Gülgün Türkoğlu
Gülgün Türkoğlu
  • gulguntp@yahoo.com

Aklımız ve ruhumuz hasta olabilir mi?

Pazartesi, 7 Ocak, 2019
Cumhurbaşkanı, çiftçi, rektör, doktor, çaycı, kasap, overlokçu kısacası hepimiz, bir yudum sevginin dilencisiyiz. Her şeye rağmen sevebilmek için, sevilmeyi beklememek gerek belki de.

Hukuku başarıyla uygulayabilen bir hâkimin, özel yaşamında adaletsiz olması; binlercesini sağaltmış bir psikiyatristin karısını dövmesi gibi örneklerle işaret edilebilecek bir dengesizlik hâli vardır insanlarda. Mahir şehirli kimliklerimizin altında, çoğunlukla; dokunsan kırılacak, üflesen uçacak, zayıf nitelikli psişemiz gizlenir. Bu durumlar için, aklın ilerlemesini, ruh takip edemiyor çıkarımı yapılabilir.

Kalbimiz, karaciğerimiz, böbreğimiz hastalandığında; hastalığımızı rahatlıkla diğerleriyle paylaşırız; hattâ, mızmız tutumumuzla boğucu bile olabiliriz. Oysa, akıl ve ruh sağlığımızın bozulduğunu bir sır gibi saklama eğilimimiz ağır basar. Hatta, onlar söz konusu olduğunda “bütünüyle” sağlıklı olduğumuzu bir saplantı haline bile getirebiliriz.

Boyumuzdan büyük lâflar ederken; dine, tine, ruha ihtiyaç yok derken belirli bir bilim dalının Akıl ve Ruh olarak adlandırıldığını fark etmeyiz. Boyumuzdan büyük laflar derken ruh boyumuzu kastettim. Yoksa, elbette hepimiz bedenen yetişkiniz. Ya ruhen?

Aslında, akıl ve ruh hastalanmaz. Onlar birlikte çalışırlar, bozulmaz bir bütüne aittirler. İşlevlerinin bozulması, aralarının açıklığı demektir. Yapışık ikizler gibi olduklarından, dominant olan diğerini sürükler. Dominant yan, kullanıcının egosunca yoldan çıkarılan yandır. Kullanılmayan, yokmuşçasına davranılan diğer yan ise, sırasının gelmesini bekler uslu uslu veya akıllı uslu. Us’lu işte, bütünlükte yani.

Antik Yunan’ın Nous’u, bu bütünlüğe işaret eder. Aristoteles ile; Nous’un, insana, dışarıdan verilen tek yeti olduğunu öğreniriz; Tanrısal bir yetimiz olarak akıl, ruhun bir yetisidir. Ruh; akla ve bedene, faaliyet içinde olmalarına olanak veren bir mekândır âdeta.

Onlara göre akıl, mertebeli işleyen bir sistemdir. Bilginin inşaası için, geçilecek dört aşama vardır. Yükselerek bir alt seviyenin kapsanması, öncenin dışlanması şeklinde algılanmaz. Kişinin, kendi eylemlerini, kendi düşünmelerinin konusu yapabilmesi; kendini, kendi düşünmesinin kavurucu gücüne bırakıvermesi, binlerce yıl önce de zordu. Soru, sorun ve hatta sorunsal basit: Başkasını kavurduğun gibi kendini de kavurabiliyor musun? O nedenle, pratik bilgelik ile teorik bilgelik arasında bir ayrım yapmamanın “erdem” açısından tehlikeli olduğunu biliyorlardı.

Tasavvuf geleneğimizde; egosunun emrinde, pençesinde olan insanın, aklın üst basamaklarına tırmanamayacağından ve gerek nefsin, gerekse aklın birlikte tırmanacağı yedi kademe olduğundan söz edilir. Aklın yükselmesi ile nefs terbiyesi birlikte ilerler. Alt seviyelerdeki akıl ve nefs durumlarını hemen idrak etseler de merhamet eder bilgeler; bilirler ki kendileri de oralardan geçtiler. Bizleri, çelimsiz, çırpı bacakları ile gürültü yaparak üniversitenin koridorlarında koşuşturan ortaokul çocuklarını izler gibi izlerler.

Akıl ne kadar tırmansa da eğer ruhun ona eşlik etmesi engelleniyorsa (eder de üstü örtülür) ruh, uykuda öcünü alır akıldan. Aşırı kontrolcu, yalnızca rasyonel aklını kullanıp duran insanlar bir süre sonra uyku problemleri ile yüzleşir; hatta, rüyalarını hatırlamaz olurlar. Ruh, mitsel binbir simge, duyu ve duygu ile karşına çıkar aklın; henüz olmamış akıl çareyi çocukça, çaresizce, korkakça kaçmakta bulur. Kaçar ve uyanır. Ruhu; yine, yeniden ve özenle yadsıyacağı uyanıklık bölgesine girer; sıfır farkındalık bölgesine; rutin nam bölgeye. Hoş, rasyonel aklını taçlandırmanın, ruhsal bir varlık olduğunu yadsımanın kaçınılmaz çöküntüsü kendini hemen belli eder: Sinirlilik hâli; nezâketsizliğin, açık sözlülük ile karıştırılması; korteks baskısından geçici kurtulma girişimleri; özgürlük ile keyfîliğin karıştırılması; kibir.

Öğrencisi tarafından öldürülen akademisyen, ödevini yapmadığı için babası tarafından dövülerek öldürülen altı yaşındaki çocuk, boş çikolata kutusunu aldığı için tazminatından olan işçinin haber olarak ön plana çıktığı bir hafta yaşadık. Bu konularda bağrı yanık yazılar yazıldı. Bağrı yakan konular elbette; lâkin, bağrı yanık yaklaşım, bütünsel bir yaklaşımın yüzde kaçını oluşturur? Toplumsal tin ile usun varlığından söz etmenin olanaksız olduğu bir uçuruma yuvalanıyor gibiyiz.

Hannah Arendt aramızda yaşasaydı ve Eichmann olayında yaptığı uslamlamayı yapsaydı, tepkimiz ne olurdu? Yasasızlığın, gücünü nereden aldığını irdeliyor gibi görünüyoruz. Oysa, yalnızca dedikodu yapıyoruz. Kişilerden, olaylara sağlıklı geçiş yapabilmeliyiz; çünkü, daha olgu var önümüzde, olgu var kavram var. Kişilerden, kişilerden, kişilerden konuşmaktan, onlar hakkında yazmaktan usanmıyoruz. Oysa, yasasızlık üzerine uslamlama yapmak bizi şaşmaz bir biçimde, yasanın nereden güç aldığı bilgisine götürecektir. Bir insanın, dolayısı ile bir toplumun yeniden doğduğu sihirli bir idrak noktasına. Arendt’in yaklaşımında öne çıkan iki konudan birisi “niyet” değil miydi? Kötülüğün sıradanlığı ile hesaplaşmamız gerek; hemen şimdi, kendimizde; demem o ki, ona ilk rastladığımız yerde.

Hem Antik Yunan’da, hem de İslâm Tasavvufu’nda sevginin, kişinin akıl ve ruh durumundan bağımsız olarak ortaya çıkabilen bir duygu olmadığı anlatılır. Felsefe, filozofun-bilgenin-sanatçının deneyimini anlatır. Felsefe ile biz neyi anlatacağız? Dizgenin son aşamasında, felsefe, özgürlüğü: “saltık başkasının olmadığı bir sevgi durumu” olarak tanımlar. Bunu, tumturaklı bir biçimde tekrarlayınca ben de özgürleşmiş oluyor muyum? O cümledeki “saltık”, çıkış noktasındaki “Varlık Birdir” önermesine işaret ediyor olmasın! Yoksa bu önermenin içi bomboş mu hâlâ? Arendt’in işaret ettiği “niyet” böylesine derin bir konu ve bir türlü sevememe nedenimizin ta kendisi olmasın!

Cumhurbaşkanı, çiftçi, rektör, doktor, çaycı, kasap, overlokçu kısacası hepimiz, bir yudum sevginin dilencisiyiz. Her şeye rağmen sevebilmek için, sevilmeyi beklememek gerek belki de. Sevilmek, hep dışsal kalacak; sevmek, sevebilmek ise “kaynağı buldum” demek. Dostum, Vicdan (V-C-D) bulmak demekmiş, bilmezdim. Felsefede Varlık, Tasavvuf’ta Vücud’tur. Anlamı, maksudu bulmak; maksadımız ne onu bulmak? Kuşkusuz ki bulduğumuz hep maksadımız kadar; ne eksik ne fazla.

Gitmeliyim, Arendt’i bekletmeyeyim; bugünkü orman yürüyüşüne sessiz olmam şartı ile katılmama izin verdi. Merak etmeyin, yürüyüş sırasında, Eichmann olayında şöyle bir cümleyi edebilmiş bu yalnız ve cesur kadının boynuna sarılacağım aniden:

“Herkes yanıldığımı kanıtlamaya çalışıyor. Ama hiç kimse gerçek hatamı fark etmedi. Kötülük hem sıradan hem de radikal olamaz. Kötülük sadece aşırı olabilir. Asla radikal olamaz. Sadece iyilik içten ve radikal olabilir.”


Gülgün Türkoğlu kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI