Attila İlhan’ın replikleri

Cuma, 4 Ocak, 2019
İlhan’ın senaryoları birer sosyal tarih anlatısı gibiydi aynı zamanda. Sola, Kemalizm’e, edebiyata, sekse, Batı'ya dair fikirlerini, ailelerin, kişilerin ve nihayet tüm bir toplumun hikayelerine ulayarak anlatıyordu izleyiciye.

Ne vakit yakın tarihe, edebiyat tarihine dair orta yaş üstü, okur-yazar Ankaralılarla sohbet etsek, Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki Bilgi Yayınevi ofisinde başında kasketi, boynunda atkısıyla oturan bir Attila İlhan imgesi arz-ı endam ediyor hemen. İstanbullular da müdavimi oldukları edebiyat mahfillerinden bahsederlerken, eminim, Attila İlhan’ı anmadan geçmiyorlardır.

Attila İlhan nev-i şahsına münhasır denilen yazarlardan biriydi. Edebiyatın birçok dalında üretim yapan, Batı kültürü almış, polemikçi, küstah denebilecek ölçüde sivri dilli, birçok yazar gibi egosantrik, Osmanlı paşazadesi ile Cumhuriyet aydını arasında bir yerde duran bir yazar. Yıllarca editörlük de yaptığı için birçok genç yazarın edebiyat alemine kazandırılmasına vesile olmuş yahut onları dışarı itivermiştir. Yazarların anılarının bir yerlerinde çaylaklık günlerinde onunla heyecanlı ilk temas, masasının üzerine mütereddit bir tavırla ve özenle bırakılan dosyalara verdiği, tedirginlikle beklenen cevaplar, rüştünü ispat etmiş olanlarınsa sohbet için aşındırdıkları yayınevi ofisi çıkar hep karşınıza.

Attila İlhan’ın şapkalarından birinin de senaristlik olduğunu seksenli yıllarda görmüştük. Romanlarını kaleme aldığı üslupla yazıyordu senaryolarını da. Nasıl romanlarında müziğin ve rüzgarın sesini işitir, rakının, şarabın tadını alır, zarif ve güzel bir kadından yükselen parfüm kokusunu duyar ve her fırsatta İzmir’in Kordon’unda, Alsancak’ında dolaşırsanız senaryolarından çekilen filmlerde, dizilerde de benzer bir tecrübe için tüm duyularınızı açık tutmanız gerekirdi. İlhan’ın senaryoları birer sosyal tarih anlatısı gibiydi aynı zamanda. Sola, Kemalizm’e, edebiyata, sekse, Batı’ya dair fikirlerini, ailelerin, kişilerin ve nihayet tüm bir toplumun hikayelerine ulayarak anlatıyordu izleyiciye.

Tam da zamane dizilerinden bunalmışken, bunlardan birini, Kartallar Yüksek Uçar’ı, TRT arşivini kullanıma açtıktan sonra tekrar seyretmeye niyetlendim. Tüm naifliğine, teknik sorunlarına ve hatta rüştünü ispat etmiş oyuncuların kötü performanslarına rağmen insanı hemen saran, içine alan bir dizi olduğunu yeniden idrak ettim. Bunun sebebi büyük ölçüde İlhan’ın oya gibi işlenmiş diyalogları, çarpıcı tespitleri ve hikaye anlatmaya duyduğu arzuydu. Milliyetçilik ve mukaddesatçılığın fon teşkil ettiği, cinsiyetçiliğin hakim olduğu günümüz dizi piyasasında aşk, şiddet ve intikam hikayeleri anlatmaktan başka derdi de olan, en azından bunların yanında başka hikayeler de anlatan Attila İlhan’a sığınmak iyi geldi.

Kartallar Yüksek Uçar

Kartallar Yüksek Uçar, 1984 yapımı bir dizi. Roman uyarlamalarının ve tarihi anlatıların hakim olduğu TRT’ye yeni bir ufuk açıyor o dönemde. Birkaç kuşak Sadri Alışık’ın canlandırdığı Banazlı İsmail’i ve Selda Alkor’un canlandırdığı Hanım Ağa’yı hatırlayacaktır. Selda Alkor bu role ne kadar uygun bulunduysa artık, bu diziden sonra birçok dizide hanım ağa olarak karşımıza çıktı. İlhan’ın eniştesi olan Sadri Alışık zaten hem gerçek hayatta, hem de kurmaca dünyada hep rindmeşrep, kalender ve ehl-i keyf bir figürdü. Her ikisi de bir Ege kasabasında doğup büyümüş taşralı karakterlerdi. Biri köçeklik ederek hayatta kalmaya çalışırken, işgalcilere karşı savaşan bir eşkıya ile evleniyor ve kocasının otoritesine ortak oluyordu. Diğeri ise güç kazanmak ve sefahat içinde yaşamak için birçok şeyi göze almış yoksul ama uyanık bir gençti.

Bu ikilinin hikayesiyle açılan ve her fırsatta bu hikayedeki girift ilişkilere uğrayan anlatı, Attila İlhan’ın malumatfuruşluğunun, anlatıcı oburluğuyla birleştiği bir metin. Banazlı ile Hanım Ağa’nın taşralı kökleri, İlhan’ın bize işgal ve milli müdafaa hikayeleri anlatmasına vesile olurken, İzmir’e göçüp şehir hayatına adapte olmaya çalışmaları ve sınıf atlama mücadeleleri de toprak rantından zenginleşmiş bir kesim aracılığıyla milli burjuvazinin inşası çabasına gönderme yapar. Ailelerin ikinci kuşaklarıyla İzmir’den İstanbul’a göçün şehir hayatını ve göçmenleri nasıl değiştirdiğini, siyasetle ticaretin nasıl iç içe geçtiğini; üçüncü kuşaklarıyla da artık Batılı bir yaşam tarzına adapte olmuş, bunun da ötesine geçerek modernite eleştirisi yapmaya başlayan bir kesimi, temsil imkanı bulan alt kültürleri ve küreselleşen dünyada yer arayan Türkiye’yi takip ederiz.

Hasılı İlhan, İmparatorluk’tan Cumhuriyet’e geçişe ayak uydurmaya çalışan bir toplum kesiminin yavaş yavaş dünyayla, Batı kültürüyle, modern hayatla tanışmasını, bu süreçteki bocalamalarını, feodal düzen alttan alta varlığını hissettirirken parayla satın alınabilen modernliğin iğretiliğini de gösterir bize. 12 Eylül darbesi sonrasında Türkiye’nin sergüzeşti, mafya türü ilişkilerin yükselişi, kaçakçılık, banker skandalı, eğlence dünyası ile mafyanın organik bağı, arabeskin kültürel hayata hakim olmaya başlaması, bahsettiğim anlatma oburluğuyla resmi geçit yapar bölümler boyunca.

Dizinin özgünlüğü, toplumsal dönüşümü, uvertür bir gazino şarkıcısının, Şükran Alev’in yıldızlık mertebesine yükselişi süreci etrafında örmesidir. Veya Doğulu, kimsesiz bir çocuğun, Zülfü Cilo’nun önce bir gazino patronu ve sonra mafya babasına dönüşme hikayesinin… Batı menşeli yüksek kültürle halk kültürünün, arabeskin karşılaşmasına ve bundan doğan çatışmaya, dönüşüme de tanıklık ederiz böylece.

Dizi, Attila İlhan’ı her zaman olduğu gibi bir polemiğin içine çeker. İmparatorluk kalıtı olan dizi karakterlerinin repliklerinin içine serpiştirdiği Osmanlıcı kelimeler bazı meslektaşlarını rahatsız eder. Mesela Oktay Akbal, “Attila İlhan’ın Osmanlıcaya sözde bağlılığı bir özentidir, başka bir şey değil… Bu şair arkadaşımız her zaman ‘ilginç’ görünmeyi sevmiştir” diyerek İlhan’ı diyaloglarda Osmanlıca kullanarak dili yozlaştırmakla, gericilikle itham eder. İlhan’ın unutulmaz yanıtı, Dersaadet’te Sabah Ezanları yayınlandığı zaman aynı sebeple kendisine veryansın edenlere verdiğinin aynısıdır: “Öğrensin keratalar!” Şöyle devam eder: “Toplumsal ve bireysel bir tipi oluşturan unsurlar çeşitlidir; ailesi, mesleği, görgüsü, giyimi, kuşamı, davranışları v.s. gibi… (…) Türk aydınları sonunda dil devriminden kendileri için ayrıcalıklı bir dil yarattılar. Bu noktadan bakılırsa, herkesin hayatta konuştuğu diline ve dizinin diline karşı çıkmalarında şaşılacak bir şey yok. İngilizceyi, Almancayı, Fransızcayı öğrendikleri gibi Osmanlıcayı da öğrensinler. Çünkü bu dil babalarının, dedelerinin dili.”

Nitekim bu polemikten sonra yayınlanan bölümlerden birinde, dizinin en kurnaz, en itici karakterlerinden birine, yaşlı muhasebecisine hitaben: “Bırakın şu Osmanlıcayı. Hangi devirde yaşıyoruz?” dedirtir. Banaz’dan evlilik vesilesiyle çıkıp Paris’e yerleşen Esma ise her cümlesine birkaç Fransızca kelime sarf ederek başlar. Bunları duyunca İlhan’ın yüzündeki alaycı sırıtışı görür gibi olursunuz.

Birçoğumuzun, benim de, çok bakımdan ters düşebileceğimiz, gençliğimizde yazdıklarıyla çok kavga ettiğimiz Attila İlhan tanıklık ettiği toplumsal dönüşümü, kültürel karşılaşmaları, çatışmaları, ince bir işçilikle anlatmış zamanında. Zaten kısa süren bölümlerde, yüzlere zum yaparak, uzun kovalama sahneleriyle veya yerli yersiz flash back’lerle izleyici oyalama taktiği henüz keşfedilmemişken yapmış bunları. Günümüz televizyon dünyasının kalıplara ve reyting ölçümlerine mahkum, yüzeysel ve birbirinin tekrarı ürünlerine bakınca, eski senaryoların romanın kardeşi olduğunu düşünmeden, eski toprak yazarlara hayranlık duymadan edemiyor insan.


Funda Cantek kimdir?

Doğma büyüme Ankara'lı. Ama aslen Niğde'li. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okurken basın sektöründe çalıştı. Mezun olunca akademisyenliğe geçiş yaptı. 1994-2010 yılları arasında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, 2010 yılından, 686 No'lu KHK ile ihraç edilene kadar Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde çalıştı. Kent sosyolojisi, kent tarihi, toplumsal cinsiyet, basın tarihi çalışma alanlarıdır. İletişim Fakültesi ve Kadın Çalışmaları Programı'nda lisans, yüksek lisans ve doktora dersleri verdi. Yabanlar ve Yerliler: Başkent Olma Sürecinde Ankara (İletişim Yayınları, 2003); Sanki Viran Ankara (der), (İletişim Yayınları, 2006); Cumhuriyet'in Ütopyası: Ankara (der) (Ankara Üniversitesi Yayınevi, 2011); Kenarın Kitabı (der) (İletişim Yayınları, 2014) ve İcad Edilmiş Şehir: Ankara (der) (İletişim Yayınevi, 2017) adlı kitapları, çalışma alanlarında çok sayıda makalesi, araştırması bulunmaktadır. Şehirleri keşfetmeyi, sokaklarda yürümeyi, fotoğraf çekmeyi, arşivlerde eşelenmeyi, okumayı sever. Tuna'nın annesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI