Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Sedat’ın santuru

Pazartesi, 21 Ocak, 2019
Sedat’ın santurunda bir ses var. Mızrabının tele değdiği yerlerde, onun bildiği bir ses bu. Bir kısmını anlıyoruz biz sanki. Bu çalgının, bu topraklarda tamamlanması gerekiyormuş. O tamamlanma çemberi için de, biraz anlatması gerekiyormuş. Dilsiz kaval, kaba zurna, cura... hepsiyle konuşuyor santur.

Yazılara ara vereliberi “ülkemizde ve dünyada” birçok şey oldu. Teker teker sayması güç. Beni hassaten ilgilendiren birinden söz edip, o söz ettiğim yerden yöntem devralmayı umuyorum.

Selim Temo, “Veda: Kalemin iştahı” başlıklı yazısıyla “Belki arada bir yazarım yine, eşref saatlerinde,” kapısını neyse ki açık bırakarak veda etti. Eşref saatlerini bekleyen okurlarından biriyim, bunu deyip devam etmek isterim.

İki yazısı var Temo’nun. İlki, Kerem Sevinç üzerine yazdığı “Kerem’in sesi”. İkincisi de Mem Ararat’tan bahis açtığı “Mem’in Guernica’sı”. Başlık ona öykünüyor apaçık: Sedat’ın santuru. Başımıza ne geldiyse, bu terkip düşkünlüğünden geliyor sanırım.

Sedat Anar, bir santurzen. 88 doğumlu, Halfetili. Üniversite okumaya Ankara’ya gidiyor, orada sokak müzisyenliği yapmaya başlıyor. Konur, Sakarya, Hamamönü, Kale, üstgeçitler, iki ağacın arası, Dost’un önü… Ankara’da yaşamışların ve yaşayanların bir çırpıda hayal edebileceği yerler. Sedat’la hiç karşılaşmamışız Ankara’da. Santuru duysam dururdum, dursam dinlerdim, dinlersem illa ki hatırlardım. Denk gelmemiş, kısmet olmamış.

Sokağın ardından albümler kaydetmeye başlıyor Sedat. “Suyun Ayak Sesi”nin alt başlığı “Halfeti’de Yaşamış Şairlere Besteler” söz gelimi. Niyazi-i Misrî’nin şiirlerini bestelediği albümün adı “Çağırıram Dost”. “Ayrı dilden Aynı gönülden” isimli bir albümü daha var. Kürtçeler, Arapçalar var o albümde de. Feqiyê Teyran’ın “Ey avê avê av”ı mesela. Yakın zamanda bir de kitabı neşredildi İletişim Yayınları tarafından: Sokaknâme – Bir Sokak Müzisyeninin Kaleminden. Orada da, henüz girişte, genç yaşta bir kimsenin hatıratını kaleme almasının tuhaf gözükebileceğini söylüyor. Ama okudukça, Halfeti’yle başlayan yolculuk Ankara’ya, oradan da İran’a gidiyor.

Günlerden bir gün, “Türkü Okuma Kitabı” için TRT Türkü dinledikten hemen sonra, müzisyen bir arkadaşla “Yeni türküler söylemek lazım,” meyanından bir konuşma yapıyorduk. O sıralar neyi çok dinlediğimi merak etti. Bir şarkıya yahut türküye tutulduğum zaman, etrafımdaki herkesi o şarkıdan yahut türküden soğutacak kadar çok dinlediğimi biliyordu. Nevid Müsmir dinlediğimi söylemiştim. İranlı olduğunu biliyordum sadece ve bir icrasına tutulmuştum, “Felek Çakmağını Üstüme Çaktı” olanına. Meğer Sedat, İran seyahatinde Müsmir’in evinde konaklamış. Kitapta geçen şairler, metinler dışında beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri bu oldu sanırım. Ve çiçekli defteri Sedat’ın.

Sonra, tesadüfün iğne deliğiyle, Sedat’ın bir bestesine rast geldim. Sözsüz bir besteydi bu. İsmiyle müsemmaydı. Bırak, demiş Sedat şarkıya isim verirken. Bırak biraz da santur dinleyelim. Sadece santur. Başka bir şey değil; ne başka ses, ne söz, ne de gürültü. Bu müthiş bestenin adı “Biraz da Santur Anlatsın”. Sokakta kulaklıkla müzik dinlemenin sokağın sesine mani olduğunu düşündüğüm günler oldu. Muhtelif kulaklık kaybettim bu yüzden. Ama bu defa, bu şarkı için kulaklıkla yürüdüm sokakları. Zarifoğlu’nun şiiriydi; “Başım eğik, dilim kapalı, gözler kançanağı anlamında”. Tam o günlerde, yani başım eğik, dilim kapalı, gözler kançanağı anlamındayken Sedat’ın santuru yoldaşım, haldaşım oldu. Kaç kere dinlemişimdir? Bin? Bin bir? Bin iki? Şimdi bile, bu yazı yazılırken, onlarca defa çaldı. Çalmaya devam ediyor.

Sedat’ın santurunda bir ses var. Mızrabının tele değdiği yerlerde, onun bildiği bir ses bu. Bir kısmını anlıyoruz biz sanki. Bu çalgının, bu topraklarda tamamlanması gerekiyormuş. O tamamlanma çemberi için de, biraz anlatması gerekiyormuş. Dilsiz kaval, kaba zurna, cura… hepsiyle konuşuyor santur. Harput’la da, Urfa’yla da ama sanki en çok Tahran’la. Doğduğu yerden çok da uzağa gidemiyor insan. Nihayetinde, oraya dönüyorsun. Santursan bile.

Selim Temo, andığım Mem Ararat yazısını “Mem Ararat’ın müziği, insanın tarihe mahcup olmamak için kulak vermesi gereken hafızanın şiiridir. O müziğin içinde bir güvercinin kanat sesi yankılanır. O zaman bilen yeni baştan kulak vermeli, bilmeyen kendini hoş görünceye kadar dinlemeli. Çünkü onun sesli Guernica’sının içindeyiz hâlâ.,” cümleleriyle bitiriyordu. Ben de Zarifoğlu’yla bitiresiyim: “Dilediğim en güzel hayat/ Çöplerin içinde rüya aradım/ Düştümse eğer sana bakarken düştüm”.

Sedat Anar’ı dinleyelim. Müzik, müthiş bir şey. Hem büyülü, hem gerçek.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI