Asla uyumayan şehir: New York

Çarşamba, 19 Aralık, 2018
Madison Square Garden'a gittim hemen ve biletlerimi aldım. New York Knicks, evinde Phoenix Suns'ı konuk ediyor. Maçın başlaması için daha koca bir gün vardı o yüzden ben de elimde kahvemle şehrin sokaklarında dolanmaya başladım. Time Square, Boradway, Central Park... Empire State binasının 86'ncı katına bile çıktım, şehri şöyle bir tepeden izledim.

Haberi yaymaya başlayın, bugün ayrılıyorum.
Onun bir parçası olmak istiyorum…New York, New York!
Bu serseri ayakkabılar dolaşmaya hasret
Tam kalbinde…New York, New York!
Asla uyumayan bir şehirde uyanmak istiyorum
Ve tepenin kralı olduğumun farkına varmak, yığının tepesinde…

New York yazısına Frank Sinatra’dan başka kimse daha iyi başlayamazdı. Bu sadece onun için yazılmış binlerce şarkıdan sadece bir tanesi. Geçen hafta sizinle Los Angeles’taydık hatırlarsanız. LA sokaklarını dolaşmıştık, hafiften şehir kültürüne dalıp Los Angeles Lakers’ın maçını yakalamıştık. Bu hafta ise “uyumayan şehir”deyiz. New York yani “Büyük Elma” 24 saat yaşayan, nefes alıp veren, canlı bir organizma desek yanlış olmaz. Bu hafta New York ve Knicks maçı yazısı yazacak olmamdan ayrı bir heyecan duyuyorum. Aslında birçok okuyucum Lakers taraftarı olduğumu bilir. Ama New York’un bende ayrı bir yeri olmasının nedeni bu şehirde büyümüş olmam ve her sokağında karış karış yürümüş olmamdır. Yani kısaca semt benim, şehir benim.

New York’un spor kültürü çok üst seviyededir. Birçok takıma ev sahipliği yapar. NBA’de New York Knicks, NFL’de yani Amerikan futbolunda New York Giants, NHL yani buz hokeyinde New York Rangers, beyzbolda ise New York Yankees bu şehrin vatandaşlarının her zaman kalbinde yatan arslanlardır. Tabi Giants ve Yankees başka bir seviyede yaşanıyor çünkü her daim liglerinde yarışmacı pozisyonundalar. Knicks takımı eski şaşaalı günlerinde olmaması sebebiyle eski heyecanı yaşatmıyor ama yine de New Yorklular Madison Square Garden’ın tribünlerini hınca hınç dolduruyor. Emin olabilirsiniz, şahit oldum.

ŞEHRE DÖNÜŞ

.

Los Angeles ve Hollywood günlerinin ardından yeniden şehre döndüm. Tabii planlarımın arasında Madison Square Garden’da bir New York Knicks maçı yakalamak birinci sıradaydı. New Jersey’de kalıyorum, New Jersey’nin kuzey kıyısında. Zaten New Jersey ve New York, Beşiktaş – Kadıköy gibidir. Nasıl bizde bu iki semtin arasında bir İstanbul Boğazı varsa burada da bu iki eyaletin arasında Hudson Nehri var. Eyaletlerin rekabet kültürü de çok eskiye dayanır. Bizde Beşiktaş – Fenerbahçe derbisi iki yakanın karşı karşıya gelmesi gibiyse, burada da New York Knicks – New Jersey Nets rekabeti biraz öyleydi. Ama Nets’in New York’ta Brooklyn’a taşınması artık iki yaka rekabetini tarihe karıştırmış oldu. Bu iki yaka sadece sportif yönden değil, ekonomik yönden de ilişkili. New York’ta çalışan birçok insan New Jersey’de ikamet eder. Yani bunu iyi anlamak lazım.

Pazartesi New Jersey’de serin bir sabaha uyandıktan sonra hemen giyinip otobüse atladım. Güne New York’ta kahvemi içerek başlamak istedim. New York şehrinin en önemli alışkanlıklarından biri kahve içmektir aslında. Her New Yorklu kahveyle yaşar diyebiliriz. Ben simsiyah içerim ama şehrin genel kahve kültürü kahveyi sütlü veya kremalı içmektir. Sabahın 10’uydu ama sokaklar sanki cumartesi akşamı gibiydi. Boşuna uyumayan şehir denmiyor. Bu organizmadaki bütün insan hücreleri hareketli diyebiliriz. Herkes bir telaş halinde, bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ya da birilerine…

Madison Square Garden’a gittim hemen ve biletlerimi aldım. New York Knicks, evinde Phoenix Suns’ı konuk ediyor. Maçın başlaması için daha koca bir gün vardı o yüzden ben de elimde kahvemle şehrin sokaklarında dolanmaya başladım. Time Square, Boradway, Central Park… Empire State binasının 86’ncı katına bile çıktım, şehri şöyle bir tepeden izledim. İşte o an yazıma Frank Sinatra’nın şarkısıyla başlamaya karar verdim. Her şey oradaydı, ayaklarımın altında… Koskoca Gotham şehri. Bütün mağazalarda satılan ve sokaklarda çokça kişinin üzerinde gördüğüm Donald Trump ile dalga geçilen tişörtlerden bahsetmeseydim olmazdı herhalde. Amerikan halkı zaten oldum olası politikayla çok meşgul olmuyor. Ama her şeyde olduğu gibi politikayı da popüler kültürün parçası haline getirmekten de geri kalmıyor. Aslında çok takdir edilesi, fazla ciddiye almamaları yani, hayatlarıyla ilgilenmeleri.

MADISON SQUARE GARDEN

.

“Dünyanın en ünlü arenası”, arenanın her yerine devasal bir boyutta Böyle yazmışlar. Ama öyle gerçekten de. The Garden dünya spor tarihinde çok önemli bir yere sahip. Tarihin en büyük boks maçları burada oynanmıştır, çok kan akmıştır. En büyük gösteriler, konserler burada gerçekleşmiştir. Basketbola gelince… Knicks konusundan biraz sonra bahsedeceğim ama size şu kadarını söyleyeyim New York seyircisi tüm dünyada basketbolu en iyi bilen seyirci olarak geçer. O yüzden bütün büyük oyuncular en efsane performanslarını The Garden’da sergiler. 1995 yılında Michael Jordan basketbola geri döndüğünde çok kötü oynuyordu ve herkes onun bittiğini zannederken patlamayı The Garden’da yaptı: 55 sayı. Bu maçın adı “Double Nickel Game” yani “İkiz Nikel Maçı” olarak hatırlanır. Double Nickel, iki nikel demektir. Amerikan para biriminde 5 cent’e nikel denir ve iki nikel yan yana gelince Jordan’ın 55 sayısı demek oluyordu. İşte alın size Double Nickel Game. Bu sadece bir örnekti ama saymaya kalksak liste çok uzar. Her NBA oyuncusunun en iyi performanslarını araştırırsanız çoğunun The Garden’da gerçekleştiğini görürsünüz. Kobe Bryant, LeBron James…

UNUTULMAYAN EFSANELER

Sadece The Garden’da gezerken değil, şehirde ve mağazalarda gezerken çok önemli bir detayın gözümden kaçmasına müsaade edemezdim. Knicks, o eski günlerindeki Knicks değil belki ama o formayı terletmiş efsanelere hâlâ saygı gösteriliyor; bu hissediliyor, hissettiriliyor. Walt Frazier, Earl Monroe, Dick McGuire, Willis Reed, Bill Bradley, Dave DeBusschere, Red Holzman ve Patrick Ewing.

Az evvel mağazalardan bahsetmemin sebebi şuydu: Amerika’da forma sadece maçlarda değil sokakta genel giyim olarak da kullanılır. Yani sokaklarda birçok gencin sebepli sebepsiz formayla dolaştığını görebilirsiniz. İlla tuttuğu takım olmak zorunda da değil, sevdiği bir oyuncuysa, alır giyer ve dolaşırlar. Okulda, sokakta, evde, gezerken, tozarken, her zaman… Gördüm ki hâlâ eski New Yorklu efsane oyuncuların formaları satılıyor ve giyiliyor. Ama tabii ki birisininki diğerlerinden daha fazla: Patrick Ewing.

90’lı yıllarda NBA’e damga vuran üç pivot vardı; Patrick Ewing, David Robinson ve Hakeem Olajuwon. Ewing’i diğer ikisinden ayıran tek şey bir yüzük kazanamamış olması ve New York’a bir şampiyonluk getirememiş olması. Ewing, aslında 90’lı yıllarda daha önemli bir oyuncuydu diğer ikisine göre. Olajuwon, kabul etmek lazım ki çok özel bir oyuncuydu. Belki de NBA tarihinin en yetenekli uzunuydu. Robinson, Ewing’in tırnağı bile olamazdı ama sırf şampiyonluğu var diye daha fazla saygı gösteriliyor. Halbuki Ewing, yıllar boyunca diğer ikisi gibi mükemmel oyuncularla oynamamıştı ve New York takımını adeta tek başına iki kez NBA finaline taşımıştı. O yüzden Ewing asla hak ettiği saygıyı görmemiştir ve görmeyecek de. Ama Madison Sqaure Garden’ın koridorları onun resimleriyle ve formalarıyla süslenmiş durumda ve gelen herkese bir şeyi hatırlatır: Buradan bir Patrick Ewing geçmiştir. Ah zaman…

Bu arada bazılarınız neden Phil Jackson’dan bahsetmediğimi sorabilir. Phil Jackson, koç olarak Chicago Bulls ile altı, Los Angeles Lakers ile beş, toplamda 11 şampiyonlukla NBA tarihinin en çok şampiyonluk kazanan koçu olabilir. Ama oyuncu olarak şampiyonluk yaşadığı New York Knicks’te sıradan bir oyuncuydu. Hatta efsaneye göre koçu, Jackson’ı oyuna sokarken şöyle demişti: “Bak Phil, top sana doğru gelirse çekil!” Gerisini siz düşünün!

NEW YORK KNICKERBOCKERS

Knicks, New York basketbolunun temsilcisi. Asıl adı “Knickerbockers” olan bu takımın isminin anlamı aslında çok enteresan. Eskiden New York’a gelmiş göçmen Hollandalıların giydikleri kısa pantolonların adından geliyor. Bir zaman sonra bu “Knickers” olarak da telaffuz edilmeye başlanmış. Hatta zaman içerisinde New York yerlisi anlamında da kullanılmış. Leonardo DiCaprio’nun “New York Çeteleri” filmini gözünüzün önüne getirirseniz resim netleşebilir. Daha sonra ismi “Knicks” olarak kaldı…

SADECE BİR MAÇ: SUNS VS KNICKS

Maçtan çok bahsetmek istemiyorum, zaten bahsedilecek fazla bir şey yok. NBA’in iki “loser” yani “kaybeden” takımı. Tarihlerinde hiçbir şampiyonlukları yok. Aralarında ezeli bir rekabet de yok. İkisi de şu anda ligde yarışta değiller. Yani sıradan bir maç diyebiliriz. İşin ilginç tarafı stadın hınca hınç dolu olması ve sanki bir playoff maçıymış gibi seyircilerin maçı pür dikkat izliyor, gözlemliyor olması. Bu alkış takımların değil New York seyircisinin. Basketbolu bilen, seven ve izlemekten vazgeçmeyen.

Maç yavaş başladı. Klasik bir The Garden maçı. Ufaktan bir iki faul, bir iki vurulan smaç, seyirci ve maçın havası birkaç derece yükseldi. Maçla ilgili fazla tutulacak not yok. Maçı konuk ekip Phoenix 128-110 kazandı. Maçın yıldızı attığı 38 sayıyla 22 yaşındaki Devin Booker’dı.

Devin Booker, ligde üçüncü sezonu olmasına rağmen bir hayli gelişme gösteriyor gibi. Belki de o da bu sezonki en iyi performansını Broadway’de sergilemiştir. Phoenix Suns, 90’lı yıllarda efsane oyuncusu Charles Barkley, 2000’li yıllarda Steve Nash’in ardından yeni yıldızını bulmuş gibi. Ekranlarda çok maçını izledim ama koltuğumdan şöyle bir izleyince süper yıldız ışığı taşıdığı kanısına vardım. Suns yönetimi ne yapsın etsin bu oyuncusunu pamuklara sarıp sahip çıksın. Çünkü bu genç adam Suns’ı yarışmacı takım yapabilecek çok önemli biri gibi duruyor.

NEW YORK’U DİNLİYORUM GÖZLERİM KAPALI

Arenadan sessiz bir ayrılık… Seyircinin ayak sesleri bile yok sanki arenanın koridorlarında. Sokağa atılan ilk adım ve kopan kıyamet. Gürültü, itfaiye ve polis sirenleri, panik her yerde. Kaosun ve koşuşturmanın tam ortasında. Dünya etrafımızda dönerken biz tam ortasında, tam göbeğinde, arenanın içinde portakal renginde bir topun elden ele, yerden yere sekişini izledik. New York şehri ve New York seyircisi olmak böyle bir şey. Tüm kıyamete rağmen, maça vakit ayırıp gelmek ve oturup izlemek…


Ara Gözbek kimdir?

Yayın hayatına 2005'te üniversite radyosu CIU FM'de başlayan Ara Gözbek aralıksız üç sene İngilizce ve Türkçe yayınlarla canlı radyo programı hazırladı ve sundu. 2005'te CNN Türk'te Frekans programında yapım asistanı ve muhabir olarak görev aldı. Gazeteciliğe ilk olarak 2006'da BirGün gazetesinde adım attı. BirGün'de Pazar eki ve spor bölümlerinde 400'den fazla makale yayınladı, ardından Türkiye'nin en çok takip edilen spor haber sitesi sporx.com yazarlığa devam etti. 2007 yazında staj yaptığı TRT'de “NBA Europe Live” adı altında NBA'in uluslararası projesinde TRT'yi NBA muhabiri olarak temsil etti. SporX TV'de “NBA ARA'SI” programını yaptı. Bunların dışında Taraf gazetesi, tempo24.com.tr ve birçok sitede makaleleri ve haberleri yayınlandı. Döneminde çok popüler bir radyo olan Metro FM'de pek çok programa konuk ve yorumcu olarak katıldı. sokaksesi.com sitesinin ve Android ile Apple'larda uygulaması da olan Sokak Sesi Radyosu'nu kurup burada uzun bir süre “underground” radyo yayınları yaptı. Halen Gazete Duvar'da yazmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI