Aynı derede kaç kere yıkanılır?

Perşembe, 13 Aralık, 2018
İktidar cephesindeki bu tanıdık seri, muhalefet cephesinde de bildik tökezlemeler, kendini tekrar eden tıkanmalar ve verimsiz taktik aklın ötesine bir türlü geçemeyen çabalarla tamamlanıyor. Aylardır, iktidarın yerel yönetim tarzına karşı, kendi farklarını gösteren bir ortak çerçeve geliştiremeyen muhalefetin, gündeme sadece ittifak kulisleriyle giriyor olması da aynılık hissini besliyor.

Yerel seçim yaklaşırken, yıllardır tekrar eden siyasi ritüeller, yine bildik sırayla sahneye gelmeye başladı: Belirginleşen sorunlara ilişkin dikkati dağıtacak enformasyon çıkışları; Kutuplaştırma atmosferinin tahkim edilmesi; Muhalefet çevrelerine dönük yoğun baskı, yıldırma atakları; Dış politika için deneme sahnesine dönüşen Suriye’de yeni hamleler veya hamle vaatleri. Ekonomi elitlerinin (örneğin TÜSİAD) mahcup biçimde de olsa şikayetlerini artırdığı bir ortamda, ekonomi bakanının güçlenen ekonomiden, iyiye giden göstergelerden bahsetmesi. 5 buçuk yıl sonra Gezi soruşturmasının yeniden açılması, birbiri ardına verilen ve dozu artırılan mahkumiyet kararlarıyla yoğunlaşan kuşatma. Bahçeli tarafından yapılan “sarı yelek giymeye niyet edenler çıplak yatmaya hazır olmalı” tehdidi. Hız kesmeyen soruşturmaların, Sözcü Gazetesi ve Fox TV’ye kadar genişletilmesi. Erdoğan tarafından önümüzdeki günlerde Fırat’ın doğusuna dönük operasyon yapılacağının söylenmesi.

İktidar cephesindeki bu tanıdık seri, muhalefet cephesinde de bildik tökezlemeler, kendini tekrar eden tıkanmalar ve verimsiz taktik aklın ötesine bir türlü geçemeyen çabalarla tamamlanıyor. Aylardır, iktidarın yerel yönetim tarzına karşı, kendi farklarını gösteren bir ortak çerçeve geliştiremeyen muhalefetin, gündeme sadece ittifak kulisleriyle giriyor olması da aynılık hissini besliyor. Üstelik, muhalefetin ittifak kulisleri, büyük ölçüde iktidara yakın medya tarafından ve beceriksizlik vurgusu belirgin şekilde haberleştirildiği için muhalefet cephesinde bir canlılığa değil bıkkınlığa neden oluyor. Alışkanlıklar, alıştırılmışlıklar, hatta bağımlılıkların durumun devamını isteyenler için avantaj, durumu değiştirme iddiasındakiler için dezavantaj yaratmasında şaşırtıcı bir taraf yok. Seçime doğru her şeyin aynı görünüyor olması, seçimden sonra da her şeyin aynı kalması ihtimalini favori yapıyor, hele siyasi aktörler dışında değişimi zorlayan güçlü bir dinamik ortada yoksa.

Bütün dünyada ciddi bir siyasi krizle yüz yüze kalan liberal demokrasinin temel iddiası, seçmenlerin pragmatik tercihleri ve çoğulcu temsile açılan kamuoyu aracılığıyla bir rasyonel siyaset vasatının kendiliğinden oluşacağıydı. İdeolojiler öldü, sınıflar bitti, sağ-sol kalmadı, hatta tarihin sonu geldi gibi slogan sözlerin arkasında hep bu iddia vardı. Liberal demokrasi çevresinin sosyal demokrat kanadı da, merkez sağ kanadı da “makul ortalamanın” rasyonel tercihlerine ve ona cevap verebildiklerinde alacakları sonuca fazlasıyla güveniyorlardı. Sorun, “makul ortalamaya” uygun cevabı üretmek ve uygun aktörü bulmak olarak konuluyordu. Hatta bu makul ortalama arayışı, kendi farklarını açıklamaya yetmeyecek kadar geniş bir benzerlik (aynılık) yaratmıştı. Fransa’da Macron’un kazandığı seçim zaferi, Tony Blair’den sonra merkez solun hayli sağa yaslanarak “makul ortalamayı” yeniden kazanmasının yeni örneği olarak sunulmuştu. Liberal demokrasinin eski siyasetin köhnemiş yapılar (partiler) ve yetersiz liderlerden kaynaklanan tıkanıklığını açan ve hakim ekonomik modelin desteğini tazeleyecek bir formül alarak gösterildi.

Bugün Fransa’da yaşanan Sarı Yelekliler eylemi, hem Macron’u yaratan siyasi koşulların hem de şimdi Macron’un arkasındaki desteği yok eden atmosferin basit pragmatik siyasi reflekslerle açıklanmasını güçleştiriyor. Bu yüzden de, bu eylemin kaynakları, nasıl bir şekil alacağı ve nasıl etkiler yaratacağı hakkında, dolayısıyla da nasıl ilişkilendirilmesi gerektiği konusunda hala çok farklı yaklaşımlar mevcut. Ancak, liberal demokrasinin güvencesi olabileceğine inanılan “makul ortalama” veya radikal değişiklikleri tehlike olarak sunan merkez siyaset dilinin çok kuvvetli bir korunak üretemediğini gösterdiği çok açık. Sağ popülist dalganın yükselişinde de, açıklayıcı bir unsur olarak kullanılan “dışarıda bırakılmışlar” meselesinin önemi de bir kez daha ortaya çıkıyor. Siyasi tercihleri, çıkar ve beklentileri, sınıfsal ve kültürel özellikleri örtüşmeyen amorf kalabalıklardan zorlama endişe ortaklıkları yaratmak, çok sağlam bir politik zemin sunmuyor. Endişe ve korku üzerine kurulu “torba kimliklere” dayanan daha otoriter versiyonlar, sağ popülist formüller biraz daha dayanıklı görünse de, bu güvenilmez taban dinamiği onlar için de geçerli. Sadece kendi karşısında yer alanları da amorf hale dönüştürebildikleri için biraz daha avantajlılar.

Siyasetin sığlaşması veya siyasi alanın daralması açısından en önemli meselelerden biri, pragmatizmin sadece mevcut koşullara dayanılarak kışkırtılması, bir gelecek vizyonu açılamaması. Yani, kalabalıklara çıkarlarına halel geldiğinin veya çıkarlarının nerede olduğunun bugün elde olanlar, yakın geçmişte kaybedilenler veya gelmekte olan yakın tehlikeler üzerinden anlatılması. Bu esas tercihlerden arındırılmış (uzaklaştırılmış) ve çok daraltılmış çıkar tarifinin, kısa dönemli refleksleri beslediği, kolay sonuç alabildiği, hatta siyasi aktörleri bu beklentilere göre biçimlenmeye zorladığı haller görülüyor. Fransa’da yaşananlar sırasında, sağ ve sol uç partilerin hem Sarı Yeleklilerle ilişki kurmakta, hem de söylemlerini ayrıştırmada zorlanmaları da bu yüzden. Sağ popülizmin ve karşısındaki çare olarak düşünülen sol popülizmin hem kullandığı hem de kendisinin de içine girdiği bir tuzak bu. Siyaseti gündelik çıkarlar alanına daraltmanın bir başka sonucu ise, Türkiye’de yaşandığı gibi daha farklı kurgulanan bir pragmatizm karşısındaki çaresizlik olarak ortaya çıkıyor.

Türkiye’de muhalefet partileri (en azından bir kısmı), 24 Haziran öncesinde ekonomik kriz riskinin, şimdi de ekonomik krizin seçmende pragmatik bir reaksiyon üreteceğine ilişkin bir inanç taşıdı, taşıyor ve buna güvenmekten vazgeçmek istemiyor. Aslında bu inancın çok mesnetsiz olduğu da söylenemez. Türkiye’de genel olarak ve özel olarak da AKP iktidarı döneminde de özellikle büyüme ve işsizlik rakamları ile iktidarın oy desteği arasında bir ilişki olduğu biliniyor. Bunun en tipik örneği 2008 krizinin ardından gelen 2009 yerel seçim sonuçları. Fakat, Türkiye’nin son beş yılda içine girdiği politik atmosferle, iktidarın siyasal tabanının “çıkar” ve aidiyet algısını epey başkalaştırdığını görmek gerekir. Ayrıca, yazının başında değinilen “aynı hava” -dolayısıyla aynı sonuç- hali ve çemberin dışında kalmanın maliyetleri konusunda yükselen tehditler de son derece önemli. Oluşan yeni şartlar veya kötüleşen koşullar nedeniyle çıkarlarına halel geldiğini düşünecek seçmenin rasyonelliğine güvenmek artık biraz daha zor. Çünkü, dünyadaki benzer örneklerde olduğu gibi, iktidarın gündelik basit çıkarları karşılayabilecek/ezebilecek endişe üretme kapasitesi hala çok yüksek.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI