Cilt bakımı

Perşembe, 27 Aralık, 2018
5 yıldızlı bir oteldi. Barda bir kadın 'bir şey sorabilir miyim' diye yanımıza geldi. 'Ciltleriniz harika görünüyor, ne kullanıyorsunuz?'

Kolumun üstünde kalın bir tuz tabakası vardı. İkide bir okyanusa giriyorduk çünkü ve insan tuzlu olunca pek sinekler ısırmıyordu. ‘Tuz zararlı’ diye düşünüyor olmalıydılar. Bu yüzden tatlı suya girmeyi bir süredir bırakmıştık. Zaten pek suyumuz da yoktu yakında eğer küçük bir su birikintisini saymazsak. Ondan su içmek içinse, önce palmiye yapraklarını sıyırıyorduk ve sineksiz bir kısmından içmeye çalışıyorduk.

Bu yüzden bütün hayat Hindistan ceviziydi. İki Hindistan cevizi ağacı arasında bağlı bir hamak, yine onun yapraklarından bir gölgelik -beş, altı birbirine bağlı koca dal- Hindistan cevizlerini kırmak için, biri sivri iki taş, susuzluğu hemen kesen yağlı sütü, tok tutan eti, her şeyimiz buydu.

Bazı geceler soğuk olursa kabuklarını da yakıyorduk ve eğer biri yanımıza gelip kahve getirdiyse onu yapmak için.

Kostarika’da bir doğal parkın içinde kalıyorduk. Galiba yasadışıydı böyle kalmak, bilmiyorum yasalar daha çok, devletler içindir bana göre. Hakim, savcılar filan maaş alsınlar, polis üniformaları dikilsin rütbeler ve cübbeler, sarayların odaları olsun çok oda, makam arabaları şoförleri kapıları açsınlar, vergi daireleri Kafka’yı haklı çıkarsınlar, iç rahatlığı ile savaşlar olsun, ölelim, öldürelim, ah başkan olarak ne kadar muktedirim işleridir bunlar. Bilmiyorum ama hiç kimseye zararımız yoktu bizim, Hindistan cevizi yemek suç değilse eğer.

Bir de sular çekilirken kumsalda kalan avare yengeçleri topluyorduk gece ışığında. Bizden biraz daha tuzlu oluyorlardı. Çok susatıyorlardı.

Çok yoğun oluyorduk bütün gün. O zamanlar cep telefonu yoktu o yüzden olmalı. Kitap okuyorduk sırt üstü yatıp mesela ve ağacın etrafında gölgesiyle yer değiştirip. Kıyıda bulut seyrediyorduk yine sırt üstü, büyük bir dalga gelip ıslatıyordu bazen. -Her yedi dalgadan biri büyük olur diyordu Kaptan Flint, Define Adası’nda.-

Özellikle tam güneş batarken mutlaka yüzüyorduk. Çünkü o saatlerde tuza filan aldırmıyorlardı sinekler. Onların da kendilerine göre bir yemek saati var olmalı. -Kanı beslenmek için emmiyorlar diye mail yazmayın lütfen!- Ama sinekler pek keyfimizi bozmuyordu. Patronlar gibi değillerdi biraz kan emip gidiyorlardı. Biriktirmiyorlardı kanı en azından.

İki hafta sonra bir uçağa biniyorduk. Tam binerken ‘size bir teklifim var’ dedi yer hostesi. ‘Uçakta fazla yolcu var, sizi iki gün otelde ağırlayalım. Her şey bizden’… ‘Üç gün o zaman’ dedik. ‘Tamam’ dediler. 5 yıldızlı bir oteldi. Barda bir kadın ‘bir şey sorabilir miyim’ diye yanımıza geldi. ‘Ciltleriniz harika görünüyor, ne kullanıyorsunuz?’

Okyanus tuzu… Güneş… Hindistan cevizi yağı… Tatlı su yok… Yengeç eti biraz… Bir de alacakaranlık sinekleri…

YAZARIN DİĞER YAZILARI