Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Rekabetçi otoriter rejimde seçimi kim kazanır?

Pazartesi, 14 Ocak, 2019
Demokratik olmayan rejimlerde seçimler, yalnızca ele güne karşı rejimin anti-demokratik işleyişini örtbas etmek için kullanılmakla kalmaz; muhalefete çeki düzen vermenin yanı sıra bir gün işlerin düzelebileceği, iktidarın değişebileceği ümidini canlı tutarak seçmenin tepkisini kontrol altına almanın bir aracı olarak da iş görür. Ara sıra, muhalefete seçimi bu sefer kıl payı kaçırdığı, bir sonraki seçimi mutlaka kazanacağı ümidi aşılanır, hatta muhalefetin adaylarının ağzından “demokrasi böyle bir şeydir” açıklamaları yaptırılır -ki muhalefet oyunu terk etmesin.

Demokrasilerde seçimlerin önemli bir rolü vardır. Seçmenin iradesinin sandık aracılığı ile ortaya çıktığı ve bu iradenin sonucunda seçmen adına karar alacak, onu yönetecek kişilerin belli bir dönem için seçildiği varsayılır. Bu nedenle oy hakkı mücadelesi, liberal demokrasinin bugün bildiğimiz şekliyle kurumsallaşmasında rol oynar. Oy hakkının işçi sınıfını da barındıracak şekilde yoksulları, kadınları ve siyahları kapsayacak biçimde genişletilmesi mücadelesinin tarihi aynı zamanda demokrasinin de tarihi olarak okunur. Siyaset bilimine giriş kitapları, demokrasinin işlerliği için zorunlu olan kurumların yanı sıra temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı bir sistemin gerekliliğinden, belli aralıklarla düzenli olarak gerçekleştirilen seçimlerden, seçimle gelen iktidarların seçimle değişebilmesinden söz ederler. Kitaplar, seçimlerin anayasal güvence altında gerçekleştirilmesini, seçim yarışının adil şartlar altında yürütülmesini demokratik rejimlerin temel koşulları arasında sayar. Diğer yandan demokrasi, temsil sisteminin kurumsallaşmasından çok daha önce, farklı biçimleriyle küçük topluluklar içinde ve daha sonra da Antik Yunan’da kent devletlerinde deneyimlenmiştir. Burada yaşanan doğrudan demokrasi deneyimi, halkın kendi adına karar alacak temsilcilerini seçmesine değil, halkın kendi kendisini yönetimine dayanan doğrudan demokrasiyi esas alır ve tüm kusurları ve eksikliklerine rağmen, başka türlü bir demokrasinin mümkün olabileceği fikrine esin kaynağı oluşturur. 1960’lardaki katılımcı demokrasi tartışmaları ve yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren kuramlaştırılmaya başlanan müzakereci demokrasi yaklaşımları, temsil sistemi ve seçimlerin kendi başına demokrasi doğurmayacağının yanı sıra yurttaşların kendi hayatları üzerine kararların alınmasında daha etkin rol oynadığı bir demokrasi modelinin de mümkün olduğunu ortaya koyar. Bugün batılı toplumlarda demokrasinin -özellikle de yerel yönetimler söz konusu olduğunda- dört yıl boyunca kimin yöneteceğinin ve belediye meclisinde kimlerin yer alacağının seçimle belirlenmesinden ibaret olamayacağı üzerinde bir görüş birliği oluştuğundan söz edebiliriz. Demokratik yönetimler, bu nedenle halkın seçim dönemleri dışında da siyasete katılmasının, çeşitli düzlemlerde karar alma mekanizmalarına dâhil edilmesinin yollarını ararlar. Tabii bütün bu söylediklerim, demokratik rejimler için geçerlidir.

Gelgelelim, meşruluğunu öyle ya da böyle, seçimlerin düzenli olarak yapılması üzerinden kuran baskıcı rejimlere. Rekabetçi otoriterizm olarak da adlandırılan bu rejimlerin örnekleri, 1990’lardan sonra askeri ve tek parti vesayetlerinin kaldırılmasının ardından seçimlerin düzenli olarak yapılmaya başladığı, ancak sivil özgürlüklerin baskı altında olduğu ve seçim adaletinin sağlanmadığı ülkelerde karşımıza çıkmıştı. Bir de tersine, demokratik kurumların aksak da olsa iyi kötü işlediği, eksik demokrasilerin rekabetçi otoriterizme dönüşmesinden söz edebiliriz. Bu rejimlerde seçim, olası tek katılım aracına indirgenmiştir. Normalde halkın yöneticileri denetlemesinin ve görüşlerini ulaştırmasının bir aracı olarak düşünülebilecek sokak gösterileri, protestolar yıkıcı eylemler olarak işaretlenir ve şiddetle bastırılır. Muhalefetin siyasal partiler dışında örgütlenmesinin yolları yasaklar, tehditler ve türlü yıldırmalarla kapatılır. Halkın yönetime katılımının alternatif biçimleri, yerinden yönetim talepleri rejime karşı bir tehdit olarak işaretlenir ve marjinalleştirilir. Sansür, yasak ve baskılarla fikirlerin serbestçe dolaşımının ve muhalif bir kamuoyunun oluşturulmasının önüne geçilir. Böylelikle tek olası siyaset biçimi partiler arasındaki görünürde rekabet ve yurttaşlar için tek olası siyasal katılım alanı da seçimler olur. Bu tür rejimler, meşruluklarını hâlâ seçimler sonucunda ortaya çıkan çoğunluktan aldıklarını ileri sürdükleri için seçimlerin düzenli aralıklarla yapılmasına, hatta her kritik kararın referandumla halka onaylatılmasına önem verirler. Böylelikle otoriter uygulamalarının halk desteğine dayandığını ileri sürebilmekte, iktidarlarını seçimler yoluyla sürdürebilmektedirler. Seçimler, en azından kâğıt üzerinde, eşit şartlar altında yapılmaktadır. Birbiriyle yarışan adaylar; seçmene seslenerek onları yönetmek için en uygun olanın kendileri olduğuna ikna etmeye çalışırlar. Ne var ki, bu gibi rejimlerde aslında seçimlerin bir performanstan, sahnelenen bir oyundan öte bir işlevi olmaz. Sonucu önceden bellidir. İktidar, kaybedeceği bir seçime zaten girmez. Girdiyse, tüm şartları kazanabileceği gibi düzenler. Görünürde rakipleri olmalı, hatta karşı tarafın kazanabileceğine dair bir ihtimal kamuoyunda yayılmalıdır ki, hem kendi seçmeni arasında safları sıkılaştırabilsin, hem de muhalefet öyle ya da böyle oyunda kalsın. Olur da, bir kaza sonucu seçimden istediği sonucu elde edemezse, ya seçimi geçersiz saymanın bir yolunu bulur ya da usulüne uydurarak seçimi yeniler. Bu ihtimali her zaman göz önünde bulundursa da, genelde seçimi kazanmanın önlemlerini zaten önceden almıştır.

Bu önlemler, seçim kanununda kendi lehine yapılacak düzenlemelerden rakip partilerin seçmenlerini tehdit etmeye kadar varan bir çeşitlilik barındırabilir. Kazanabilmek için, gerekirse seçim ittifaklarına girerken fiiliyatta yalnızca ittifakta olmayan partiler için geçerli bir seçim barajını yürürlükte bırakabilir. Böylelikle, seçim sisteminin yardımıyla, baraja takılacağını umduğu partinin oylarını da kendi hanesine yazdırmayı ummaktadır. Önlem olarak seçim kanununda yaptığı değişiklikle, seçim adaleti için içişleri, ulaştırma ve adalet bakanlarının çekilerek görevi tarafsız isimlere bırakması uygulamasını bir seferliğine yürürlükten kaldırabilir. Seçmen dağılımını kendi lehine düzenlemek için sandık birleştirme ve sandık taşıma uygulamalarını olağanlaştırır. Seçmen kütüklerinde yapılan oynamalarla ölüler seçmen yazdırılır, aynı adrese 30 kişi kaydedildiği olur. Seçim bölgelerini kendi seçim hesaplarına uygun düşecek biçimde yeniden düzenler. Seçim gününde, kolluk güçlerinin sandık başında bulunmasını sağlayarak rakip partilerin sandık kurulu üyelerinin, müşahitlerinin oy verilen salondan çıkarılmasını kolaylaştıracak düzenlemeler yapar. Bununla da yetinmez, sandık kurulu başkanlarının vali ya da ilçe seçim kurulu başkanları tarafından atanmasını sağlar. Böylece, sandıktan istediği sonuçların çıkmasını güvence altına alabilecektir. Rakip partilerin liderlerini, vekillerini, il başkanlarını, çalışanlarını, seçim kampanyasını yürüten üyelerini tutuklatır, gözaltına aldırır; parti binalarına, stantlarına, bayraklarına, afişlerine yapılan saldırıları görmezden gelir, hatta teşvik eder. Rakip partilerin mitingleri engellenir, mitinglere katılanların aslında devlet düşmanı ve terör yanlısı olduklarının istihbarat kurumu eliyle tespit edildiği söylenerek seçmen korkutulur. Tehdit edilir. Bu sırada, kendisi kamu kaynaklarını kampanya finansmanı için kullanmakta bir sakınca görmez. Belediyeye ait otobüslerle seçmenler, kamu çalışanları, hatta öğrenciler miting alanlarına taşınır. Bu arada kamu hizmeti yayıncılığı iktidar partisinin hizmetine sunulurken kendi güdümündeki medya da iktidarın en büyük destekçisi olarak çalışmaktadır. İlkeli yayıncılık yapmaya çalışan ya da muhalefetin sesini duyurmaya çabalayan muhalif basın, eğer hâlâ ayakta kaldıysa, ağır baskı, sansür ve otosansür koşullarında yayıncılık yapmak zorunda bırakılır. Bütün bunlar yaşanırken, seçim sürecinin adil yürütülmesi için medyayı ve genel olarak seçim yarışını denetlemesi gereken kurullar, yapılan yasa değişikliğinin yarattığı boşluk nedeniyle, görevsizlik ilan edip bir kenara çekilirler.

Muhalefet partilerine yönelik çeşitli hamleler ve baskılarla, bunları etkisiz muhalefetin güvenli sularına çekilmeye zorlamakla kalmaz; elinden geldiğinde, rakip partilerin adaylarının belirlenmesine de müdahale eder. Etkisiz muhalefetin de katkısıyla, seçmeni kendisi ile kendisinin bir replikası arasında seçim yapmaya mecbur bırakır. Uzun lafın kısası, demokratik olmayan rejimlerde seçimler, yalnızca ele güne karşı rejimin anti-demokratik işleyişini örtbas etmek için kullanılmakla kalmaz; muhalefete çeki düzen vermenin yanı sıra bir gün işlerin düzelebileceği, iktidarın değişebileceği ümidini canlı tutarak seçmenin tepkisini kontrol altına almanın bir aracı olarak da iş görür. Ara sıra, muhalefete seçimi bu sefer kıl payı kaçırdığı, bir sonraki seçimi mutlaka kazanacağı ümidi aşılanır, hatta muhalefetin adaylarının ağzından “demokrasi böyle bir şeydir” açıklamaları yaptırılır -ki muhalefet oyunu terk etmesin.

Ama içiniz rahat olsun, gönül rahatlığıyla 31 Mart’ta sandık başına gidip oyunuzu kullanın sevgili seçmenler. Bütün bu söylediklerim sadece demokratik olmayan rejimlerde olur.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI