Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Portakal, orda kal

Salı, 18 Aralık, 2018
Fatih Portakal meselesi, “Portakal orda kal” diye geçiştirilecek bir mesele değil, gittiğimiz yönün niteliklerini gösteren yeni alametlerden biri. Fatih Portakal’ı ciddi ve açık biçimde tehdit altına sokan bir alamet.

Fena bir öfke, bir kızgınlık. Bir yanı bir parti liderine, bir yanı bir televizyon kanalının ana haber sunucusuna.

“Birileri çıkmış portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir sokağa çağırıyor. Haddini bil haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni.”

İsim-soy isimle alay, öfkenin taşıdığı şiddetin dilde tezahürü. Dilsel şiddet. “Portakal, mandalina, narenciye” ve “Bay Kemal.”

Aynı nutuk içinde münavebeli kullanılan iki isim, bütün nutuk boyunca ortaya çıkan üçüncü isim Beşar Esad, pardon, “Esed.”

PORTAKAL NE DEDİ?

Bir televizyon sunucusu, bir parti, anamuhalefet partisi lideri ve bir komşu ülkenin (Şam’da kahve içme hayali kurulmuştu vaktiyle) devlet başkanının aynı öfkenin hedefi. Siyasal öfkenin iç ve dış politik figürlere yönelmesi (haklı, haksız fark etmeden) anlaşılır, fakat bir TV sunucusuna yönelmesinin anlamı ne? Bir cumhurbaşkanının, bir parti liderinin, bir TV sunucusuna bu kadar öfke göstermesi için bildiğimiz siyasal sebepler dışında bir sebep olması lazım, siyaseten ana muhalefet lideri ve bir komşu (ya da değil) ülke lideri rakip konumdadır, öfke yönelmesi anlaşılabilir. Bir TV sunucusuna?

Önce Fatih Portakal’ın ne dediğine bakalım:

“Haydi bakalım, barışçıl bir eylem için protesto edelim. Zamları protesto edelim. Doğalgaz zamlarını. Haydi bakalım, yapalım. Yapabilecek miyiz? Kaç kişi çıkacak sokağa, korkudan, endişeden? ‘Dayak yerim’ vesaire. ‘Hakkımı arayacağım; ama ne yaparım? Başım derde girer mi, girmez mi?’ Kaç kişi çıkar Allah aşkına, söyler misiniz? İşte bu şekilde toplumsal muhalefeti, bireysel ve toplumsal muhalefeti baskı altına almaya, yıldırmaya çalışıyorlar. En doğal hak; ama maalesef uygulanamıyor. Fransa olmuş, Türkiye olmuş, çok da fark etmiyor açıkçası.”

ÇAĞRI DEĞİL ELEŞTİRİ

Fatih Portakal, kimseyi sokağa çağırmıyor, kimseye eylem davetinde bulunmuyor, sadece iki şey söylüyor esasen: Bir, “barışçı gösteri” hakkı olmadığını söylüyor, bir de kimsenin barışçı gösteri hakkı olduğuna inanmadığını söylüyor. Söyledikleri, iktidara ve (aslında) cumhurbaşkanına eleştiri.

Öfke hedefi olması, politik bir lidermiş gibi muhatap alınması neden o halde? Cevaba geçmeden, önce şunu belirtelim: Bir liderin, bir devlet başkanını herhangi bir yurttaşı görüşlerini açıkladığı için şiddetle hedef tahtasına koyması, olayın geçtiği ülkede hukukun işlemediğinin ya da işleyen şeyin bildiğimiz hukuk olmadığının açık bir göstergesi. Çünkü Portakal’a yönelik sözlerin içerdiği şiddetin dozu eşit iki insan arasında dile getirildiğinde bile hayli yüksekken, bir devlet başkanının ve milyonlarca bağlısı olan bir liderin ağzından çıkması halinde kat kat yüksek olacaktır; Fatih Portakal artık sadece “anti-hukuk” işlemlerinin değil, milyonlarca kişinin potansiyel hedefidir. Normal bir hukuk, Portakal’ı yargılamayı değil, korumayı hedefler böyle bir durumda. Zira bu güçte liderlerin sözü sadece bir söz, bir nutuk değil, performatif bir ifade, bir tür eylemdir. Eyleme çağrı bile değil, eylem.

KİM PATLATIR? HERKES

Erdoğan, daha önce de tek tek kişileri, gazetecileri, yazarları bu şekilde öfkeyle anmıştı. Bir tür yöntem bu, politik muhataplarını sıradanlaştırma ve sıradan isimleri politik muhatap haline getirme yöntemi. Nitekim Erdoğan’ın bu nutkunda, Portakal-Kılıçdaroğlu-Esad aynı düzlemde, aynı özelliklere sahip, aynı güçte ve nitelikte figürlermiş gibi duruyor.

Baştan başa öfkeye yaslanan ve şiddeti hem söylemin bir parçası hem bir program olarak kullanan bu nutukta Kemal Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın şiddeti yönlendirdiği her temel eylemini desteklemesinin ödülü olarak “Bay Kemal” ifadesiyle kurtarıyor. Kılıçdaroğlu’nun payı “millet”ten gelecekten, Portakal’ınki herkesten gelebilir. “Patlatılar enseni.” Kim? Herkes.

MEDYA YATIRIMLARI BOŞA ÇIKINCA

Portakal’a yönelik öfkenin bir boyutu da medyaya (ve kültürel iktidar denilen şeye) yapılan onca yatırımın pek de başarılı olamaması; Portakal’a etkili biçimde cevap verecek bir “iktidar gazetesi/televizyonu” ya da “gazetecisi/televizyoncusu” olsa koskoca cumhurbaşkanı hiç “sahaya” iner mi bu kadar? Fakat Portakal’a cevap verecek bir iktidar yanlısı gazeteci/televizyoncu olmamasının sebebi de yine iktidarın kendisi: Sadece iktidarı seven, öven ve onaylayan bir medya oluşturmak için para ve şiddet dahil her yöntem kullanılırsa, şiddet ve paranın büyülediği tipler dışında bir heyet oluşturmak mümkün olmaz.

Bu tabii bir paradoks değil, Erdoğan’ın yöntemlerinden biri de hem siyasal, hem kültürel hem de diğer bütün toplumsal mücadele alanlarında kendisinin en önde olduğu ve her yere yetiştiği bir mutlak lider görüntüsü vermek. Bu kurgunun merkezinde, şehrin bir köşesindeki bir arsadan, bir televizyondaki üç cümleye, motorda müzik dinleyip dans eden gençlerden balkonda sigara içen kişiye, her şeye ve herkese yetişebilen bir lider var.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nde “ikinci adam” hatta “üçüncü adam” denilebilecek bir tek figürün bile kalmaması bu kurgunun bir sonucu. Elbette bu kurgu, sadece bir kurgu değil, bir liderlik modeli, demek ki bir siyasal model: Aşağıdan yukarıya doğru herkesin bir üste tabi olacağı, hukuk denilen şeyin sadece en üstteki kişinin ağzından çıkan söz olduğu ve herkesin her an bir parti lideri ya da devlet başkanı kadar politik bir konumda hedef haline getirilebildiği bir model.

YAZARIN DİĞER YAZILARI