Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Tamtakır hayat kasasının sevimli hayaletleri

Pazar, 20 Ocak, 2019
Çocuklara rezil olmamak adına, Kasa Galeri'de yer alan 'Başka Gün Başka Hayat' isimli sergiden sağ ve masum halde çıkabilmeniz, asıl sizin kendi içinizdeki çocuğa gösterdiğiniz ya da bundan böyle gösterebileceğiniz olası yaklaşıma tavizsiz düzeyde bağımlı.

Komşum ve meslektaşım Kültigin Kağan Akbulut’un da geçen haftalarda konu edindiği, İstanbul Karaköy’deki Sabancı Üniversitesi Kasa Galeri’de yer alan ve küratörlüğünü – bir ilk tecrübe olarak – M.Kıvanç Gökmen’in yaptığı ‘Başka Gün Başka Hayat’ sergisini, ben de izleme fırsatı buldum.

Bu sergi hakkında, Akbulut’un bakışının da ürettiği enerji yanında, daha da düşünülmesi ve fikir paylaşılması gerektiği inancındayım. Zira bu sergi bir filmse ve eğer sabırsız çocuk ruhlular için filmi baştan anlatırsam, sergi bana kalırsa tamtakır hayat kasasını, varoluşun sevimli (insanlık) hayaletleriyle dolduran (d)evrimsel bir atmosfer ortaya koyuyor.

Önce filmin geçtiği sete bakalım: 106 yaşındaki yapının bodrum katındaki kasa dairesi, 1997’de Güler Sabancı’nın aldığı karar doğrultusunda, enternasyonal güncel sanatın entelektüel ve plastik sermayesini 20 senedir teşhir ve müzakere ediyor.

Halen küratör, eleştirmen ve akademisyen Derya Yücel idaresindeki, Sabancı Üniversitesi İletişim Merkezi çatısı altında faaliyette bulunan galeriye bugüne dek verilen emekte ayrıca, yine Türkiye sanat hafızasına kattıkları fikrî ve fizikî değer ile, Selim Birsel ve Erdağ Aksel ile Hasan Bülent Kahraman gibi isimlerin katkısını, bilhassa not düşmek gerekiyor.

Bankalar Caddesi üzerinde bulunan ve vaktiyle Atina Bankası, ardından Deutsche Bank ve Doğan Sigorta ile Ak Sigorta gibi tabelalara ev sahipliği yapmış Minerva Han’daki Kasa Galeri’de 23 Şubat’a dek yer alan bu son sergiye, Ferhat Özgür’ün (1965, Ankara) yanı sıra – sanat kariyerindeki başarılarından ötürü Avusturya yurttaşlığı hakkı kazanmış – Dejan Kaludjerovic (1972 Belgrad) ve Knutte Wester (1977 İsveç) katılıyor. Sergiye Avusturya Başkonsolosluğu ve İsveç Başkonsolosluğu da destek veriyor.

‘Başka Gün Başka Hayat’ izleyende psiko-sosyal bir terapi etkisi bırakıyor. Bunu da Türkiye’nin yarım asra yakındır kapısında beklediği, işine geldiğinde sarılıp, işine gelmediğinde kustuğu Avrupa fikri ve eyleminin, günümüzde kendi içinde yükselen maddî manevî niyetlerle bizatihi kendisinin çatırdadığı şu günlerde öneriyor.

Kasa dairesinin birbirine sızan üç galerisinde, gerek animasyon gerek belgesel araştırma gerek oto-biyografik samimiyet ve gerekse hazır nesneler ile tecrübe edilen haymatlos-vatansız anlatılar var bu sergide.

Ve başlıca meselelerini, masumiyet, mağduriyet, bugün yeniden takır takır ortalıkta olan yersiz yurtsuzlaşma mefhumu ve gelecek denen şu ezelî, hoşgörüsüz, artık içi geçmiş ve bugünün aç gözlü marka ve güruhları tarafından içi dışına çıkarılmış, sürekli potansiyel tecavüz mağduru evrensel unsur oluşturuyor.

Ferhat Özgür’ün, yakın geçmişte The Pill sanat galerisinde de bambaşka bir yaklaşımla malzeme-metafor kıldığı yerel siyasî seçim sandıklarından ibaret bir barikat var bu bitmemiş yapının cephesinde. Ve yine iflastan ötürü ortada kalakalmış bu kültürel şantiyenin harcı, metal örgüleri ve bükme ham sicimleriyle çeşnili bu inşaat malzemeleri refakatinde, bambaşka varlıklara baraka haline geliyor.

.

Kasa’nın Özgür’e ayrılmış bu ilk galerisinde izleyicinin üzerine yine bir serin enformasyon duşu ile akıttığı siyah beyaz fotoğraflarda, bu üç aşamalı plastik deneyimin tamamında doğuştan, aşağılık bir umarsızlıkla hükmen yenik bırakılmış isimsiz çocuklar, tam karşımızda duruyor.

Özgür, Türkiye’nin ölümcül barış ve demokrasi- (muharebe)sinde, ekseriyetle Diyarbakır – Sur gibi bitkin coğrafyalarda, totaliter zihne karşı yaratılmış ‘barikat’ fenomenini, yapıtına bir tür beden olarak seçiyor. Bu barikatın ne kadar önü, ne kadar ardında olduğumuzu, bize ‘daha filmin en başından’, çok yüksek bir görsel frekansla, adeta ‘distortion’la, bilinçli bir çarpıklık, karşıtlıkla soruyor. Hatta bilindiği gibi bu ön ve arka diyalektiği, Pink Floyd topluluğu kurucu üyesi, aktivist Roger Waters’ın ‘Duvar’ albümünde çeyrek asrı aşkın süredir deneyimleniyor. Waters’ın bu albümle aynı adı taşıyan müzikal filminin finalini oldukça hatırlatan bir duygu üretiyor, Özgür’ün önümüze diktiği bu beden… Hatırlatmak gerekirse son sahnede, küçük bir çocuk, yerde bulduğu bir molotof kokteyli şişesini, hiçbir manâ ver(e)mediği için öylece boşaltıyordu…

İşte bu bedenin asıl iskeletini, yine vurgulamak isterim ki bir algı barikatı olarak toplumsal ön yargı molozları arasında bütün temizlik ve bağlantısızlıkları ile varoluş ve var edişi seçip bir arada olmayı seçen çocuklar oluşturuyor. Ferhat Özgür daha kasanın girişinde tüm karşı estetikliği içinde, filmin tüm başrol oyuncularını, bugünün figüranları, yarının yıldızlarını bizimle tanıştırıyor, yüz yüze bırakıyor.

.

Serginin ikinci galerisi ise, bu barikatla kurduğumuz empati ve antipati tribülansını daha yoğun hissettiren bir ıstırap vadediyor. İsveçli sanatçı Wester’in büyükannesi üzerinden asırlık bir varoluş hikâyesini, edebî ve gerçeküstü, etik ve siyasal bir harmanla kustuğu bu film, ‘Piç’ başlığını taşıyor. Yapım, dönemin İsveç ve Danimarka sosyal atmosferinde mikro ve makro manzaralar ortaya koyarken, desen samimiyetindeki ham imgenin sine-masal bir ağıt-animasyona evrildiği, hazmı son derece zor bir vakayla izleyiciyi baş başa bırakıyor.

Bir kör kuyu olarak tüketilen, iğdiş edilen evrensel belleğe indirilen bakir hafızalı bireyin öznel – menfî tarih karşısında maruz kaldığı son trajik öykü ise, Avusturyalı sanatçı Dejan Kaludjerovic’ten geliyor.

Biteviye aynı imgeler refakatinde izleyicinin maruz kaldığı bu son yapıt, eski tip bir slayt makinesi ve gayet uygar bir genç erkeğin akustik ama sorumsuz mükemmellikte seslendirdiği, 1977 tarihli, Belgrad (eski Yugoslavya) çıkışlı bir 1 Mayıs vakasını barındırıyor.

Ancak bu ‘münferit’ vaka, hadiseyi ilk ve son hanede tecrübe eden küçük kız ve erkek çocuklar ile, akran ve ebeveynlerinin anlatıları üzerinden art arda yorumlanarak hem kısırlaştırılıyor, hem de sömürülerek, maniple edilerek, son derece tehlikeli bir fenomene, bir tür kültürel namus cinayeti dalgasının Brechtyen anlatısına dönüşüyor.

İşte bu üç anlatı toplamında Kasa Galeri’den çıkmaya çalıştığınızda, sağduyunuzun sağ kalıp kalmadığının yükü, sizi olanca hiddetiyle eziyor ve sergi aslında, daha girişte, başladığında bir şeylerin çoktan bitmiş olduğunu çok ağır, ancak haklı bir küfür gibi yüreğinize bırakıyor.

Çocuklara rezil olmamak adına, bu sergiden sağ ve masum halde çıkabilmeniz, asıl sizin, kendi içinizdeki çocuğa gösterdiğiniz, ya da bundan böyle gösterebileceğiniz olası yaklaşıma tavizsiz düzeyde bağlı.

Öte yandan bu serginin üstlendiği derdin yangınını içinde duyumsayan bir diğer sergi ise, yine Tophane’de, Pi Artworks sanat galerisinde, Yuşa Yalçıntaş imzasıyla, ‘Yuka’ başlığıyla 2 Mart’a değin izleniyor. Kasa Galeri ile rastlantısal olarak oldukça ilginç bir frekans üreten bu kişisel sergiye, mutlaka ve bilahare değinmek üzere…

Bilgi:

sabanciuniv.kasagaleri.edu

piartworks.com

dejankaludjerovic.net

knuttewester.com

ferhatozgur.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI