Ümit Kıvanç
Ümit Kıvanç

Kabristanda kelepçe

Salı, 29 Ocak, 2019
Babasının cenazesine bileğinde kelepçeyle gönderilen insan niye küçük düşsün, niye utansın? Utanacak olan başkaları. Fakat onlar utanmaz. Cezaevinden kelepçesiz yolladıkları kadını da annesinin cenazesini kabrinden çıkarıp başka şehre götürmek zorunda bırakmışlardı, tehditle, hakaretle, komployla. Utanamazlar artık.

Fotoğraf: MA

Artık “dört kollu” olmayan tabutla birlikte kabristanın yolunu tutacak cenaze arabası, peşinden senin hayatından da bir ince iplikçik olsun, sürükleyecektir. Ya da kopmaz dediğin ama kopmuş bir kuvvetli bağın hâlâ açık yara sızısı veren kalıntısı… Bunu sürükleyecektir. Cenazedeysen, senden de bir şey eksiliyordur.

Cenaze, bir ayrılış töreni. Uğurlama mı yoksa aksine, gideni en sağlam yere, toprağın bağrına bırakıp, yer üstündeki geçici eğreti seyyar halimizi biraz daha eksikle sürdürmemiz mi? Öyle ya da böyle, ayrılış. Her ayrılış kendi törenini ister. Özgürlüğe sıçrayış da olsa ister, eksik kalış da olsa. Herkesin gidene diyeceği, ondan işiteceği son iki laf vardır. Belki kalabalığın içinde yalnız kalabildiği an gözünü yummakla yetinecektir, berikinin de gözünü yumduğunu hissedip; belki göz göze geldiği gözü yaşarmış birine usulca baş sallayacaktır kaşlarını oynatarak, içinden haykırırken. Çaresizlik itirafı gidip gelecektir karşılıklı. Mezara yakın mı durursun? Kefenin bağı çözülüp de kabir başında bir harekettir başladığında iki adım daha geri mi gidersin? Giden belki o kadar yakının değildi. Mezar başındakilerden birinin eksiğini paylaşmaya geldin. Çekilmelisin belki biraz.

Tabuta omuz vermeden cenazeye gitmiş sayılmazsın. Tabutu taşımadan olmaz. Artık unutulmuş ritüeli sürdürmeye çalışarak, önden girip, başka girmek isteyen varsa, arkaya kayarak. Tabutu taşımadan olmaz.

Ve toprak atmadan olmaz. Artık unutulmuş ritüeli sürdürmeye çalışarak, üç kürek toprak attıktan sonra küreği yere bırakarak. Belki sayamadan, hızlanarak, hırslanarak.

Hazırlıksız yakalanmışsındır, henüz kabullenememişsindir, yüreğin dayanmaz, elin kolun tutmaz, o toprağı atmak seni kendine getirir. Sana anlatır, öğretir. Uğurlamanın gerektirdiği vakar ve huzuru kendi kaybına dövünerek bozmanı da engeller.

Hayatında, eksildiği zaman seni eksikli bırakacak kadar yeri olan insanın tabutunu taşımana ne engel olabilir? Kabrine toprak atmana ne engel olabilir?

Yanlış oldu sorular. “Kim nasıl engel olabilir?” diye sormalıyız. Biz sebepler şartlar değil failler ülkesinde yaşıyoruz.

Ulvî bir taraf yok bu sorunun cevabında. Kabir başının mistik havasından eser yok. Ritüele dair, zamanın bencil ruhuna yenik düşmüş, “dört kollu”nun artık dört kolunun olmayışı gibi kırık dökük parçalar yok. Hakikaten birtakım failler ve zalimane ihtiraslarının eseri olan yöntemleri var. Çok basit: Ellerini bağlarlarsa babanın tabutunu da taşıyamazsın, kabrine toprak da atamazsın. Tek kolunu bileğinden başka birine kelepçelerlerse yapamazsın.

Evet, birileri oturmuş, demiş ki, şunu kelepçeleyip yollayalım, hiçbir halt edemesin, gelen de görsün, ferman kimde, kudret kimde, görsünler! Bize ne, hakkında arama kararı varken yurt dışından döndüyse! Tutuklama kararı üzerine “ben kaçmıyorum” deyip beklemişse bana ne! Haklara sahip olma hakkı bulunan biri değil ki o!

Selçuk Kozağaçlı, Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin başkanıydı. Kasım 2017’den beri cezaevinde. Üstelik arada, artık bir Türk-İslâm kudret fantezisi olarak kurumlaşan salıverip tekrar tutuklama işkencesine de maruz bırakıldı. Selçuk Kozağaçlı, 26 Ocak’ta babasını kaybetti. Konya Merkez Musalla Halkabi Köşk Camii’ndeki cenazeye katılması ve taziyede yer alması için ona yalnız beş saat izin verdiler. Getirildi, götürüldü.

Tek bileğini bir sivil jandarmanın bileğine kelepçelemişlerdi. Demişler ki, babasının cenazesini kendi gösterimize dönüştürelim. Ferman kimde, kudret kimde, anlasınlar.

Oysa biz biliyoruz, ne kimde. Ve nasıl hileyle elde edildi, nasıl kötüye kullanılıyor, biliyoruz. Övünülecek, onurlu bir hal yok orada. Bunu idrak edemeyecekleri anlaşılıyor. Cennet tapusu satmanın eşiğine gelmiş, hepten zıvanadan çıkmış düzenbaz muktedirler.

Çıldırmışlar belli ki: “Adamı babasının cenazesine göndereceğiz; fakat nasıl göndeririz! Nasıl hak sahibi, hürmet gösterilecek yurttaş olarak cenaze sahnesine çıkarırız onu! Bizim için her yer sahne, her şey vesile. Bitmek bilmez bir tatmin arayışı bizimki; susamışlığımız öylesine ki, cenazeymiş bilmem neymiş görecek halimiz yok. Düştüğümüz çukuru bilecek halimiz yok. Yorulduk olmadığımız şeyi olmaya çalışmaktan. Perişan olduk mış gibi yapmaktan. Tükendik, halimiz yok. Yalnız o arzu ayakta tutuyor bizi; eylem halinde tutuyor. Arzuladığımız, keyfince zulümdür. Zulmetmek korkunun mahsûlü veya arzunun neticesidir, derler; varsın desinler, onları içeri atar, bırakır, yeniden tutuklar, babalarının cenazelerine kelepçeleyip göndeririz.” Bu haleti ruhiyeden her türlü maraz çıkar. Nitekim çıkıyor.

Bekâ diye önümüze sürdükleri, güven arayışı veya tatmin arzusudur. Hiçbir keyfî zulmün doyuramadığı tutku, gideremediği ihtirastır. Selçuk Kozağaçlı’nın bileği değil, kelepçeyi taktıkları. Hükmedemedikleri her şey, herkes, bütün canlılar. Kabristan’ın kuşları, karıncaları, kelebekleri… İçteki, derindeki endişeyi giderecek kudret gösterisi henüz tasarlanamadı.

O kuşlarla karıncalar ne ayıplamıştır bunları.

Babasının cenazesine bileğinde kelepçeyle gönderilen insan niye küçük düşsün, niye utansın? Utanacak olan başkaları. Fakat onlar utanmaz. Cezaevinden kelepçesiz yolladıkları kadını da annesinin cenazesini kabrinden çıkarıp başka şehre götürmek zorunda bırakmışlardı, tehditle, hakaretle, komployla. Utanamazlar artık. Dünyevî tatmin ve tahakküm şehvetinin baş döndürdüğü iktidar âlemine girerken bu hassâyı dışarıda, kapıda bıraktılar. Ve her türlü hile, hurda, hırsızlık da dizginlerinden boşandığından birileri gelip çaldı, götürüp uzağa attı. Orada martılarla köpekler yedi. Hepsi hastalanıp öldü.

O kelepçeleri taktıranların yerine utanmaktan yine de vazgeçmeyelim, muhterem okurlar. Keyfî zulmün zalimlere en büyük tatmini sağlarken en kudretlilerin yüreklerine en derin korkuları saldığı bu tekinsiz sarhoşluk, bu istismar ve zorbalık devri geçtiğinde insan gibi yaşanabilsin diye vazgeçmeyelim. Utanması kalmamış topluma insan toplumu denmez. Birilerimizin bunu taşıması şart. Kelepçeli de olsak tabuta omuz vermemiz, küreği alıp toprak atmamız gerekecek.

YAZARIN DİĞER YAZILARI