Sen ne biçim erkeksin?

Salı, 25 Aralık, 2018
Bizim toplumumuzda bir erkeğin tabiri caizse “gerçek bir erkek” olabilmesi için genel olarak dört temel aşamadan geçmesini bekliyor: Sünnet, askerlik, iş bulma, evlilik. Bu aşamalardan birinde fire vermişseniz, kusura bakmayın ama toplumdaki genel kanıya göre siz gerçek bir erkek değilsiniz.

Son dönemde popüler bir konu haline gelen “erkeklik çalışmaları” (Masculinity Studies) 1970’li yıllarda akademik bir çalışma alanı olarak ortaya çıktı. Avustralyalı toplum bilimci Raewyn Connell “Masculinities” yani “Erkeklikler” adlı kitabını 1995 yılında yayınlıyor ve böylece bu alan bağımsız bir çalışma alanı olarak kabul ediliyor. Şimdilerde, erkeklik çalışmaları akademi sınırlarını aşmış, sivil toplum çalışmalarına konu olmuş durumda.

İlk etapta “erkeklik çalışmaları” deyince insana feminizm karşıtı bir alandan bahsediyormuşuz gibi geliyor fakat öyle değil. Bilakis feminizme dışarıdan, dolaylı destek sağlayan bir çalışma alanı diyebiliriz. En azından ben bu fikirdeyim. ‘Bence’ diyorum, çünkü oldukça tartışmalı bir alan. Hatta isim konusunda bile ayrışma var; bu alanda önemli katkıları bulunan yazar Jeff Hearn “eleştirel erkeklik incelemeleri” isminin daha doğru olduğu savında. Peki “erkeklik çalışmaları” nedir? Neyi dert edinir?

Simone de Beauvoir’nın ünlü “Kadın doğulmaz kadın olunur” sözü, kadın-erkek eşitsizliğinin toplumsal bir inşa olduğunu, “kadın olma” halinin yani –kitabının adı gibi ifade edersek- ikinci cins olma durumunun önceden belirlenmiş toplumsal rollerin benimsetilmesiyle ortaya çıkan bir durum olduğunu anlatır. İşte erkeklik çalışmaları da benzer şekilde “erkeklik” hatta “erkeklikler”in sonradan edinilen/öğretilen bir rol olduğu iddiasıyla yola çıkar. En basit ifadeyle “erkek” olmanın belirli şartları vardır ve bu şartlar yerine gelirse “erkek”sinizdir.

Erkeklik, tek bir tane değildir üstelik, birçok erkeklik türü vardır. Çünkü şartlara, zamana hatta coğrafyaya göre erkeklik tanımı da değişkenlik gösterir. Bu sebeple bu çalışma alanı aslında ‘erkeklikler’i ve bu çokluğa ilişkin etkenleri inceler.

Buradan hareketle, tahakküm altına alınanın yalnızca kadınlar olmadığını, toplumda “erkek” olarak tanımlananın dışındaki ‘herkes’ olduğunu ileri sürer. Bu herkesin içerisine; “erkek” tanımının dışındaki diğer erkekler, eşcinseller, translar ve ‘queer’ler de girer. Erkeklik çalışmaları hem farklı farklı erkekliklerin birbiriyle olan iktidar ilişkisini hem de erkekliklerin kadınlar, LGBTİQ ve queerler ile olan tahakküm ilişkisini inceler. Sorunun erkeklerin kendisi olmadığını, toplumun inşa ettiği “erkek” kavramı olduğunu söyler. Dolayısıyla mücadele edilmesi gereken erkeklerin kendisinden ziyade bu eril anlayıştır.

Bu noktada, Connell’ın Antonio Gramsci’nin “hegemonya teorisi”nden esinlenerek ortaya attığı “hegemonik erkek” tanımından bahsetmemiz lazım. Hegemonik erkeklik belirli erkek gruplarının güç ve zenginliği nasıl ellerinde tuttuklarını, tahakkümü yaratan toplumsal ilişkileri nasıl meşrulaştırdıklarını ve yeniden ürettiklerini anlamaya yönelik olarak oluşturulmuş bir kavramdır (Carrigan vd. 2002: 112). Hegemonik yani egemen erkeklik, feministler olarak erkek-egemen dediğimiz kavram aslında. Gramsci hegemonya kavramını sosyal sınıflar arasındaki ilişkiler bakımından kullanmıştı, Connell ise bunu toplumsal cinsiyete uyguladı.

Ataerkinin yarattığı ve hem erkeklere hem kadınlara hem de LGBTQI-Queer’lere dayattığı erkeklik rolleri var. Örneğin “adam gibi adam” olmak diye bir kavram türetmiş ataerki. Bizim toplumumuzda bir erkeğin tabiri caizse “gerçek bir erkek” olabilmesi için genel olarak dört temel aşamadan geçmesini bekliyor: Sünnet, askerlik, iş bulma, evlilik. Bu aşamalardan birinde fire vermişseniz, kusura bakmayın ama toplumdaki genel kanıya göre siz gerçek bir erkek değilsiniz. Bu konuda yazılmış çok değerli kitaplar var: Serpil Sancar ‘İmkansız İktidar’ kitabı öncü nitelikte bir yayın. Yine, Pınar Selek ‘Sürüne Sürüne Erkek Olmak’ kitabında erkek olma yolundaki ana basamaklardan askerlik üzerine eğilmiş ve konuyu detaylı ve anlaşılır şekilde ele almış, not edin muhakkak.

Hegemonik erkek kavramından devam edecek olursak, hegemonik erkek diğer erkekleri/cinsleri/kimlikleri, tahakküm altına alıyor, iktidar ilişkilerini belirliyor ve karşısına çıkan her muhalif sesi bir tehdit olarak görüp kapı dışarı etmek için her yola başvurabiliyor. Hegemonik erkek, medyada, sporda, devlet kurumlarında, şirketlerde ve sermayeyi elinde tutan her yerde kendisini tekrar tekrar üretiyor. Mesela o eleştirdiğimiz dizilerdeki erkek başrollerin neredeyse tamamı hegemonik erkek tipi. Bu bahsettiğimiz dört temel basamaktan geçmiş; işli, güçlü, paralı, delikanlı, kadınları etkileyen “adam gibi adam” tipler. Sporda desen küfür kıyamet caiz, bıçkınlık hiç olmadığı kadar, racon kesmeler ve saire ve saire… Reklamlar da öyle, siyaset de. Bu açık alanda at koşturan hegemonik erkek zihniyete dur demedikçe bu eril iktidar ilişkisi asla sonlanmıyor, hatta artarak devam edebiliyor, “kendini üretme” dedikleri de bu. Hatta kadınlar da farkında olmaksızın bu hegemonik erkek rolünün yardımcı aktörlerinden olabiliyorlar. Hani “Erkek ol biraz erkek!” diye çıkışırlar ya bazen ya da “Sen ne biçim erkeksin git çalış eve ekmek getir!” derler, işte ne yazık ki kadınlar ağızlarından çıkanların, kendilerini baskılayan ataerkinin ürünü olduğunu bilselerdi, bu üretime katkıda bulunmayı eminim hiç istemezlerdi. Bu sebeple, ‘bilinç yükseltme’ deyip geçmeyelim…

Hegemonik erkeklik kavramının kapitalizmle de yakından ilgisi var. Eril iktidar-kapitalizm ilişkisi oldukça bağlantılı. Her ikisi de sömürgeci. Her ikisi de tek olma derdinde. Her ikisi de mülkiyetçi. Her ikisi de karşısına çıkan her muhalefeti susturmaya ve bastırmaya meyilli. Bu yüzden her ikisi de şiddete başvuran, otoriter ve patriyarkal.

İşte bu hegemonik erkek yahut ataerki ya da erkek egemen yapıyı ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar, toplumsal cinsiyet eşitliğine ve dolayısıyla feminizme katkı sağlayacaktır. “Erkekler zaten her yerde, bari feminizmi rahat bıraksınlar” ya da “Erkekten feminist olmaz” diyen feministler mevcut fakat bence bu şekilde düşünmememiz gerekir. Erkeklik çalışmaları, zaten feminizmin yükselişiyle ortaya çıkan bir alan ve feminizme karşı değil, feminizmin yanında bir nevi eşitliğin tesisinde destek olarak konumlanıyor. Zaten, bu konuda feminizmin öznesinin yine kadınlar olması gerektiğini kendileri savunuyorlar ve kendilerini feminist değil ancak “profeminist” olarak tanımlıyorlar. Akademi de onları bu şekilde tanımlıyor. Yani herhangi bir feminist hareketin üyesi olmaksızın, feminizmin hedeflerini destekleyen kişiler olarak.

Bu alanda, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de önemli sivil toplum hareketleri başlatıldı. Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi ve Eleştirel Erkeklik İncelemeleri İnisiyatifi bu hareketlerden ikisi. Yenilerde “Yanındayız” diye yeni bir topluluk da katıldı bu harekete. Pratikte tamamen erkeklik çalışmalarına yoğunlaşmasalar da, erkeklik çalışmalarından yola çıktıklarını kurucu üyelerinden biriyle yaptığım sohbetten biliyorum. Bu girişimler ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitliğinin tesisi adına olumlu girişimler. Ve kadınlar olarak bu girişimleri desteklememiz gerektiğini düşünüyorum. Böylece sıkça sorulan “Feministler niçin erkekleri dışlıyor?” sorusuna da iyi bir cevap vermiş oluruz.

Feminizmin yükselişiyle erkekliklerin içine düştüğü “erkeklik krizi” de erkeklik çalışmalarının konularından biri. Hem erkeklik krizi hem de bu sebeple feminizme yapılan saldırılar ise başka bir yazının konusu olsun.


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI