Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Yeni bir çılgın proje: Osmanlıca gazete

Pazartesi, 24 Aralık, 2018
AKP’nin ve Erdoğan’ın Yeni Osmanlıcılık söylemi, yalnızca İstanbul’un fethi kutlamalarında olduğu gibi geçmişin şanlı zaferlerinin periyodik olarak hatırlatılması ile değil, aynı zamanda bu geçmişin yeniden inşasının mümkün ve muhakkak olduğu vaadi ile işlemekte. Aynı vaat, otoriter rejimin inşasına olanak sağlayan toplumsal ilişkilerin ve siyaset modelinin de toplum nezdinde kabul görmesine, dahası çılgınca arzulanmasına olanak sağladığı için de iktidar tarafından son derece işlevsel bulunuyor.

Ölü bir dilde gazete çıkarır mısınız? Kastettiğim yazılı hale gelememiş, kendi yazınını oluşturamadığı için kuşaklar arasında aktarılma olanağı kalmamış, asimilasyon politikalarıyla ya da yasaklarla unutturulmuş, son masal anlatıcısı, son konuşucusu da öldüğünde konuşacak kimsesi kalmayan, yok olmaktaki 3 bine yakın anadilden biri değil. Bugün kendi başına bir dil olarak kabul edilmeyen, kullanıldığı dönemin Farsça, Arapça ve Türkçe sözcüklerinin bileşiminden oluşan ve bunların tümünün Arap harfleriyle yazıldığı, bugün uzmanların dışında kimsenin okuyamadığı Osmanlıca’dan söz ediyorum. O zaman soruyu başka türlü sorayım. Osmanlıca bir gazete çıkarır mısınız? Ya da Osmanlıca bir gazete neden çıkarılır? T24’ün haberine göre, Bursa’daki bir matbaacı “insanların özlem duyduğu”nu ileri sürerek Osmanlıca bir gazete çıkarmaya başlamış. Hatta “devletimiz Osmanlıcayı serbest bırakınca bize gün doğdu. Biz de Osmanlıca gazete çıkarmayı düşündük” demiş. Demek ki kendini “Osmanlıcayı yeni nesillere aktarma”ya adamış bu idealist matbaacı, UNESCO’nun dünya dil atlasına göre Türkiye’de yok olmak üzere olan 15 dilden birini değil de, aslında kendi başına bir dil olarak bile tanınmayan Osmanlıcayı korumaya ve yeni nesillere aktarmaya heves etmiş. Ne ala. Tabii Osmanlıcaya özlem duyan bu “insanların” tam olarak kim olduklarını bilemiyoruz. Gazetenin kaç bastığını ya da online nüshasının ne kadar okunduğunu da. Ama matbaacının iddialı sözlerinden Türkiye’de Osmanlıcaya hasret duyan ve bu hasretle tarihi birtakım belgeleri ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2014 yılında bir konuşmasında belirttiği gibi mezar taşlarını okumaya değil de bildiğiniz günlük olayları -habere göre matbaacı günlük olayları Osmanlıca duyurma iddiasını özellikle vurguluyor- Osmanlıcadan okumaya heves eden kitleler olduğunu anlıyoruz.

İnsan kendini, “Eğer Osmanlıca bilgisini ilerletmeye çalışan tarih öğrencileri ya da araştırmacılar değillerse, bu gazetenin okurları tam olarak ne yapmaya çalışıyor?” diye sormaktan alamıyor. AKP’nin ve Erdoğan’ın özellikle 2011 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde seçmenin ağzına bir parmak bal çalmak üzere başvurduğu Osmanlıcılık söylemi, yalnızca İstanbul’un fethi kutlamalarında olduğu gibi geçmişin şanlı zaferlerinin periyodik olarak hatırlatılması ile değil, aynı zamanda bu geçmişin yeniden inşasının mümkün ve muhakkak olduğu vaadi ile işlemekte. Aynı vaat, otoriter rejimin inşasına olanak sağlayan toplumsal ilişkilerin ve siyaset modelinin de toplum nezdinde kabul görmesine, dahası çılgınca arzulanmasına olanak sağladığı için de iktidar tarafından son derece işlevsel bulunuyor.

AKP’nin otoriter bir rejim inşası projesinin ilk aşamalarından biri, Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik çıkışıyla dış politika üzerinde de bir dönem etkili olan Yeni Osmanlıcılık’tı. Her ne kadar kendisi yeni olmasa ve bir dış politika stratejisi olarak işe yaramayacağı kısa sürede anlaşılsa da, Osmanlıcılık, bugün AKP seçmeni açısından Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik açgözlü iştahını haklılaştırma işlevi gören söylemlerden birisi olarak gücünü koruyor. Dahası, bu gücün pekişmesinde, mevzu dış politika olunca hükümetin en heveskâr destekçilerinden birine dönüşüveren CHP’nin de önemli bir rol oynadığını unutmamak gerekiyor. Ancak Bursalı acar matbaacının derdi, her ne kadar gazetesinin Viyana, Almanya ve İngiltere’de de okunduğunu ileri sürse de, ikinci bir Ahmet Davutoğlu vakası ile dış politikada Osmanlıcılık fikrinin yeniden canlanması olmasa gerek. Esas olarak, Osmanlının hayaleti, özellikle de 2011 yılından bu yana sistematik olarak tedavüle sürülürken, esas maksat güce tapınan ve güçle kurduğu duygusal bağ ve özdeşlik yoluyla kendine bir kimlik bulan seçmene yeni vaatler sunma gücünü yitirmemesi. Cumhurbaşkanlığı’nın Çankaya’daki mütevazi köşkten sonradan külliye adı verilen saraya taşınması da, Erdoğan’ın Muhteşem Süleyman’dan Abdülaziz’e Osmanlı Sultanları’nın 300 yıldan bu yana kurduğu Karadeniz’i Marmara’ya ikinci bir boğazla bağlama hayalini ciddiye alıp Kanal İstanbul projesini başlatması da, ilk kez 2014’te “çocuklarımız dedelerinin mezar taşlarını okuyabilsinler” diyerek gündeme getirdiği Osmanlıcanın okullarda zorunlu ders olarak okutulması projesi de, ilk yağmurda sular altında kalan devasa İstanbul havalimanının trafik kontrol kulesinin Osmanlı’nın ihtişamını ve gücünü simgeleyen “lale” figüründen esinlenerek tasarlanması da Osmanlıcılığın bir ideoloji olarak seçmen kitlesine yalnızca yüceltilen mazi ile değil, yarına dair bir ümit olarak da yeniden pazarlanabilme gücünün bir yansıması. Bu kültürel hamlenin en önemli taktiklerinden biri ise, her yıl yinelenen anmaların, kutlamaların Osmanlıcılığın sürekli olarak yeniden tedavüle sunulabilmesi açısından taşıdığı işlev. Bu nedenle, son yıllarda sadece festival havasında, devasa sahneler, ışık ve ses gösterileriyle İstanbul’un fethinin kutlanmakla kalmadığını, aynı zamanda Abdülhamit’in doğum gününün de, üstelik TBMM başkanlığınca düzenlenen etkinliklerde kutlandığını görüyoruz. Sultan II. Abdülhamit’in 1878’de Meclisi tatile göndermesiyle başlayan 30 yıllık istibdat döneminde basına yönelik sansür, yasak ve baskıların vardığı boyut ile bugün hükümetin muhalif basını zapt-u rapt altına almak için her yolu denemesi, kendisine ve politikalarına yöneltilen her türlü eleştiriyi “terör destekçiliği” ile ilişkilendirip tutuklu gazetecilerin gazetecilik faaliyetinden değil terör suçundan tutuklandıklarını ısrarla savunması; kendi güdümünde bir medya oluşturmak için harcadığı çaba ve sansüre varan baskıcı uygulamalar arasındaki benzerlik dikkate alınırsa, Yeni-Osmanlıcı söylemin neferlerinin neden Abdülhamit’i bu denli önemli bir figür, neredeyse bir kahraman olarak sunmak için bu denli çaba harcadıkları da anlaşılabilir. Hal böyleyken, Osmanlıca yayınlanmaya başlayan bu gazeteyi çılgın projelere bir ek, yeni bir çılgınlık olarak mı görmeliyiz? Yoksa, yurttaştan tebaa yaratma sürecinde, sadece yazmanın değil, okuryazarlığın da bir suç addedilmeye başlanacağı yeni bir evreye geçişimizin habercilerinden birisi mi?


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI