Günün ve güncelin tarihçisi

Pazartesi, 10 Aralık, 2018
Dünyanın en popüler tarihçisi Yuval Noah Harari’nin çok iyi yaptığı şey farklı düşünceleri, tartışmaları, gelişmeleri takip edip derleyip toparlayıp biraz da geliştirip meraklısına aktarmak. İnsanlığa, insanı anlatıyor. Tam da ihtiyacı olduğu kadar ve okuyabileceği kıvamda…

Beş yıl içinde İsrailli bir akademisyen, Yuval Noah Harari günümüzün en popüler tarihçisi oldu. İlk kitabı ‘Sapiens’ Türkiye’de ve dünyada milyonlarca kişiye ulaştı. Ardından gelen kitapları ‘Homo Deus’ ve ’21. Yüzyıl İçin 21 Ders’ de öyle. Kitapları öğrencilerden kerli ferli siyaset bilimcilere kadar herkesin kitaplığında kendine yer buldu. Harari’nin yaptığı farklı düşünceleri, tartışmaları, gelişmeleri takip edip derleyip toparlayıp meraklısına aktarmak. İnsanlığa, insanı anlatıyor o. Ama bunu akademik metinlerin sınırlarında gezinmekle birlikte tarihe, siyasete, bilime, biraz da felsefeye meraklı herkesin anlayıp seveceği bir üslupta gerçekleştiriyor.

Tarihin zor zamanlarında bize neler olup bittiğini anlatacak, bir yol ve yön gösterecek yazarlara ilgimiz artar. Harari’yi 90’larda ortaya çıkan Alvin Toffler, Paul Kennedy gibi yazarlara benzetebiliriz. Kendi dönemini tanımlayan, dünya gündemine tarihin sonu gibi yeni bir kavram getirip -yanlış çıksa bile- hala güncelliğini koruyan Fukuyama gibi düşünsel istikametleri belirleyen biri değil belki ama, sisler bulvarında endişelenen günümüz okuyucusunun yön duygusunu geliştiren bir yanı olduğu muhakkak.

İlk kitabı Sapiens’te insanın önemsiz bir maymundan nasıl dünyanın efendisine dönüştüğünü ele almıştı. İkinci kitabı Homo Deus ise yapay zekadan biyoteknolojik gelişmelere günümüzün şaşırtıcı kavramlarıyla haşır neşir olarak hayatın uzun vadeli geleceğini sorgulayan bir kitaptı. Üçüncü kitabı, ilk iki kitaptaki düşüncelerden pek çok şey barındırıyor. En önemli özelliği ise, ele aldığı konularda geçerli olan güncel fikirleri bir araya getirip tartışmaya açması. ‘Yapay zeka, teknoloji devi şirketler, medeniyetler çatışması, milliyetçilik, din, göç, dinler, terörizm, savaş, hakikat sonrası’ gibi kavramları inceliyor Harari. Bunların içinde hakim olduğunuz, iyi takip ettiğiniz bir konuyla ilgili onun yazdıklarını çok genel hatta yüzeysel bulabilirsiniz. Ama uzun süredir üstüne düşünmediğiniz ya da hiç aldırmadığınız bir meselede insanlığın geldiği noktayı, çıkmazları ve umut verici yanlarıyla birlikte beş on sayfada okuma fırsatı mutlaka size de cazip gelecektir. Tabii Harari’nin en başta söylediği gibi, tüm kitap ‘liberal demokrasi’nin penceresinden bakıyor dünyaya. Yazar, diğer büyük anlatılara galebe çalmış görünen liberal demokrasi’ye karşı acımasız olacağı sözünü veriyor ama daha soldan ya da sağdan gelebilecek görüşler bu kitapta fazlaca kendine yer bulamıyor.

Mesela ‘göç’ konusunu sadece Batı açısından ele alıyor. Göçmenleri kabul etmek ya da etmemek tartışmalarını değerlendirirken, Batı’nın çok kültürlü ve hümanist ideallerine göre göçmenlere daha olumlu yaklaşması gerektiğini savunuyor. Çünkü göçün yönünün Batı olmasının temel sebebi bu. “Suriyelilerin, Suudi Arabistan, İran ya da Japonya yerine Almanya’ya göç etmeyi tercih etme nedeni Almanya’nın diğer olası istikametlerden daha yakın ya da daha zengin olması değil göçmenleri karşılama ve içine alma konularında daha iyi bir sicile sahip olmasıdır” diyor.

Günümüzün en yakıcı insani meselelerinden ve belki de türümüzün yakın geleceğini en çok belirleyecek konulardan biri olan bu kitlesel göçlerin temel sebeplerini bir yana bırakıyor Harari. Yolculuğun çıkış noktasından çok varış noktasıyla ilgili. Savaş, açlık ve iklim değişikliği gibi göçün temel sebepleri ve Batı’nın bu başlıkların neredeyse tümünün birinci derecede faili olmasıyla da fazla ilgilenmiyor. Göç meselesini ‘kültürel’ açıdan ele alıp bu konudaki çatışmayı çözümlemeye yöneliyor. Göçmenlerin zamanla Batılı bireylere dönüşmek zorunda bırakılmalarını ahlaki ve sosyolojik olarak tartışıyor. Aslında tekil bir Avrupa kültürü söz konusu değilken, uyum meselesinin nasıl baskıcı ve dışlayıcı bir şeye dönüştüğünü şöyle bir ironi ve basitlikle dile getiriyor: “Çoğu İngiliz kiliseye bile gitmezken, İngiltere’ye göç eden Müslümanları Hristiyanlığı benimsemeye mi zorlayacağız? Pencap’tan gelen göçmenler baharatlı soslarını bırakıp kızarmış patates ve balıkla, Yorkshire pudingi yemeye mi başlasın?”

Harari’nin göç bahsinde esas üstünde durduğu şey ırkçılığın günümüzde nasıl bir kılığa büründüğü ki bence de kitabın ilgi çekici yaklaşımlarından biri de bu. Günümüzde ırkçılığının kendini kültürcülük gibi gösterdiğini anlatıyor Harari. 1945’ten sonra bir ırkın biyolojik olarak diğerinden üstün olduğunu savunan görüşlerin sadece ahlaki olarak rezil değil aynı zamanda bilimsel olarak da asılsız bulunmaya başladığını anlatıyor. Dolayısıyla geçen zaman içinde eski usul ırkçılığın siyasi bir saygınlığı kalmadığını tespit ediyor. Yeni ırkçılık ise, kültürel ayrımcılık şeklinde kendini gösteriyor: “Siyahlar genlerinin niteliği düşük olduğu için suç işlemeye eğilimlidir deme modası geçti. Artık işlevsiz alt kültürlerden geldikleri için suç işlemeye meyilliler demek moda. Örneğin ABD’de kimi parti ve liderler ayrımcı politikaları açıkça destekleyip sık sık Afrika ve Latin kökenli Amerikalılar ve Müslümanlar hakkında atıp tutuyorlar ama DNA’larında bir sorun var demiyorlar. Sıkıntının kaynağı olarak kültürleri gösteriyorlar.”

Harari ‘kültürcülük’ adını verdiği bu yeni ırkçılığı biyolojik ırkçılıktan bile daha tehlikeli buluyor. Çünkü bireylerin başka bir kültürü benimseyebileceklerine olan inanç, egemenleri göçmenlere karşı daha katı kılabilir…

Göçü yaratanların göçe karşı katılıklarının altında kendi toplumlarını koruma endişesi ya da korkusundan çok diğer kültürleri beğenmeme ve onları etraflarında görmek istememe duygusu yatıyor. Kanın saflığı gibi, kültürün saflığını koruma saplantısı da aslında bildiğimiz ırkçılıktan başka bir yere çıkmıyor. Tabii dediğim gibi Harari’nin meselesi Batı’yla, ama bu tespitleri dünyanın bütün coğrafyaları için geçerli, bizim için bile öyle… Dünyanın yeni belası kültürel ırkçılık.

Tabii buna karşı ne yapacağımızı söylemiyor, bir reçete sunmuyor Yuval Noah Harari. Ama zihinlerde varsa bir tıkanma, açıcı olabilecek bilgiler verip görüşler anlatıyor. Günün ve güncelin tarihçisi ya da aydını galiba artık böyle oluyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI