Kadınlar belediye başkanı olmalı! Çünkü…

Perşembe, 24 Ocak, 2019
Feminist söylemde kent yaşamı ve kadın dendiği zaman “şehirlerin, kadınların ihtiyaçları, talepleri, beklentileri gözetilerek yönetilmesi” minvalindeki ifadeler, sorun sayılmaz genellikle. Ancak “kadınlar, talep eden değil icra eden olmalı zira zaten yaptıkları, bildikleri işlerden farklı değil kent yönetimi” sözü, toplumsal cinsiyet rollerinin onaylanması gibi algılanabiliyor.

Yerel yönetimlerin kadının her gün yaptığı işlerin benzeri olduğunu, bu nedenle belediye başkanlığının, kadınların çok kolaylıkla yürüteceği alanlardan birisi olduğunu söylemek itici geliyor kulaklara. Ev içi emeğin salt kadının yükü oluşunu olumlama ve pekiştirme etkisi yaratacağı kaygısı yatıyor, bu söze yönelik eleştirilerin altında. Bu kadarıyla anlaşılabilir bir kaygı elbette ve kaygının giderilmesi için sözün devamına kulak verilmesi yeterli olabilir. Ancak sözün neyliğinden önce söyleyenin kimliğine bakma alışkanlığı yaygın bu topraklarda. Aynı söz, iki farklı kişi tarafından benzer kelimelerle ifade edilirken birinin aşırı beğeni, diğerinin aşırı yergiyle karşılanışı sıkça başa gelir. İlginçtir, sıradan insanın gündelik hayat pratikleriyle siyasi karar alma süreçleri ve politika üretme becerisi arasındaki benzer yönleri gösterme çabası da pak anlaşılmıyor, kabul görmüyor.

Durum tespitinin olumlama anlamına gelmeyeceğini tekrar tekrar belirtme zorunluluğu, sıkıcı bir zihin yükü getirse de el mahkum. Örneğin yaşamsal önemi hâlâ sürmekte olan geleneksel ritüeller arasındaki dünürlük ilişkisini ele alalım. Bırakınız yerel yöneticiliği, dış politika uzmanlarına taş çıkartan diplomasi becerilerinin sergilendiği toplumsal hallerden olduğunu görürüz. İnanılmaz bir protokol seremonisi içerir. Karşılama, uğurlama merasimleri kadar ikramlar da bulunulan yöreye özgü anlamlarla yüklüdür. Erbabının malumu olacak bu anlamlar dizisi kıyafetleri de içerir. Ev halkından kimlerin ne giyineceği, nasıl durup ne şekilde hareket edeceği de önceden tasarlanır. Beden dili kavramı kullanılmasa da karşı tarafa hali tavrıyla cevabı sezdirmeye dönük çabalar sergilenir. Nezaket dairesinde kalınarak evlilik talebinin reddi ihsas ettirilirken gözetilen şey her iki ailenin de itibarıdır. Kız tarafı, erkek tarafı her iki aile, evlatlarının gelecek yaşantılarında o anın, olumsuz iz bırakmasını önleme arzusuyla hareket eder.

Talebin kabul edileceği durumlarda da mesela ikramlarda tatlı çeşitlerinin fazlalığı, kahvenin yanında lokum sonrasında şerbet ikramı filan bir ömür sürecek dünürlük ilişkisinin tatlı başlayıp tatlı devam etmesi niyetinin beyanı sayılır. Getirilen hediyeler ve ikramlarla hal hareketlerde ailelerin denkliği gözetilir. Aynı zamanda gelin adayına, damat adayına ailelerce verilen kıymetin de göstergesi kabul edilir. Küçük şehirler, kentler, kasabalar ve köylerde ananeye önem veren kesimlerde hâlâ tüm canlılığıyla devam eden bu âdetlerin karar vericisi ve uygulayıcısı kadınlardır. Kentli orta sınıflarda âdetlerin uygulanış biçimleri hayli farklılaşmış olsa da dünürlük ilişkisinin kuruluş ve işleyişi, diplomatik beceri gerektiren öneme sahip ve karar mekanizmasının başında yine kadınlar yer alıyor.

Üst sınıflar, hele sosyete çok farklı elbet. O tepelerdeki evliliklerin çoğu hanedan düğünleri misali ağır politikaların ürünü sayılabilir. Ancak dünürlük ilişkisi önemsizleşmez. Hatta çok daha karmaşık ve aileler içinde çok daha fazla etkin rol oynadığı söylenebilir. Zira ilişkinin devamı ya da bozulmasının getirisi/götürüsü çok daha fazla. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” örneğini getirirken belirttiği gibi geniş halk kesimlerinin aksine üst sınıfların, aile içi çatışa çözümlerinde hukuk yoluna başvurma ihtimali daha düşük. Oralarda kişilerin özel hayatları, zannedildiği kadar özel olmadığı için mahalle baskısının kişilerin hayatlarını belirleyen etkinliği, taşradan daha güçlü. Yine de hanedan ya da şirket evliliklerini andıran dünürlük ilişkilerinde kadınların, diğer bütün konulardan çok daha fazla söz hakkına sahip olacağı düşünülebilir.

Feminist söylemde kent yaşamı ve kadın dendiği zaman “şehirlerin, kadınların ihtiyaçları, talepleri, beklentileri gözetilerek yönetilmesi” minvalindeki ifadeler, sorun sayılmaz genellikle. Ancak “kadınlar, talep eden değil icra eden olmalı zira zaten yaptıkları, bildikleri işlerden farklı değil kent yönetimi” sözü, toplumsal cinsiyet rollerinin onaylanması gibi algılanabiliyor. Siyasetin karar vericilerini ikna amacı taşıdığı halde bu sözlere itirazın “feminist muktedirlerden(?)” gelişi, cevabı hak ediyor elbet. Dolayısıyla ey işleriyle, ev içi rollerle ilişkisi sınırlı, kadınların politika üretme ve uygulama becerisini sergilediği bir alan olarak dünürlük ilişkisinden örnek vermek istedim. Kuşkusuz yerel âdetlerin yüceltilmesi gibi algılanmak bir yana “kız alma/kız verme” deyimini hatırlatan olumsuz çağrışımların yaratacağı yeni tepkileri de göze alarak. Hatta “alt sınıfların kadını politik birey olarak görememe sorunu” eleştirisine tekrar muhatap olabilecek şekilde, aile ilişkilerinden örnek getirmem de tesadüfi değil. Çünkü bunlar yaşadığımız toplumun gerçekleri.

Şiddet ve sair suçları, derin sırları barındırmayan sıradan, tipik ailelerden söz ettiğimi belirtmek mecburiyeti hissediyorum burada. Bu da ev içi şiddetin yaygınlığından kaynaklı bir başka ülke gerçeği ve maalesef “kutsal ailecileri” andırma riski de taşıyor. Her neyse, tüm bunları göze alarak belirtmek lazım ki şiddet içermeyen, içindeki insanı önceleyen, insanların huzur bulduğu sıcak yuvalar var hâlâ. Bu ailelerde görülen yaşanmışlıklardan yararlanmalı feminist literatür. Bu ailelerdeki kadının rolünü ve önemini kavramak, masa başında, akademi kürsülerinde teorik feminist politika(!) üretmekten, üretilmiş ve ezberlenmiş kavramları tekrar etmekten daha kıymetli. Hasılı, maksadım yeni polemik yaratmak değil. Kadınların yönetim becerisini görünür kılmak. Tıpkı ev içi emeğin görünür kılınması gibi temel kadın sorunlarından birisi olduğunu vurgulamak istedim.

Kadınların aile ilişkilerinde yürüttüğü politik karar alma süreçleri, yerel ve ulusal yönetim mekanizmalarındaki karar alma süreçlerinden daha az karmaşık değil. Dolayısıyla belediye başkanlığı ve diğer siyasi yönetim mekanizmalarında kadın varlığı, kolaylıkla nitel ve nicel açılardan yükselebilir. Yeter ki engeller kalksın. Engelleri bertaraf etmek için de kadın emeğinin her biçimi görünür kılınmalı. Kent yönetimi ve kadın dendiğinde meselenin çocuklar için park ya da sokak aydınlatmasıyla hatta kadın odaklı bütçeleme talepleriyle sınırlı olamayacağı da bilinmeli.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI