, hakların bir gereği olarak ileri sürüldüğünde, onun kapsamını hem gruplar arasında hem de grup içinde alabildiğine genişletmek zorunlu bir hal alır. Çünkü kendini bir gruba ait kılan bir bağa, söz gelimi anadiline diğer dillerle eşit saygı ve değer talep eden biri, grup içindeki anlamlı bireysel farklılıkları tanımayı da peşinen kabul etmiş sayılır.

Fobilerin bir siyasal sorun olarak ortaya konmasıyla açığa çıkan imkan ve sınırları arayacağımız yer tam olarak burasıdır. Bugün önyargıya dayalı bir uygulamayı fobik olarak eleştirdiğimizde, uygulamanın muhatabı olan grup üzerindeki baskıyı çarpıtılmış bir kimlik anlayışının veya bir “yanlış tanıma” siyasetinin yansıması olarak gördüğümüz anlaşılır. Ancak “-fobi” ilaveli kavramların, ayrımcılık karşıtı siyaseti önceleyen bir geçmişi ve son derece yüklü bir bagajı olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu geçmiş, fobi kavramını normal ve patolojik olan arasındaki ayrım üzerine kurulu olan “medikal bakışa” referans vermeden anlamlı bir şekilde kullanamamamızın temel nedenini oluşturur. Fobi terimi, tarihsel açıdan ilk olarak tıbbı söylem tarafından kuduz hastalığının bir belirtisi olan “hydrophobia” için kullanılmıştı. Su korkusunu anlatan terim, sonradan akıl dışı veya patolojik olan tüm korku biçimlerini adlandırmada kullanılan bir model haline geldi. Temelsiz ve nesnesiz korkuları bir ruh hastalığı olarak teşhis eden psikoloji kadar, önyargıya dayalı korku ve kaygıları fobi olarak değerlendiren siyasi eleştiri de bu mirası devralmıştır.

Hastalık nitelemesinin bazı uyarlamalar ve dönüşümlerle farklı söylemlere aktarılmasının ciddi karışıklıklara yol açtığı durumlar olmuştur. Bu karışıklığın altında, normal olan ile patolojik olan karşıtlığının tesis edilmesini sağlayan ölçütlerin farklı disiplinler açısından aynı anlama gelmemesi yatmaktadır. Bir virüsten kaynaklanan, bulaşıcı ve ölümcül olan su korkusunun özelliklerini, esasında ne bulaşıcı ne de ölümcül olan psikolojik fobilere, bu fobileri de bir hastalık olarak siyasi önyargıların eleştirisine uyarladığınızda bu karmaşa doruğa çıkar. Sağlıklı olmanın ölçütlerini ortalama değerlerden türeten tıbbi bakış açısından normal olmama ve patolojik olma arasında bir fark yoktur. Çünkü normal olma, insanların çoğunluğunun belirlediği ortalamalara göre belirlenir. Ancak toplumun kültürel hayatında ve siyasal alanda ortalamadan sapan uç değerleri, patolojik olana eşitlemek için hiçbir gerekçe yoktur. Bu yüzden, normal olanın esas olarak patolojik olanla değil, normal olmayanla zıtlık içinde olduğunu akılda tutmak, insan hakları açısından son derece önemlidir.

Belli bir kimlik grubunu tanımlayan özelliği hastalık olarak niteleyen tıbbi-siyasi söylemin ve buna karşı aynı dil aracılığıyla verilen mücadelenin somut bir örneğine eşcinsellik konusunda rastlıyoruz. Bu örnek, aynı zamanda İslamofobi için ilham kaynağı olan homofobi kavramının doğuş hikayesi olduğundan, konumuz için ayrı bir önem taşımaktadır. Süreç yaklaşık olarak şu şekilde gelişmiştir: Eşcinselliğin “sosyopatik kişilik bozukluğu” olarak değerlendirildiği dönemlerde psikoterapist olan George Weinberg, eşcinsel olmayan bazı erkek hastalarında bir dizi belirtinin varlığını müşahade eder. Bu erkekler, cinsel ilişki sırasında saldırgan davranma yönünde güçlü bir baskı hissediyor ve kadını pasif ve itaatkar davranmaya itiyorlardı. Bir baba olarak, erkek çocuklarıyla sevgi ve şefkat temelinde bir bağ kuramamış olmalarını, onları sert bir erkek olarak yetiştirme misyonuyla gerekçelendiriyorlardı. Renkli giyinme veya çiçek sevme gibi “efemine” davranışları kesin olarak reddediyor, uç durumlarda temas olur endişesiyle erkek arkadaşlarıyla yan yana oturmaktan bile çekiniyorlardı. Tüm bu belirtileri toparlayacak bir adlandırmaya ihtiyaç vardı ve Weinberg, erkeğin “kadınlaşmasından” duyulan korkunun yarattığı bu ruh hali için homofobi terimini icat etmişti.

Homofobi eleştirisi, icat edildikten sonra, siyasal hayatta son derece etkili bir şekilde kullanıldı. Kavram, etkisini farklı olanı hastalık olarak kodlayan yanlış tanıma siyasetine karşı verilen hak mücadelesinin aracı olmasından ötürü kazanmıştı. Eşcinselliği, kendine özgü iktidar kodları olan, kendi içinde ve dışında farklı olanı patolojikleştirecek kapalı bir kimlik grubu olarak tasarlamanın aracı olsun diye geliştirilmemişti. Yapılan şuydu: Sadece üreme odaklı seksin normal olduğu varsayımı üzerinden hasta olarak kimliklendirilmiş eşcinsel figürünün karşısına, kadınsı davranışlar gösteren erkeğin kendini bozacağından duyduğu korkuyla ömrünü tüketen fobik figürü çıkarılmıştı. Bu figür, “normal” kişilerin ötekilerini hasta olarak damgalayan anlayışını yine onlara iade etmekle kalmıyor, öfkeli ve saldırgan bir kişi olmaktan gayet memnun olan ayrımcı kişinin, esasında bir korkak olduğunu gösterdiği için de ayrıca etkili oluyordu. Böylelikle homofobi eleştirisinin ikiye katlanan başarısı, eşcinselliğin hastalık kataloglarından çıkarılmasında ve anlayış değişikliğinde büyük bir rol oynamıştı. Bu sebepler homofobiyi, ayrımcılığın sesini kısma, onu akıl dışı olarak mahkum etme ve sonuçta etkisizleştirmenin bir aracına dönüşen fobi karşıtı söylem için bir kök model haline getirmişti. Tüm bu süreçte, hastalık sıfatının sadece yanlış tanıma veya kimliklendirme anlayışını ifade eden bir mecaz olduğuna ve eşit saygı ve değer görme mücadelesinin aracı olmanın ötesinde bir işlev üstlenmediğine dikkat edilmelidir.

Teröre karşı savaş veya demokratikleşme desteği adı altında şiddete maruz kalan Müslümanların, bu şiddeti adlandırmak istediklerinde İslamofobi kavramını benimsemeleri gayet anlaşılır bir tutum. Bununla tüm Müslümanları “potansiyel terörist” olmada eşitleyen önyargının ayrımcı karakterini eleştirmek istiyorlar. Ancak bu kavram insan hakları siyasetinin bir parçası olarak değil de, İslamcı siyasetin bir unsuru olarak işe koşulduğunda onu anlamlı kılan bir ayrımcılık eleştirisi olmanın ötesine geçiyor, bir tür ayrıcalık ve muafiyet talebine dönüşüyor. Bu talebin somut bir örneğini kişi hakları ve sekülerlik konusundaki İslama yönelen eleştirilerin tartışılmasında görmekteyiz. Deniliyor ki Batı modernleşmesi bireyi odağına alır ve dini cemaatin birey üzerindeki denetimini zayıflatmak için katı bir sekülerlik anlayışına ihtiyaç duyar. Oysa İslam’da cemaat esastır ve birey zaten hayatın anlamını bu cemaate aidiyet ile tanımlanmış Müslüman figürü aracılığıyla bulur. Bu yüzden İslam’ı bireyin hakları üzerinden sorgulamak veya seküler bir anlayışı dayatmak sömürgeci ve ırkçı zihniyetin devam ettiğinin göstergesidir. Yapılması gereken, söz konusu beklentilerden acilen vazgeçilmesidir.

Böylesi bir talep, cinsiyet ayrımcılığı, inanç özgürlüğü, ifade ve tartışma özgürlüğü gibi alanlarda İslamcılara yönelen eleştirilerden vazgeçilmesini istemekle aynı anlama gelmektedir. İslamcılığın esasında bir İslamofobi eleştirisi üretmekten çok, bu eleştiriyi kullanarak kendi siyasetine eleştiriden muafiyet talep ettiğini söylerken kast ettiğim budur. İslamcı, kendi değerlerinin sabit, kıyaslanamaz ve dahası üstün olduğuna inanır. İçinde yaşadığımız dünyayı, son insan da Müslüman oluncaya kadar verilmesi farz olan bir mücadelenin arenası olarak gören anlayış ile farklı inanç ve kültürlerin eşit saygı ve değerde olduğuna yaslanan anlayış arasında özsel bir fark vardır. Söz konusu fark, toplumsal grupları kendi içinde kapalı ve durağan bütünler olarak değil, açık ve devingen yapılar olarak görmekle yakından ilgilidir. Bu yüzden, fobi eleştirisi kimlik gruplarını korumaktan çok dönüştürmenin, gruplar arasında eşitliği tesis ederken grup içi hiyerarşileri de insan hakları ilkelerine uygun olarak eşitlemenin aracıdır. Çünkü bir yandan insan onuruna dayanarak kendi inancına eşit muamele talep ederken, öbür yandan bu talebin temelini oluşturan ölçütlerin sana uygulanamayacağını söyleyemezsin.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI