Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Erdoğanofobi: Beceriksiz bir adlandırma girişimi

Çarşamba, 23 Ocak, 2019
Türkiye’de milleti devlete, devleti meclise, meclisi AKP’ye, AKP’yi de Erdoğan’a indirgeyen eşdeğerlik zincirinin aynısı, ümmeti Türk milletine indirgeyen bir ara kanıt yoluyla İslam topluluğunu Erdoğan figürüne indirgemek için de kullanılıyor. Erdoğan karşıtlığını İslamofobi olarak adlandırmak da bu sayede mümkün hale geliyor.

Siyasette Erdoğan karşıtlığını eleştirmek için AKP’lilerin geliştirdiği bir adlandırma var: Erdoğanofobi. Çok şekilsiz ve kullanışsız bir adlandırma olsa da, ilk Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında siyasi lügatımıza giren terim, sonra da ara ara gündeme gelmeye devam ediyor. Doğru veya açıklayıcı olup olmadığına bakılmaksızın, AKP’lilerin cömertçe saçıp savurduğu siyasi terimler arasındaki yerini almış durumda. Bu terim israfını, tek adam yönetimi veya diktatörlük tartışmaları çerçevesinde gelişmiş eleştirilerle baş etme yöntemi olarak okumak da mümkün. Çünkü Erdoğan karşıtlığının fobik olduğunu söylemekle, onun kişisel iktidarından duyulan endişelerin mesnetsiz korkulara ve önyargılara dayandığını da söylemiş oluyorsunuz.

Adlandırmanın bu kullanım biçimini, Türkiye’de siyasi rekabetin almış olduğu biçimle açıklayabiliriz. Siyasetin kutuplaştığı ve rekabetin kişiselleştiği her sistemde bu türden karşıtlıkların oluşması ve tepkici savunmaların ortaya çıkması beklenecek bir şeydir. Zira, Trump veya Putin gibi liderlerin karşısında da sert ve son derece kişiselci bir muhalefet gelişmiş durumda. ABD’de de, bizdeki gibi, bu karşıtlığı Trumpofobi gibi kavramlarla karşılamaya çalışan bazı partizanlar var. Ama bizimkiler, bu kısmen anlaşılır mütevazı noktada durmak yerine, meseleyi gidebileceği en uç noktaya kadar taşımayı daha çok seviyorlar. Onlara göre, Erdoğanofobi, Doğu ile Batı ayrımı içerisinde derin tarihsel ve felsefi temelleri olan bir karşıtlık. Bu yüzden Erdoğan karşıtlığının tartışılmasını, onun İslamofobi’nin somut ve mantıksal bir sonucu olduğunu söylemeye kadar vardırıyorlar.

Sorunu böyle koyduğunuzda, Erdoğan’a karşıt olmak ile ayrım gözetmeden bütün Müslümanlara karşıt olmanın aynı kapıya çıktığını söylemek için bir adım atmanız bile yeterli oluyor. Ben, ilk baştan, bu özdeşliğin, açıkça yanlış olan indirgemeler ve eşdeğerlikler zinciri kurmak sayesinde mümkün hale geldiğini vurgulamayı önemli buluyorum. Türkiye’nin yerli ve milli siyasetinin ekseni olarak belirlenen millet, devlet ve reis üçlüsü arasında kurulan bağlar, ümmet, din ve ümmetin lideri arasında da kuruluyor ve bu bağlar aracılığıyla farklı düzeyler bir birine iliştirilerek eşitleniyor. Türkiye’de milleti devlete, devleti meclise, meclisi AKP’ye, AKP’yi de Erdoğan’a indirgeyen eşdeğerlik zincirinin aynısı, ümmeti Türk milletine indirgeyen bir ara kanıt yoluyla İslam topluluğunu Erdoğan figürüne indirgemek için de kullanılıyor. Erdoğan karşıtlığını İslamofobi olarak adlandırmak da bu sayede mümkün hale geliyor.

İslamofobi’nin Türkiye’deki iktidar sözcülerince kullanılma biçimleri, bizi fobi kavramlaştırmasının işlevleri üzerine daha derin düşünmeye sevk ediyor. Şimdi bizim önümüzdeki soru şudur: Fobilerin politik eleştirisini, iktidar ve direniş karşıtlığı içerisinde işlevsel kılacak özgürleşimci bir bakış açısının olanakları nelerdir? Fobi son ekli terimler esasen ayrımcılık karşıtı literatürün dağarcığına ait olmasına rağmen, nasıl oluyor da bu gibi kavramlar hükümranlığı meşrulaştırmak ve iktidar eleştirisini eleştirmek, muhalefeti hastalıklı bir tutum olarak göstermek amacına hizmet edebiliyor? Elbette her iktidar, kendini eleştiren kavramsal araçların içini boşaltmaya ve tersine döndürmeye eğilimlidir. Özgürlük ve eşitlik mücadelesinde işe koşulmuş her kavram da belli ölçülerde bu tarz bir araçsallaştırma imkanını kendi bünyesinde taşır. Fakat, İslamofobi için sanki bu imkan çok daha fazlaymış ve çok daha etkiliymiş gibi görünmektedir.

Bunun nedenlerini anlayabilmek için öncelikle ayrımcılık ve ayrımcılıkla mücadele yöntemlerinin nasıl şekillendiğine bakmamız ve fobilerin politik eleştirisini de bu çerçeveye yerleştirmemiz icap eder. Her ayrımcılık siyaseti, görünüşte karşıt olan, ama aslında birbirini tamamlayan ikili bir stratejiye sahiptir. Bu strateji, bir grubu hedef alan dışlama ve içerme politikalarının aynı anda kullanılması yoluyla hayata geçirilir. Öyle ki, belli alanlarda dışlanmış olma, ayrımcılığa maruz kalanların toplum hayatına katılmasının bir ön koşulu gibi işlev görmeye başlar. Mesela bir ülkede işçi olarak çalışabilmenin koşulu, bazı sosyal haklardan mahrum bırakılmayı doğal kabul etmeyi ilk baştan gerektirebilir. Avrupa’da böylesi dışlayarak içerme uygulamalarından oluşmuş çok zengin bir repertuvar mevcuttur. Kendini maruz kaldığı iktidarın gözünden gören, ona karşı onun silahlarıyla mücadele eden kesimlerin de dışlayarak içermenin bir biçimine maruz kaldığını söylenebilir. Bu açıdan bakılınca, fobilerin politik eleştirisi ezilenlerin iktidarın sahasında oynadığı riskli bir maç gibi görünüyor. Önceleri ayrımcılığın fobik karakterini eleştiren insanlar, bir de bakmışsınız iktidar şebekesinin karanlık dehlizlerinde kayboluvermişler.

İslamofobi’nin fobilerin politik eleştirisi ve ayrımcılığın genel mantığı içerisindeki yeri üzerinde önümüzdeki hafta daha ayrıntılı bir şekilde durmak istiyorum. Şimdilik, neden Erdoğanofobi adlandırmasının, İslamofobi eleştirisinin iktidar dehlizlerinde kaybolan evladı için verilmiş bir kayıp ilanı olarak görülmesi gerektiğini tartışmakla yetineceğim. İslamofobi, Avrupa için tehdit olarak görülen Müslüman figürünün maruz kaldığı ayrımcılığa bir tepki olarak doğmuştu. Bir yandan, terörle mücadele adı altında, tarihi veya yeni bir azınlık statüsündeki Müslümanların bulundukları yerde maruz kaldıkları dışlamayı, diğer yandan demokratikleştirme iddiasıyla İslam ülkelerine açılan savaşın yıkıcı şiddetini adlandırmanın bir aracı olsun diye öneriliyordu. Ne var ki önerilmesi, gelişmesi ve vardığı nokta açısından, aslında İslamofobi’nin hiçbir şekilde mutlak ve istisnai bir düşmanlaştırma amacı gütmediği, aksine Müslümanları içererek dışlamanın bir aracı olarak kullanıldığı görülüyor.

Ayrımcılığın kaynağındaki önyargıları patolojikleştiren, onu bir hastalık olarak teşhis eden Avrupalı eleştirinin, İslamcı söylem tarafından bu kadar iştahla benimsenmesi ve kullanılması, İslamcılık ile iktidar arayışı arasındaki varoluşsal bağ ile ilişkilidir. Erdoğanofobi gibi bir adlandırmayı mümkün kılan da bu varoluşsal bağdır. İslamcı basında ve iktidar medyasında karşılaştığımız, köşe yazısı, röportaj, haber veya araştırma türündeki yayınlarda mevcudiyetini, iktidarın teşvik ve gözetiminde geliştirilmiş bir kavram olmasına borçludur. Erdoğan karşıtlığının bir mazlumluk anlatısı ve direniş arzusunun gerektirdiği bir adlandırma olarak sunulabilmesi için, İslamofobi ile ilişki içinde ele alınması bir zorunluluktur. Bu açıdan bakılınca, Erdoğanofobi Batı’nın Türkiye’ye ihraç ettiği, İslam ve mazlum toplumlar adına kişilikli ve cesur bir duruşu temsil eden Erdoğan korkusunu siyasette hakim kılmak için geliştirdiği bir karşıtlık biçimidir.

Erdoğan karşıtlığının gelişigüzel kullanımlarının ötesinde geçmek, onun “tarihsel ve felsefi temellerini” ortaya koymak amacıyla yazılmış bir kitap var: Erdoğanofobi: Siyasette Erdoğan Korkusu. Yazar Abdülkadir Özkan’a göre, “Erdoğan’a karşı oluşan nefret son birkaç yılda artık ‘fobik’ bir hal” almıştır. Bunun nedenini de Erdoğan’ın “zulmü hoş görmeyen, zalimi de asla sevmeyen” fikri anlayışının onu Batı’nın düşmanı haline getirmesidir. Siyasal İslam için kesin bir başarısızlık öngören Batı, Erdoğan’ın siyasal başarıları karşısında afallamış ve içerideki statüko yanlılarıyla ittifak halinde bu korkuyu pompalamıştır. Erdoğan’ın kişisel başarılarının yarattığı tedirginliğin esas neden olduğunu düşünen yazar, bu fobik tutumun tarihini Erdoğan’ın siyasi kariyerinin başladığı 1970’lere kadar uzatmayı denemektedir. O günlerden bugünlere geldiğimizde, “Erdoğan’ı ‘diktatör, otoriter’ gibi kavramlarla tanıtan algı operasyonlarını ‘İslamofobi’ zeminine” yerleştiren yazar, Erdoğanofobi ile ilgili önemli bulduğu şu saptamaları yaparak eserine son veriyor:

“Batı dünyasında özellikle 2010’dan bu yana tedrici bir şekilde ivme kazanan ‘Türk karşıtlığı’ ve ‘Erdoğan nefretinin’ bugün İslamofobi zemininde ‘fobik’ bir hal alarak sistematik bir ‘korkuya’ dönüştürüldüğü tespitinde bulunmak yanlış olmaz…AK Parti iktidarında ‘Türkiye’nin artık sadece Türkiye olmaktan öte’ bir değere dönüştüğünü, Erdoğan’ın ise sadece Türk siyasetinin önemli bir kilometre taşı olmanın çok ötesinde mazlum milletlerin temsiline soyunan emsalsiz bir siyasi aktör olduğu gerçeğini teslim etmek gerekiyor… Batı aklının bir tür psikolojik savaş aracı olarak kullandığı ve Erdoğanofobi hastalığının sadece Türkiye’nin değil, bölgesel barışı ve huzuru tehdit edecek bir düzeye ulaşmadan önlenmesi dünya barışı adına zaruridir.”

Bu görüşler akademik veya entelektüel açıdan dikkate değer olmasa da, yukarıda söz ettiğim sistematik mantık hatasının temsil edici bir örneğini sunmaları bakımından önem taşıyorlar. Bu hata, bir siyasi liderin davranışları, görüşleri ve eserleri karşısındaki korkuyu betimleyici içeriği olarak tanımlayan Erdoğanofobi adlandırmasıyla, ümmetin bütününe yönelik dünya çapındaki korkuyu adlandıran İslamofobi arasındaki geçişte kendini ele veriyor. Erdoğan’ın siyasi başarıları veya başarısızlıkları, onun adıyla zorunlu bir bağ içindedir. Bu yüzden Erdoğan karşıtlığının, mümkün bütün senaryolar içinde her zaman için Erdoğan denilen gerçek kişiye yönelik olduğu hiçbir zaman tartışmaya açık olmayacaktır. Oysa İslamofobi’de hedef alınan şey, İslam etiketi altında toparlanmış ve Müslüman için aidiyet referansı olarak tanımlanmış tarihsel ve toplumsal deneyimler bütünüdür. Bu tarihsel süreç, İslamofobi’yi Erdoğan karşıtlığıyla ilişkilendirmek kadar, Mursi karşıtlığıyla ilişkilendirmeyi de pekala mümkün kılıyor. Bu durumda, soyut bir tahayyülün adını, gerçek bir kişinin adıyla birbirine eşitleyen hiçbir zorunluluktan söz edilemez. Bu ikisini birbirine katmak, İslamcı yazarların içine sık düştükleri bir mantık hatasının ve siyasal beceriksizliğinin kanıtı olarak önümüzde duruyor. Bu beceriksiz girişimden geriyeyse sadece ikbal ve makam arayışındaki “devletlû İslamcılar”ın iktidarın hizmetine sundukları diğer kavramları tartışmak kalıyor.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI