Zayıfa şahin tüccar kahramanlar

Perşembe, 3 Ocak, 2019
Küresel sistemin her cephede süreklileşen krizlerinin ve yerine gelecek olan henüz netleşmeden dağılan dengelerin yanında, bu dönemin ürettiği iktidar ve lider prototipi de, yöntemin yaygınlaşmasında son derece etkili. Öngörülemez çıkışlar yapabilmeleri; Trump örneğinde görüldüğü gibi güçlü yönetim geleneklerine uymama lüksleri; kabalığı açık sözlülük, fırsatçılığı zeka, keyfiliği devrim diye pazarlayabilmeleri; her türden düşmanlığı kışkırtmaktan hiç endişe duymamaları; çatışma ve savaş lafını dillerinden hiç düşürmemeleri ortak özellikler.

Yeni bir yıla girerken, en azından ilk günlerinde daha umutlu hissetmek, daha iyimser şeyler duymayı (elbette yazmayı) istemek çok doğal. İşte bu yüzden yılın ilk yazısını yazmak, “gidiyor işte” diye sıyrılma imkanı veren yılın son yazısını yazmaktan çok daha zor. Geçen yılı kapatırken hazırlanan almanakların hiçbiri, pek parlak bir bilanço ortaya koymadığı gibi, gelen yıla dair de çok iyimser beklentiler müjdelemedi. Sadece yılbaşı gecesi yaşananlar -Taksim’deki Suriyeliler üzerinden çıkan tartışmalar- bile kutuplaştırmanın ne kadar derinleşmeye, yayılıp saçaklanmaya müsait olduğunu gösterdi. Eğlenmesi zorlaştırılan, sokakları yasaklanan, mutlu olması suç haline getirilen, ekmeği/hakkı küçültülen ve huzurlu olmasına izin verilmeyen insanların, bu sıkışmışlığın yarattığı öfkeyi nasıl da işaret edilmiş ötekilere çevirebildiğine tanık olduk. Durumdan duyulan rahatsızlığın, neden olanlara gösterilemeyen (sonuç alamayan) tepkinin, nasıl da başka mağdurların/kurbanların üzerine çevrilerek rahatlatılmaya çalışıldığını gördük. Herkesin nasıl dişine göre düşman seçmeye, kolay/tehlikesiz hedeflere yönelmeye teşne olduğunu izledik. Irkçılığın, nefret dilinin, faşist aklın yeri geldiğinde nasıl ödünç alınarak kullanıldığını, kullanılırken de bambaşka gerekçelerle açıklandığını dinledik.

Memleket ahvalinden konuşmaya devam edince, yılın ilk yazısı için katlanılabilir bir kötülük- karanlık bulmak zorlaşacak. Dünya açısından da, ne geçen yılın, ne gelecek yılın bir iyimserlik imkanı sağlamadığı ortada. Ama dünya meselelerinden konuşmak, ne kadar yanıltıcı da olsa, uzaktaki şeylerden bahsetmek gibi geldiği, aslında ne kadar içeride olduğu görmezden gelinebildiği için, hep daha az rahatsızlık verir. O yüzden, yılın ilk yazısı zorluğunu dünya meseleleri üzerinden atlatmayı denemek fena bir fikir değil. 2018’i doğrudan içinde olduğumuz bölgeyi yakından ilgilendiren ve birçok süreci de derinden etkileyecek bir gelişmeyle tamamlamıştık: ABD Başkanı Trump’ın Suriye’den çekilme kararı. Bunun, pek çok alanda askeri varlığını ve güvenlik hizmetini paralı bir servis gibi görmekte olduğunu açıkça söylemeye başlayan ABD’nin içine kapanması anlamına gelip gelmeyeceği halen tartışılıyor. Ancak, dünyada askeri, ekonomik ve siyasi blokların, dengelerin ve ilişkilerin önemli ölçüde başkalaştığı ortada. Dış politika ve ulusal çıkar meselelerinin, daha tanımlı ve süreklilik arz eden karakterinin değiştiği, artık bu konudaki ezberlerin pek açıklayıcı olmadığı görülüyor. Belirsizliğin, öngörülemezliğin ve giderek kısalan vadelerdeki geçici pozisyonların daha belirleyici olduğu izleniyor.

Belirsizlik, öngörülemezlik ve kısa vadeli fırsatlara göre hareket edilmesi, çok genel anlamda sürpriz çatışmalara imkan veren, risklerin ve gerilimlerin arttığı bir zemin yaratır, yaratması beklenir. Oluşan istikrarsız alanda, üretilen yüksek gerilimin etkisiyle beklenmedik çatışmalar yaşanması büyük olasılıktır. Ancak, bazen de belirsizlik ve öngörülemezlik, kısa vadede gerçek ve sert çatışma olasılıklarını düşüren, radikal hamleleri durduran bir durum yaratabiliyor, hatta zaman zaman geçici bir kararlı denge bile üretebiliyor. Süreklilik kazanan belirsizlik, çeşitli yeni fırsat kapılarını açabildiği için pozisyon zenginliği sağlayabiliyor. Bu işleyişin yarattığı esneklik de, pazarlıkta sert, eylemde gevşek ara dönemler üretiyor. Son yıllarda dünya üzerindeki birçok gerilim alanında böyle bir süreç işledi. Özel olarak hayli yakınımızda yaşanan ve büyük ölçüde her açıdan içinde olduğumuz Suriye meselesinde de bunun sayısız örneğine tanık olundu. Suriye’de uygulanan vekalet savaşları da, asıl aktörlerin doğrudan çatışmasını engelleyen bir faktör olarak devredeydi. Çok kabalaştırarak söylersek: Suriye, her aktörün kendi dişine göre bir düşmanla doğrudan girmediği ama yönetebildiği çatışmalar sayesinde oyunda kalabildiği, pozisyon üretebildiği bir alan oldu. Tabloya her aşamada belirlilik, süreklilik atfedenler ise kaybetti.

Başta yöntemin laboratuvarı olan Suriye olmak üzere, dünyadaki birçok çatışma noktasında belirsizliğin bir yönetme biçimine dönüşmesi dönemin ruhuyla da çok ilişkili. Küresel sistemin her cephede süreklileşen krizlerinin ve yerine gelecek olan henüz netleşmeden dağılan dengelerin yanında, bu dönemin ürettiği iktidar ve lider prototipi de, yöntemin yaygınlaşmasında son derece etkili. Öngörülemez çıkışlar yapabilmeleri; Trump örneğinde görüldüğü gibi güçlü yönetim geleneklerine uymama lüksleri; kabalığı açık sözlülük, fırsatçılığı zeka, keyfiliği devrim diye pazarlayabilmeleri; her türden düşmanlığı kışkırtmaktan hiç endişe duymamaları; çatışma ve savaş lafını dillerinden hiç düşürmemeleri ortak özellikler. Bütün bunlar daimi bir gerilim ve bütün gerilim alanları için öngörülemez bir zemin sunuyor. Hep düşmanlar, tehlikeler, büyük tehditler ve onlara karşı acımasızca -acınırsa acınacak hale düşülecek- yürütülmesi gereken bir mücadeleye ihtiyaç var. Ancak, bu iktida/lider üslubunun bir başka özelliği de, kimi mafyatik, kimi bezirgan, kimi de düzenbaz olarak sınıflanacak olsa da, hemen hepsinin dış politikaya “tüccar” aklıyla yaklaşmaları. Dış politikada “çıkar” meşruiyetinin daha eski bir tarihi var elbette, ama zaman zaman “çıkarın” kap-kaç seviyesine kadar düştüğü izlenebiliyor. Ve bu tüccar aklı bazen de gerçek bir çatışmayı/kapışmayı da engelliyor.

Dünyanın içinde bulunduğu atmosfer, belirsizlikler ve çatışma potansiyelindeki artışın gösterdiği yön konusunda canlı bir tartışma devam ediyor. Kimileri oluşan uluslararası şartları geçen yüzyılın başındaki durumla kıyaslayarak 3. dünya savaşı olasılığından bahsediyor. Bazı yorumcular, artık savaş konseptinin de değiştiğini ve bu yüzden başlamış olan bir paylaşım savaşının içinde yer aldığımızı söylüyor. Küresel krizler ve iklim değişikliği nedeniyle yeni bir kavimler göçünün eşiğinde olduğumuza ve bu yüzden kuvvetli bir içe kapanma dönemine girileceğine dair öngörüler de mevcut. Sonu konusunda farklı yaklaşımlar olsa da, mevcut veya bilinen dengenin çatırdadığı genel bir kabul haline geldi. Geçen yüzyılın başıyla benzerlikler kuran yaklaşımlara dönersek, bu dönemin maceracı liderlerinin, geçen yüzyıldakiler gibi tetikleyebilecekleri çatışmalar konusunda uyarılar gündeme geliyor. Fakat, bu devrin lider profilinin -tüccar aklının uzantısı olarak- fazlasıyla bugünle ilgili olması, bir gelecek dair risk iştahlarını düşürüyor. Önceki yüzyılda kazanmayı istedikleri savaşlar için bütün dünyayı uçuruma sürükleyenlerin yerinde şimdi sadece kazanabilecekleri savaşların pazarlık gücüyle en fazlasını kazanmaya çalışanlar var. Gücünü denk ve üstün güçlerle sınamak yerine, zayıfların üzerinde göstermeyi tercih edenler. Dolayısıyla şimdilik açık çatışmaları durduran bu durum, ezilen halklar için bir züğürt tesellisi yaratmaya yetmiyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI