Tortu ve çamur

Cumartesi, 8 Aralık, 2018
İktidar için hayatı ele geçirmek yetmiyor, hatırlananlar da hedef alınıyor. Az sayıda kalmış olan zengin tortular, zehirli çamura dönüştürülmek isteniyor. Hatırladığını hatırladığı gibi söylemeye, savunmaya devam edemeyenler veya hafızasının başkalarınca formatlanmasına izin verenler de bu çamura su taşıyor.

Dünyanın, ülkelerin ve insanların hikayesinde, tarihinde inişli çıkışlı dönemler, karanlık, aydınlık evreler oluyor. Bazen daha içindeyken yaşadıklarımız, hissettiklerimiz o döneme ismini, ruhunu veriyor, bazen bütün olup bitenleri daha sonra farklı bağlamda düşünmeye başlayınca yerli yerine koyabiliyoruz. Bazen yaşadığımızın ne olduğunu gayet net biliyoruz, bazen ne olduğuna ilişkin hep bir şüpheyle yaşıyoruz. Ancak her durumda yaşanan deneyimlerden bir tortu kalıyor geriye. Çok önemli gibi gelen veya sahiden çok önemli olan hadiseler yarattıkları birincil etkiler yanında bir sürü şeyi daha biriktiriyor, bir kenara yığıyor. Son derece baskın, belirleyici dönem karakterlerinin içinden bambaşka, zaman zaman tamamen zıt deneyimler karışıyor bu tortuya. Dağlardan aşıp gelen, belki seller yaratan nehirlerin bereketli bir ovayı beslemesi gibi. Sonra bu tortuları karıştırıp hatırladıkça önemli olduğunu fark ettiğimiz başka küçük parçalar buluyoruz veya profesyoneller bizim için onları bulup önümüze koyuyor. Ya da o tortuların içinden verimli bir yeni hayat ürüyor. Öğrenmek, olgunlaşmak ve ilerlemek de böyle oluyor zaten. O yüzden gerçek anlamda geriye gitme veya eksilme olmadığı, olamayacağı iddia edilebiliyor.

Herkes kendisi için bir şeyler biriktirirken, yaşadığı ülkenin, hatta dünyanın biriken tortusuna da bir şeyler ekliyor. Bu yüzden anı kitaplarını, biyografik, otobiyografik eserleri, nehir söyleşileri okurken, sadece bir kişiye ait değil hayata dair birikenleri görüyoruz. Üstelik sadece, bilgi, deneyim, ders, ibret filan da değil, aynı zamanda duygular, sevinçler, kederler birikiyor. En karanlık günlerin tortularında gizli bir neşenin, yüksek bir heyecanın izleri çıkıyor bazen karşımıza. Bazen korkudan, acıdan titrenen zamanların tortusundan bizi çok da iyi hissettiren ve belki onu biriktirenin bile habersiz olduğu bir iyimserlik başını uzatıyor. Bazen de, bireysel deneyimlerin üzerine kurgulanmış “kişisel gelişim” saçmalıklarında riyakarlık, bencillik ve başarı methiyelerinden süzülen ağır yenilgi çöküyor dibe. Hayatın beraber (kalabalık) kullanıldığı alanlarda, mesela bir meslek grubunda, bir faaliyet alanında, hukukta, akademide, medyada tek tek yapılıp edilenler kadar, ortak olunanlarla, seyirci kalınanlarla, müdahale edilenler veya denenlerle herkes bir şeyler ekliyor toplamdaki birikime. Kimi tortuya kattığını tekrar tekrar karıştırıp kendisine yarayacak ganimet peşine düşüyor, kimi eksik bıraktıklarını tamamlamaya çalışıyor.

Bilgi çağı -veya devrimi- diye isimlendirilen teknolojik sıçrama, yaşadıklarımızdan biriken tortu yığınını olağanüstü bir seviyeye taşıdı. Her gün milyarlarca bilgi, silinmeyecek biçimde ve en geniş erişim imkanlarıyla yığılıyor. Hatta bu, bilgi ve deneyimle ilişkiyi değiştiren öyle bir yığılma ki, bizzat hakikatin, gerçeğin kaybedilmesine neden olacak bir düşünsel iklimin de sebebi sayılıyor. Bilginin, deneyimin sarf malzemesine dönüşmesi, tortu hacmindeki anormal büyüme ve bilinçli-bilinçsiz zehirli madde katkısı birikimin kalitesini bozuyor. Biriken bilgi ve deneyim, sadece merkezileşmiş ve belirli “faydalar” için örgütlenmiş endüstriyel organizasyonların “verimli” kullanabildiği çöp yığınlarına benziyor. (Güvenlik, istihbarat ve manipülasyon için resmi ve gayri resmi kullanım imkanlarını da ayrıca not etmek gerekir) Bunlar, bilgi ve iletişim alanında teknolojik gelişmenin gerisinde kalmış -veya zaten böyle hazırlanmış- bir düşünme halinin, gelenle ilişki evrenini yenileyememiş olmanın küresel sorunları. Bir de, bizim kendi çöplüğümüzün meseleleri var. Doğada yok olmayan, toksik etkileri çok belirgin sentetik ve organik kirlenmeye maruz kalmış yığınımız. Hayatın biriken tortusu olmaktan, herkesi içine çeken bir çamura, balçığa dönüşen yığınımız.

Bir meslek alanının saygınlığı, güvenilirliği genellikle o meslek erbabının emeklilerine gösterilen hürmet ve bu kimliklerinin kullanımının onlar ve yakınları için yarattığı gururda daha net görünür. Çünkü, mesleğin emektarları, hayatın o alanında biriken tortunun zenginliğini temsil ederler. Emekli hakim, diplomat, öğretim üyesi veya gazeteci titri, meslekleriyle hiç ilgisi olmayan alanlarda da bir itibar etiketi gibi kullanılır. Hatta insanlar bu yüzden emekli oldukları meslek ismiyle anılır ve kendisinin kişisel mesleki başarılarından bağımsız olarak kalan tortunun sağladıklarından faydalanır. Geçici olarak bir meslek grubuna veya bir kurumsal alana ilişkin güven düşse, pozisyonu o gün için çok eleştirilse bile kalan tortuya hürmetteki erime aynı ölçüde yaşanmaz. Ancak şimdi yaşanan, uzunca bir süredir içinde olunan ve galiba giderek derinleşerek içine batılan balçık, belki iyi birkaç şey buluruz diye kimsenin karıştırmak istemeyeceği kadar kirli görünüyor. Bu yüzden, bugün çeşitli alanlarda işlerini değil verilen görevleri yapanların kendileri de, çocukları da gelecekte bu meslekleri gururla hatırlatamayacak hale geldiler. Çünkü, işinizde yanlışlar yapabilirsiniz, işinizi tamamen yanlış da yapabilirsiniz ama yalanla, yanlışla görevlendirildiğiniz için bunu yapmayı savunamazsınız. Savunabilseniz de itibara çeviremezsiniz.

Meslek çevreleri, kurumsal-kamusal alanlar gibi, yaşanan olaylar, geçirilen evreler, söylenen sözler de biriken tortunun parçaları. Doğrudan katılıp katılmamaktan, o dönemde kişisel olarak ne yaptığınızdan bağımsız olarak bir dönemin veya olaylar dizisinin tortuya kattıklarından herkes payını (bazen yağmalama seviyesinde) alıyor. Mesela, aslında harekete geçmiş bir avuç insandan ibaret olmasına rağmen o yaş grubuna giren herkesin kendini “68’li” sayması gibi. Yaşananların çok eksik veya çok yanlış olanlarından bile işe yarayacak bir şeyler hep kalıyor. Fakat, bugün dünyada ve Türkiye’de sadece hayatın akışı ve yaşadığımız atmosfer değil, içinde zenginliğin barındığı tortular zehirlenmek isteniyor. Yüzyıllar boyunca verilmiş mücadelelerin içinden biriktirilen temel haklar, eşitlik, adalet, özgürlük fikri, yeterli desteği sağlayabilenlerin kontrolsüz lütfu veya insafına terk edilerek, ölçüsüz saldırganlıkları karşısında savunmasız bırakılarak kirleniyor. İktidar için hayatı ele geçirmek yetmiyor, hatırlananlar da hedef alınıyor. Az sayıda kalmış olan zengin tortular, zehirli çamura dönüştürülmek isteniyor. Hatırladığını hatırladığı gibi söylemeye, savunmaya devam edemeyenler veya hafızasının başkalarınca formatlanmasına izin verenler de bu çamura su taşıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI