Aşırı strateji, yüksek dozda taktik

Çarşamba, 19 Aralık, 2018
Bugün Türkiye’de sarı yelek eylemi yapılması olasılığından, hele onu organize edebilecek bir potansiyelin, yapının varlığından bahseden ciddi bir değerlendirme yok. Zaten, “çağrı yaptı” diye linç edilmeye kalkılan Fatih Portakal da, aslında bunun olamayacağından söz ediyor. Dolayısıyla, iktidar açısından “sarı yelek tehlikesi”, soğuk savaşın “bu kış komünizm gelecek” iddiaları kadar gerçek dışı ve aslında öyle olduğu için de uzak bir ihtimali ezmek için çok daha elverişli.

Baskı ortamı, korku iklimi hem kişisel düzeyde, hem toplumsal alanda söz ve hareket kabiliyetini çok güçlü biçimde etkiler, etkiliyor. İnsanlar, topluluklar yapmalarının çok doğal olduğu hamleleri, yapmayı düşünebilecekleri şeyleri, daha önce çok kolayca söyleyebildiklerini daha fazla tartarak hayata geçiriyor veya sıklıkla vazgeçiyor, erteliyor. Refleks davranışlar, doğal tepkiler, hatta alışkanlıklar bile zayıflamaya başlıyor, hareketsiz kalmak bir güvenlik meselesine dönüşüyor.

Etrafta olanlara, sadece hareket yönü ve sınırlarıyla ilgili ipuçları bulmak için bakılmaya başlanıyor. Başkalarının başına gelenlere, başa gelebilecekler hakkında konuşulanlara, herkes kendi pozisyonunu korumak veya duruşunu açıklanır kılmak için dikkat kesiliyor. Şartlar, şartları yaratan süreçler ve bu konulardaki gidişatı çizen öngörüler -belki pek de dahil olunmadan- yakından takip ediliyor. Çok şeyi açıklama iddiasındaki kalıplara da, sürprizli iddialara da talep tırmanıyor.

Hukuki ve siyasi baskılarla baş etme yöntemlerinden biri olarak iktidar sahiplerinin kafasından geçenleri anlamaya çalışmak, anlayan ve bilen iddiasındakileri takip etmek de sık rastlanan bir durum. Bu yüzden, iktidar yanlısı isimlerin açık tehdit içeren yazıları, önemli bir bilgiymiş gibi muhalif basın tarafından da paylaşılıyor. Olup bitenlerin arkasındakiler, perde arkaları, kulisler, gizli pazarlıklar gibi kapalı mevzulara dair bilgi kırıntıları büyük bir özenle toplanıyor.

İlk bakışta şüpheci bir meraktan besleniyor gibi görünen bütün bu haller, olanı anlamaktan çok yapılması gerekeni bulmaya takıldığı için, bir zihin açıklığı veya görüş berraklığı değil, kafa karışıklığı ve optik bulanıklık yaratmaya başlıyor. Endişeli hareketsizlik de, önce düşünüp sonra hareket etmek (söz söylemek) biçiminde bir ihtiyatlılıktan, korku iklimini yeniden üreten bir karamsarlığın kıyılarına doğru ilerleyebiliyor. Fonksiyonel niyet, anlama çabasını ele geçiriyor.

Giderek artan baskılar, yükselen endişe ve çaresizlik hissi, ne kadar başarılı sonuçlar aldığından bağımsız olarak aşırı “stratejik” bir akıl yürütmeyi, ne işe yaradığı son derece tartışmalı olsa da sürekli “taktik” formüller üretmeyi zorluyor. Hep kurulan, açığa çıkarılması ve korunulması gereken bir takım tuzaklar var. Elbette, 24 Haziran’da görüldüğü gibi, “keşfedilmiş” tuzaklara düşmemek gerekçesiyle, çizilen yolda uygun adım yürünmesini sağlayan tuhaf taktik buluşlar da mevcut.

Şimdi de, iktidar sözcülerinin Fatih Portakal ve Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük sözleri üzerinden bir “kutuplaştırmanın tırmandırılması” tartışması yürüyor: Yıllar sonra Gezi soruşturmasının tazelenmesi, son derece örgütlü bir trol faaliyeti olan “Türkiye’de de sarı yelek eylemi organize edilecek” söylentileri, sonrasında da önce Bahçeli, ardından Erdoğan’ın “sokağa çağrı” suçlamasıyla bazı isimleri hedef göstermesi, tehdit etmesi siyasi tuzak olarak işaret ediliyor.

İktidarın, sokak eylemlerini tehlike olarak göstererek seçim öncesinde bir siyasi avantaj üretmeyi istediği yolunda değerlendirmeler yapılıyor. Bazı siyasi parti sözcüleri bu konuda uyarılarda bulunuyorlar, hatta iktidarın böyle olayların olmasını şiddetle arzu edebileceğini söylüyorlar. Bazı yorumcular da, iktidarın olası muhalefet çıkışlarının önünü kesmek için, bir siyasi kontrol aracı olarak meseleyi öne çıkardığına dikkat çekiyorlar.

Türkiye’de iktidarın toplumsal kutuplaştırmayı kullanarak siyasi desteğini süreklileştirdiği, muhalefet unsurları üzerindeki baskısını da kurgulanmış “tehdit” algılarıyla kalıcılaştırdığı bir sır değil. Çeşitli sembolleri ve vakaları kullanarak bunu bir siyasi enstrüman olarak kullanmada hayli ustalaştığı da söylenebilir. Fakat, geçen sürede iktidarın kullandığı “tehdit” motiflerinde sahiciliğin pek de peşinde olmadığı, buna ihtiyaç duymadığı, hatta tersini tercih ettiği de görüldü.

Dünyada yükselen yeni sağ popülist dalga, endişelerle mobilize edilmiş amorf kimlik kalabalıklarıyla yükseliyor. Aynı şekilde, tehdit ve karşıtlık alanlarının da -zayıf hedefler dışında- özellikle muğlak bırakıldığı görülüyor. Çünkü, sorunu, tehdidi ve hedefi daraltmak, somut hamleler ve bir tutarlılık mecburiyeti yaratırken; belirsiz ve en geniş biçimde tarif, kullanışlılığı artırıyor. Benzer biçimde Türkiye’de de tehdit, iktidara yönelebilecek her şey, herkes genişliğinde tanımlanıyor,

Bu açıdan tartışmaya baktığımızda, iktidarın siyaseten kullanışlı olabilecek bir sokak hareketliliğini mi yoksa zaten pek enerjisi kalmamış muhalefetin bir de mesnetsiz bir suçlama korkusuyla sokağı ağzına alamaması mı daha işe yarar? Bir başka pencere de, gazetecileri, siyasetçileri açık hedef göstermenin veya anayasal demokratik hakları suça dönüştürmenin bir siyasi tuzak olarak, taktik bir çıkış gibi tarif edilmesi, baskı rejimini ifşaya mı yoksa onu normalleştirmeye mi hizmet eder?

Bugün Türkiye’de sarı yelek eylemi yapılması olasılığından, hele onu organize edebilecek bir potansiyelin, yapının varlığından bahseden ciddi bir değerlendirme yok. Zaten, “çağrı yaptı” diye linç edilmeye kalkılan Fatih Portakal da, aslında bunun olamayacağından söz ediyor. Dolayısıyla, iktidar açısından “sarı yelek tehlikesi”, soğuk savaşın “bu kış komünizm gelecek” iddiaları kadar gerçek dışı ve aslında öyle olduğu için de uzak bir ihtimali ezmek için çok daha elverişli.

Bu vaka üzerinden tekrar baştaki tartışma noktasına döner ve sorarsak: Bahçeli ve Erdoğan’ın “sokak eylemleri” tehdidini kullanarak kutuplaştırmayı tahkim etmeyi deneyeceğini düşünen “stratejik akıl” yeni ne söylüyor? Arkasındaki “hinliği” ararken, önündeki düpedüz gerçekten kopmaya değecek bir taktik imkan açıyor mu? Sakınılması gereken tuzaklar keşfederken, sürekli yan yollarda kaybolunuyor olabilir mi?

Üzerinde fazla oynanmış bir stratejik akılla olanlara bakmak, karşı taktikler geliştirmeye çalışmak, bazen ihtiyattan çok, aktif bir hareketsizliğe yol açıyor. Siyasetçilerin, gazetecilerin tehdit edildiği, hedef gösterildiği, bunun da gayet açık ve son derece kaba bir üslupla yapıldığı bir durum karşısında, belki de çözümlenmesi gereken taktik bir problem filan yoktur. Belki, “patlatırlar enseni” sözünde bir stratejik derinlik aramak da çok gerekli değildir.

Benzer meselelerde yaşanan bir başka nokta da, tartışmanın aktörler açısından değerlendirilmesinin öne çıkması. Tıpkı aşırı stratejik akıl yürütmelerde olduğu gibi, birden zuhur eden yüksek tarih bilinci ve hafıza kodları hemen konunun etrafını sarıveriyor. Hedefe yerleştirilen isimlerin veya saldırılan çevrelerin, desteği hak edip etmediği, daha fenası bu saldırıyı hak edip etmediği bile, tartışmalı fişleme tutanaklarıyla ya da cesaret performanslarıyla test ediliyor.

Bahçeli ve Erdoğan’ın Fatih Portakal ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedefe koyarak herkese söyledikleri ve herkesin üzerine alınması gereken sözlerinin arkasında açık veya gizli bir strateji var mıdır? Bu sorunun, “Bu sözlerin kabul edilmez olması açısından, öyle olup olmamasının bir önemi var mıdır?“ diye cevaplanması daha zihin açıcı değil mi?


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI