Yelda Eroğlu
Yelda Eroğlu

Hem pastam dursun hem de yeni pastam olsun

Pazartesi, 28 Ocak, 2019
“Son yıllarda muhafazakar diyebileceğimiz geniş bir okur kitlem oluştu. Olağanüstü saygılı, sevgili bir güzellik yaşıyoruz onlarla. Sanırım herkese örnek olması gereken, büyülü bir ilişki bu” diyor Erbaş. Muhafazakar okurlarım da var artık deyip geçebilecekken, bu yeni okurlarıyla düzeyli seviyeli ilişkisini ille de vurgulama ihtiyacı… Biz Erbaş’ın masasında duran sol pasta rahatlıyoruz böylece; oh neyse ki yüz göz olmamışlar.

“Aydın intiharlarında son gün”, başlığı atmış Sol Haber portalı Şükrü Erbaş’ın Sabah gazetesine verdiği röportajın haberine. Hakikaten talihsiz bir başlık; çünkü aydın intiharları saygıdeğerdir.

Adalet Ağaoğlu’nun Dar Zamanlar üçlemesinin son romanı Hayır’da, artık profesör olan Aysel, “Aydın İntiharları ve Geleceğin Başkaldırısı” diye bir araştırma yapmaktadır. Kleist, Zweig, Woolf, Yesenin, Mayakovski… “Bunlardan hemen hiçbirinin kendini öldürmeleri, an’lık edimler değildir. Bazılarınınki öyle görünse bile… Araştırmamın amacı, hangi koşullar, hangi düşünce gelişimleri, hangi iticiler altında, gerçek anlamda sonsuz özgürlük neden seçilmiş, gelecekte böyle bir seçimin koşulları ve anlamı ne olacak, bunu bulgulamaktır. Öyle ya, acaba gelecekte, yani insanın kendi varlığı üstünde bilinci daha yükseldikçe, bugün güncel özgürlükler adına bildiri imzalayanlar kadar da intihar edenler olacak mı?”. Erbaş bildiri imzalamıyor aydın intiharı da yapmıyor. Aksine yaşamak daha da gönenerek okurunu sevenini taltifçisini arttırarak yaşamak yaşamak yaşamak istiyor. Şu andaki dar zamanlarımızda bir aydın tavrı; hem pastam dursun hem bir pastam daha olsun, tavrı onunki.

“Son yıllarda muhafazakar diyebileceğimiz geniş bir okur kitlem oluştu. Olağanüstü saygılı, sevgili bir güzellik yaşıyoruz onlarla. Sanırım herkese örnek olması gereken, büyülü bir ilişki bu” diyor Erbaş. Muhafazakar okurlarım da var artık deyip geçebilecekken, bu yeni okurlarıyla düzeyli seviyeli ilişkisini ille de vurgulama ihtiyacı… Biz Erbaş’ın masasında duran sol pasta rahatlıyoruz böylece; oh neyse ki yüz göz olmamışlar. Dersimizi de alıyoruz bittabi; yüz göz olma korkusu taşımadan “muhafazakar diyebileceğimiz” insanlarla “büyülü” bir ilişki kurabiliriz, hepimize örnek olsun.

Bir noter gibi düz, bir muhasebeci kadar şüpheci ruhum, Erbaş gibi şairler, yazarlar toplumsal sorunların aslında nasıl da kolayca çözülüvereceğini anlattıkça ben bunu nasıl düşünemedim diye kendini dövmek istiyor. “Birbirimizin hayatına, düşüncelerine saygı duyarak ortak bir yaşam tasavvurunda, gelecek düşüncesinde buluşmak çok kolay aslında. Sadece biraz emek ve saygı. Sadece biraz kendini sevmek yetecek”. Erbaş’ın toplumsal sorunlara dair söylemi aile aile kokuyor. Memleket Ali Rıza Beyin konağı. Necla Fikret’i sevse, Leyla Şevket’e saygı duysa, Ferhunde de bulaşıkları yıkasa sorun kalmayacak. Misal benim sosyalist gelecek tasavvurumla muhafazakarların artık nasılsa gelecek tasavvuru kendini sevmelerin içinde eriyip gidecek. Sonra el ele tutuşup kırlarda koşacağız.

Aşırı iyi niyetlilerimiz, büyük şairin konuştuğu mecra önemli değil biz söylediklerine bakalım ah saf çocuk’luğundayken. Erbaş nereye konuştuğunu bir an bile aklından çıkarmıyor. Nazım Hikmet’i bacağından tutup Yunus Emre’nin şiir yoluna sokuyor. “Yunus’u sevmeyen Nazım’ı da sevemez çünkü Yunus sizi Nazım’ın kurduğu, çağdaş şiire götürür”. Nazım Hikmet’in şiirine giden yola Rus şairlerin patikasından da çıkılıyor, ama Sabah’a konuşuyorsan bu tali yolu tercih ediyorsun. Erbaş’ın kendiliğinden adımlamadığı yolları incelikle işaret ediyor röportör “Mehmet Akif Ersoy ve Necip Fazıl Kısakürek’i nasıl buluyorsunuz?”. “Şiirlerini sevgiyle okurum” oluyor Erbaş.

Emmanuel Bourdieu’nun Louis-Ferdinand Céline filmi de Erbaş’ın neden Birgün’e ya da Evrensel’e değil de Sabah’a konuştuğunu (Yüksek Mevkilerdeki Dostlar romanının adını tam buraya iliştirelim) en asil hislerle tarif etmeye çalışanlara gelsin. Büyük yazarın Nazi yanlısı olduğunu bir türlü kabullenemeyen Amerikalı bir edebiyat profesörü Céline’le röportaj yapmak üzere yola çıkar. Kalp burkan bir dram, diyelim.

Erbaş’la röportajı yapan Tuba Kalçık, şairin ve dahi (şapkasız a’yla) Fazıl Say’ın sosyal medyada linç edilmesine hayıflanan bir sonraki yazısında; “Söylediği sözleri dahi okumadan hangi mecrada konuştuğuna bakarak sanatçılara saldıranlar bana göre ideolojik körlük içindeler” diyor. Her ideoloji dendiğinde deli gömleği, körlük diye devam edildiğini gördüğümde kumbarama bir lira atsam, evet zengin olmuştum. Sıradaki film de beni zengin edeceklere gelsin; John Carpenter’dan They Live. Evsiz bir adam eski bir kiliseye girer ve güneş gözlükleriyle dolu bir kutu bulur. Gözlüklerden birini taktığında dünyanın gerçek halini görür. Pohpohlayıcı reklam tabelalarında aslında “itaat et” yazmaktadır ve dünya uzaylıların istilası altındadır. İdeoloji gözlüğü kör etmez tersine gözünü açar. “Gözlüğü taktığınızda demokrasideki diktatörlüğü görürsünüz”, der Zizek, They Live filminden bahsederken.
Ana temayı taşırmadan boyamaya çalışmanın son demindeyim. Burada bitirelim ve el sıkışarak ayrılalım; Alman usulü.


Yelda Eroğlu kimdir?

1977 İskenderun doğumlu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okudu. Bitirmedi. Birkaç gazete ve dergide yazıları yayınlandı. Birkaç tane de dizi yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI