Karin Karakaşlı
Karin Karakaşlı

Ömürlük duruş dileği

Cuma, 4 Ocak, 2019
Duruşu çektiğinizde o şarkı, şiir, öykü, roman, resim, fotoğraf, film, oyun dökülüyor bende. Artık bağlanamıyorum. Kayıyor elimin arasından. Bir balık avucundan nasıl kayarsa öyle. Ve ilham diye Şebnem Hoca’nın simgelediği duruş kalıyor geriye. Ömürlük bir duruş.

Hayatın bir andan diğerine dönüştüğünü, bu arada rutinin takvime inat hep aynı günü yaşattığını bilmemize rağmen rakamsal değişikliklerden medet umarız işte. Biraz yenilik, biraz umut ihtiyacıyla. Yılın sonu hesaplaşmaya, yılın başı kararlara ilham verir. Benimki ömürlük duruş dileği.

Kendini insan hakları ihlallerinin ifşasına, adil, onurlu bir hayata adamış TİHV Başkanı ve Evrensel gazetesi yazarı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini imzaladığı ama daha da önemlisi o duruşu hiç bozmadığı için “terör örgütü propagandası” suçlamasıyla ertelemesiz 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi. İsmiyle aynı cümlede yan yana getirmeye utanacağınız kalıplardır o suçlamalar olağan koşullarda ama bunu yazmak bile saflık şimdilerde. Geçelim bir kalem.

‘SİZE RAHATSIZLIK VEREN GÖRÜNTÜLER’

İstinafa taşınacak bu kararın dava dosyasına önce “yeni deliller” eklendi. Bu deliller arasında TİHV’in sokağa çıkma yasakları dönemine ilişkin hazırlanan Cizre raporu ve gazete mülakatları bulunuyor. Mahkemenin dosyasına eklediği Cizre ön inceleme raporunu, “neye ortak olmadıklarını” anlatmak için 4 Ekim tarihli beyanında açıkladığını anımsatan Fincancı, suç olmayan yerde savunmadan bahis olamayacağına göre, aslında yine o hayattaki duruşunu anlattı. Bir mahkemeye mahkeme gibi davranması gerektiğini hatırlatarak: “Sizin beni Google’layarak bulduğunuzu tahmin ettiğim ve suç unsuru gibi göstermeye çalıştığınız Cizre ön inceleme raporumuzu da beyanımda zaten alıntılamış, inceleme sırasında bulduğum çocuk kemiğinin fotoğrafı da dâhil, birkaç kez ‘ceset fotoğrafı’ diye rahatsızlığınızı ifade ettiğiniz fotoğraflarla o dönemde yaşananları aktarmaya çalışmıştım. Size rahatsızlık veren o görüntüler benim işimin bir parçası, ama sizin de işinizin parçası. Öyle olmalı! Burası bir Ağır Ceza Mahkemesi, dolayısıyla benim 4 Ekim’de yapmış olduğum sunum bir suç duyurusu niteliği taşımalıydı sizin için.”

Öyledir bazen. Yaşatılan zulmün ifşası zulmün kendisi kadar tedirgin eder fail zihniyeti. Bildirmek, kamuyla paylaşmak inkârı geçersiz kılar çünkü. Elde kalan tek mekanizmayı. İnsanlıktan çıkmışlıkta ısrarcı olmak için gereken o en dip noktayı.

Evrensel gazetesinden Cansu Pişkin’in haberinde Avukat Meriç Eyüboğlu’nun başından beri tarafsızlık ilkesinin ortadan kalktığını belirterek heyetin reddini talep ettiği o an da kayıtlı: “Aynı bildiriden yargılanan akademisyenler hakkında verdiğiniz ceza karalarını da, müvekkilim Gençay Gürsoy’un dosyasına duruşma sabahı yeni belgeler alındığını ve üst sınırdan ceza verdiğinizi de biliyoruz. Ve şimdiden Şebnem hocaya verilecek cezanın yine alt sınırdan ayrılarak verileceğini biliyoruz. En baştan belli tarafsızlık ilkesi ortadan kalkmıştır. Görüşünüzü açıkladığınız için objektif ve subjektif olarak tarafsız değilsiniz.”

TERSTEN SAĞLAMA DEDİKLERİ

Tabii ki talep reddedildi. Çünkü cezalandırmanın acelesi vardı. Korkunun telaşı.

Mahkeme, Fincancı’nın “duruşmadaki olumsuz gözlemlenen tutum ve davranışları” ile “suçun işlenmesinden sonra pişmanlık duymamasını” dikkate alarak cezada indirime gitmedi. Duruşun tersten sağlaması işte tam da böyle bir şey.

Neler yok ki Şebnem Hoca’nın sözlerinde. Son olarak ömrünü adadığı insan hakları mücadelesi ve işkencenin belgelenmesi için gösterdiği çaba nedeniyle kendisine verilen Hessen Eyaleti Albert Osswald Vakfı Barış Ödülü’nü alırken duyduğu mahcubiyet, hakikatin ve insan hakları mücadelesinin suça dönüştürülme çabası karşısında duyduğu utanç, Gülten Akın’ın “Savaşı Beklerken” şiirinin “İnsan sorumluluktur!” şeklindeki o son sözü, Bozuk adalet yeter artık!/Acemi ellerle yuğurulan, iyi pişirilmemiş adalet yeter!/Yeter katıksız, kara kabuklu adalet!/Dura dura bayatlayan adalet yeter! …”, diyen Bertolt Brecht’in şiiri, her maddesi hiç sayılan 70 yıllık İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Edward Said’den, “entelektüelin kendisini bir hareketin gerçekliğiyle, halkın özlemleriyle, müşterek bir idealin peşinde ortak olarak koşanlarla birleştirdiğinde yankı bulan sesi” tanımlamasına denk düşen olağanüstü birikime atıf, “Çocuğun gördüğü düştür barış”, diye başlayan Yannis Ritsos şiiri…

Son sözü sorulduğunda dedikleri de belleğin anlamının tanımı: “Bu topraklar ağır acıların yaşandığı topraklar. Biz burada bugün yüzleşememenin acısını görüyoruz. Bugün 19 Aralık; bundan 18 yıl önce cezaevlerine saldırılıp ‘hayata dönüş operasyonu’ yapıldı. 40 yıl önce Maraş katliamı yapıldı. Bunlarla yüzleşmeyi başardığımızda bu yargılamaların utanç belgesi olacağını düşünüyorum. Suçlamaları kabul etmiyorum. Emile Zola’nın dediği gibi ‘Asıl ben itham ediyorum’.”

NEYE YANDIM, KİME YANDIM?

Aynı günlerde şarkıcı Mazhar Alanson, Üsküdar Belediyesi’nin ev sahipliğinde Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde verdiği konserde dillerden düşmeyen ‘Yandım Yandım’ı nasıl yazdığını anlatıyordu: “Yandım Yandım’ kısmını Medine’de yazdım. Yandım’ı birinci gün not defterime düşüyorum. İkinci gün ‘Ah ki ne yandım’ yazmışım. Şimdi ben nerede yazmış olduğumu söylemesem, şarkıyı size açıklamasam siz onu bir aşk şarkısı olarak dinliyorsunuz. Sonra bana şarkılar söyleten kadın mevzusu olmuş. Mesela ‘Baka baka doyamadım, hem kokladım da’ Kabe’yedir. Ama siz onu dinlerken aşk şarkısı zannedersiniz.”

Ben tabii çok şey zannederim. Zannederdim yani, eskiden. Şaşılacak şey ama, bir zamanlar hayatta kalmamın bile mucize sayılacağı bir saflığım vardı. İnsan ne diyorsa, onu kasteder gibisinden bir inanç. Böyle kolları kocaman açıp kucaklayacak bir sevgi. Sanatçı ve sanatı bir tutma inancı. Tuhaf işler. Allah’tan hayat sıkı bir öğretmen. Gereken bütün dersleri aldım ama o kızı özlemekten de kendimi hiç alıkoyamadım. Alışkanlık işte.

Hani bu açıklamanın işe yarayacağını, bir inandırıcılığı, bir işlevi, bir gereği olacağını bilsem, yine de anlamaya çalışacağım. Hak vermesem bile. Ne bileyim ün gerekir, aidiyet, para… Hiçbirine gerek yok bu örnekte. İlk hayal kırıklığımı da hatırlarım. Sevdiğim, anılarımı yüklediğim şarkıların bir kısmı reklam cingılına dönüştüğünde. Neden diye sormuştum, cingıl bestelemek ne ki? Neden şarkıları bize bırakmadılar? Neden çaldılar hikâyelerimizi? Hep soru bile olmayan sorular.

Bugün biliyorum. Hepsi duruştan. Duruşun varlığı ya da yokluğundan. Birileri anımsattı. Mazhar Alanson 1998’de katıldığı bir TV programında bu şarkıyı seslendirdiğinde 20 yıl sonra gidip çok değişmiş bulduğu eski hatıralarındaki Bodrum’a yazdığını söylemiş. Bodrum, Kabe… Mesele yaratıcısının neye, kime yazdığı değil. Ne de olsa şarkı, şiir, öykü, roman, resim, fotoğraf, film, oyun hepsi de özünde biz neye, kime ihtiyacımız varsa onun içindir. İnsanlığa emanettir.

Ama işte duruşu çektiğinizde o şarkı, şiir, öykü, roman, resim, fotoğraf, film, oyun dökülüyor bende. Artık bağlanamıyorum. Kayıyor elimin arasından. Bir balık avucundan nasıl kayarsa öyle.

Ve ilham diye Şebnem Hoca’nın simgelediği duruş kalıyor geriye. Ömürlük bir duruş. Ömürlük bir güven. O yüzden Emile Zola’nın dediği gibi ‘Asıl ben itham ediyorum.’ İster hayat, ister hayal, ister mal mülk, ister zaman. Çalmanın hepsi suç. Bakamayacağınız aynalar kalsın sadece.


Karin Karakaşlı kimdir?

1972’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü’nün ardından Yeditepe Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1998’de öykü dalında Varlık dergisinin Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazandı. Karakaşlı’nın eserleri şunlardır: Başka Dillerin Şarkısı (Öykü, Varlık Yay., 1999; Doğan Kitap, 2011) , Can Kırıkları (Öykü, Doğan Kitap, 2002), Müsait Bir Yerde İnebilir Miyim? (Roman, Doğan Kitap, 2005), Ay Denizle Buluşunca (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2008), Cumba (Deneme, Doğan Kitap, 2009), Türkiye’de Ermeniler: Cemaat, Birey, Yurttaş (İnceleme, Günay Göksu Özdoğan, Füsun Üstel ve Ferhat Kentel ile, Bilgi Üniversitesi Yay., 2009), Benim Gönlüm Gümüş (Şiir, Aras Yayıncılık, 2009), Gece Güneşi (Çocuk Kitabı, Günışığı Kitaplığı, 2011), Her Kimsen Sana (Şiir, Aras Yayıncılık, 2012), Dört Kozalak (Gençlik Romanı, Günışığı Kitaplığı, 2014), Yetersiz Bakiye (Öykü, Can Yayınları, 2015), İrtifa Kaybı (Şiir, Aras Yayıncılık, 2016), Asiye Kabahat’ten Şarkılar Dinlediniz (Anlatı, Can Yayınları, 2016). Karakaşlı halen Kültür Servisi, Gazete Duvar siteleri ve Agos gazetesinde yazmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI