Doğurgan bir koza: Krizler, gömlekler, trenler

Pazar, 27 Ocak, 2019
Böyle kriz dönemlerinde kurulan kudretli mutabakatlar, kendinden sonraki egemen siyasal fraksiyonu doğuracak kozalara dönüşüyor genellikle. Sistem dışı muhalefetin belirleyici bir müdahale olanağına sahip olmadığı koşullarda, rejim kendi ölümünü bir dönüşüm gibi sunma maharetini gösterecektir bir kez daha. Ve bu dönüşümün aktörleri de yine hasta bedenin içinden ve parmağını ona doğrultarak çıkacaktır maalesef. Kim bilir, ‘trenden inme’ metaforu da bu yönde sezgisel bir rahatsızlık ile daha sık akla geliyor ve zikrediliyordur belki.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde (AKPM), perşembe günü oylanan “Türkiye’de Siyasi Muhalefet Üyelerinin Ağırlaşan Durumu” başlıklı karar tasarısı 20 ret oyuna karşın 72 oyla kabul edildi. Ancak bir ‘detay’, tasarıdan daha çok dikkat çekti: Türkiye’de muhalif siyasetçilerin baskı altında olduğu, demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarının gerilediği, dokunulmazlıkları kaldırılan ve hapiste olan vekillerin durumunun “kaygı verici” olduğu yönünde ifadeler içeren tasarıya ret oyu kullananlar arasında CHP’nin dört temsilcisi de vardı. CHP’nin ret oyu kullanması ‘garip’ karşılandı. Milletvekilleri uzun süre tutuklu kalmış ve bunun için yüz binlerin seferber edildiği bir Adalet Yürüyüşü düzenlemiş; eski bir milletvekili halen tartışmalı bir mahkeme kararıyla içeride tutulan; tasarıda bahsi geçen sorunları sıklıkla dile getiren bir partinin lehte oy kullanması bekleniyordu belli ki… Oysa Türkiye’deki ‘merkez muhalefet’in, Erdoğan restorasyonuyla oluşturulan ‘yeni’ rejimin siyasal çerçevesi içinde davranma eğiliminde olduğuna dair –giderek artan– işaretlerden biriydi bu.

Oylamadaki tutumun eleştiri konusu olmasının ardından CHP’den yapılan açıklama, tasarıya ilişkin özetle, “sadece HDP’nin politik perspektifini yansıttığı”; “muhalefete dönük baskıyı Öcalan’ın cezaevi koşullarına dayandırdığı” ve “Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğini tartışmaya açacak kadar ileri gittiği” eleştirilerini yöneltiyordu. CHP bu başlıca nedenlerle ret oyu kullanmıştı. İlk iki itiraz noktası her şeye rağmen bir politik rekabet kapsamında değerlendirilse bile “Avrupa Konseyi üyeliğini tartışmaya açacak kadar ileri gitme” ifadesiyle çizilen ‘kırmızı çizgi’, anamuhalefetin, mevcut Türkiye rejimini ‘olağan’ bir siyasal rekabet konteksi içinde algıladığını gösteriyor. Zaten, CHP’nin, ana hatlarıyla, ‘yeni rejimin siyasal çerçevesi içinde’ bulunduğu; bu çerçeveye tâbi ve/ya razı olduğu da bu noktada iyice belirginleşiyor.

Başka işaretler de var.

İstanbul’da yarışacak CHP adayının, sanki bugüne kadar ortamı gerginleştiren, sertleştiren kendisiymiş gibi, nafile bir ‘yumuşama’, ‘normalleşme’ promosyonuna girişmesi garip değil miydi? Bizzat ‘rakip’ aday giderek normalleşen bir cüretle anayasayı çiğneyeceğini ilan etmişken üstelik… Buna ilişkin yorum bile yapmayarak… Oysa yerel seçime, “Türkiye’yi uçuracak” denilen başkanlık rejiminin olumlu yönde kayda değer hiçbir fark yaratmadığının açıkça görüldüğü, bilakis ekonomik krizin etkilerinin giderek derinleştiği, devletin kurumsal yapısının açıkça aşındığı koşullarda gidiliyor. Ve İstanbul, bizzat iktidar sözcülerinin de rejim için bir tür güven oylaması olarak gösterdiği bu seçimin, siyasi sonuçlar üretebileceği birkaç noktadan biri.

Ya da Erdoğan’la Aziz Kocaoğlu arasında, işçi grevi yasaklama mecrasında gerçekleşen ‘temasın’ hemen ardından Kocaoğlu’nun yeniden ve ihtirasla aday olmak istemesi…

Keza Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun seçmen kayıtlarındaki usulsüzlüklere ilişkin itirazları “Türkiye üzerinden oynandığından zerre kadar şüphe duymadığımız tüm Ortadoğu’yu şekillendirmeyi amaçlayanların Türkiye’yi de dahil ettikleri planın bir parçası” ilan etmesi…

Hatta Fazıl Say hamlesi…

Bu ‘gariplikler’, tek tek tüm CHP unsurları için değilse bile, birçok noktada CHP’yle de kesişen bir toplam siyasi-bürokratik hattın mevcut statüko ile bir temas halinde olduğunu düşündürmeli belki de. Bir benzerine 28 Şubat’tan kısa süre sonra, bir yandan ‘milli güvenlik rejimi’nin en kudretli göründüğü, ama diğer yandan da aşması zor (ve aşamayacağı) bir krizin ortasında olduğu esnada rastladığımız, yine beka eksenli bir ‘geniş mutabakat’ arayışı…

Zaten talihin cilvesine bakın ki ‘karşı pencere’de de tam o günlere dair bir gündem dikkat çekiyor.

Putin’in 23 Ocak’ta Moskova’daki görüşmeleri sırasında yeniden gündeme getirmesinden beri Erdoğan da sık sık ‘Adana Mutabakatı’ndan söz ediyor. Putin’in anlaşmayı hatırlatırken, Ankara’yı Şam yönetimiyle 2011’de kesilmiş ilişkilerini yeniden kurmaya teşvik etmeyi/zorlamayı amaçladığı değerlendiriliyordu. Ancak Erdoğan, Türkiye’nin, olası tehditlere karşı Suriye topraklarına asker sokma hakkı olduğuna dair bambaşka bir anlam yüklüyor ona. Adana Mutabakatı, 20 yıl sonra bir kez daha, iç ve dış siyasetin ihtiyaç ve enstrümanlarının iç içe geçtiği bir beka meselesi kapsamında işlevli hale geliyor.

1998 yazında, toplum öfke, hayal kırıklığı gibi duygularla bölünmüş, gergin ve yıpranmış bir vaziyetteyken, dönemin iktidar odağı MGK’nın terör-beka ekseninde giriştiği Suriye krizi stratejisi, ekim ayında Abdullah Öcalan’ın Şam’dan ayrılması ve hemen ardından iki ülke arasında imzalanan ‘Adana Mutabakatı’ ile sonuçlanmıştı. Bu sürece eşlik eden ve Cumhuriyetin 75’inci yıl kutlamalarının (hatta Galatasaray’ın uluslararası maçlarının) da araçsallaştırıldığı milliyetçi teyakkuz; 1999 seçimlerinde, artık halkçı değil milliyetçi ismiyle müsemma Ecevit’in DSP’si ile MHP’nin ve sanayi burjuvazisinin desteklediği, iyice küçülmüş ANAP’ın kuracağı yeni iktidar matrisini sağlamıştı. Türkiye’yi yöneten asker-sivil bürokrasi ile burjuvazinin hayalindeki terkipti bu koalisyon. ‘Muhalefette’ ise 28 Şubat öncesi iktidarın ortakları, sindirilmiş Fazilet Partisi ile içi oyularak kaçınılmaz ölümüne terk edilmiş DYP oturuyordu süklüm püklüm. Her ikisinin şahsında, neoliberal inşaya yeterli uyumu sağlamayan radikal İslamcılar ve ‘yanlış ideolojik ittifaklar’dan kaçınmayarak iktidar macerası arayan taşra sermayesi, küçük üretici ve çiftçilerin sınıf çıkarları cezalandırılıyordu.

Ancak milliyetçi teyakkuz ve beka mutabakatı, 99 depreminde sivil-asker bürokrasinin, hemen ardından gelen ekonomik kriz dalgalarıyla da burjuva piyasa düzeninin ağır sonuçlar doğurarak çökmesine engel olamadı. Haşmetli milli güvenlik rejimi 3-4 yıl içinde tuzla buz oldu. İşte AKP de Türkiye egemen sınıflarının 90’lı yıllar boyunca yaşadığı büyük krizin bu akut aşamasında ortaya çıkmış bir “çözüm” idi: Toplumdaki ve kurumlardaki dinselleşmeyi, neoliberal kapitalizmin inşa ve ihyası ile iyiden iyiye uyumlu hale getirecek bir hibrit organizma.

Şimdi de, öncesi bir yana, 2013’ten beri şiddetlenen ekonomik, siyasal ve toplumsal çalkantıların, artık tüm bir sistem için ‘beka’ meselesi haline geldiğini düşünen aktörlerin sayısı artıyor gibi görünüyor. Ama böyle akut dönemlerde kurulan kudretli mutabakatlar da kendinden sonraki egemen siyasal fraksiyonu oluşturan kozalara dönüşüyor genellikle. Sistem dışı muhalefetin belirleyici bir müdahale olanağına sahip olmadığı koşullarda, rejim kendi ölümünü bir dönüşüm gibi sunma maharetini gösterecektir bir kez daha. Bu dönüşümün aktörleri de yine hasta bedenin içinden ve parmağını ona doğrultarak çıkacaktır maalesef. Kim bilir, ‘trenden inme’ metaforu da bu yönde sezgisel bir rahatsızlık ile daha sık akla geliyor ve zikrediliyordur belki.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI