Metin Solmaz
Metin Solmaz
  • msolmaz@gazeteduvar.com.tr

Lütfen dikkatli yaşlanalım

Çarşamba, 5 Aralık, 2018
Yaşlılık kavramının yeniden ele alınıp varolan iletişim dilinin hepten güncellenmesi gerekiyor. Bir kere yaşlılarla değil yaşlılıkla ilgili konuşulması gerekiyor. Yaşlanmak da herhangi bir yaşta değil doğuştan itibaren başlayan bir süreç olarak ele alınmalı. Hepsinden önce akıldaki klişeler gözden geçirilmeli.

Pek az konuşulan, yazılan çizilen bir ortak problemimiz var: Yaşlılık konusu külliyen değişti. Başka bir şey haline geldi. Ama algısı eskide kaldı.

Şöyle ki. İnsanlar 50’sinde “yaşlanıyorum artık” algısına kavuşup, 60’ında “yaşlandım artık” dedikten onlarca yıl sonra hâlâ üretebilir zihin ve fiziksel yapıda olabiliyorlar. Fakat yaşlılık “teşhisini” o kadar erken koymuş bulunuyorlar ki pek çok yaşı ilerlemiş insan kendi tasavvuruna göre gencecikken sıkıntıdan ellerini koyacak yer bulamaz oluyor.

Çevremdeki yaşını almış ve kendisini bir şekilde ıskartaya çıkarmış yahut çıkarma temayülündeki herkese iki şey söylüyorum:

1- Hiç heveslenmeyin, artık ölmek eskisi kadar kolay değil.

2- Süper Dede Halil abiyi örnek alın.

Her iki konuyu da anlatacağım. Önce şunu söyleyeyim. Her ne zaman ölmeyi planlıyorsanız onu daha ileri bir tarihe atabilirsiniz. Çünkü işler değişti.

Ben 50 yaşındayım. 20, 30 hatta 40 yıllık projelerim var. Hayatımın ortalarında olduğumu düşünüyorum. Algı konusu başka tabii. Çocukken hayat çok yavaş geçer çünkü. Gençken tükenmez kalemler hakikaten tükenmez. Her durumda eskiden 50 yaşında birisi emekli yahut emekli olmak üzere birisiydi.

Bunun tek sebebi ortalama ömrün uzamış olması da değil. Artık insanlar daha geç büyüyor. Ben 7 yaşındayken eve anahtarımla girer, sobayı yakar, yemeğimi ısıtır yer, sofrayı toplar, ipe bağlı anahtarımı boynuma asar ve sokağa oynamaya çıkardım. Şimdiki çocuklar o yaşta böyle şeyler yapmıyorlar.

Yaşlılık kavramının yeniden ele alınıp varolan iletişim dilinin hepten güncellenmesi gerekiyor. Bir kere yaşlılarla değil yaşlılıkla ilgili konuşulması gerekiyor. Yaşlanmak da herhangi bir yaşta değil doğuştan itibaren başlayan bir süreç olarak ele alınmalı.

Hepsinden önce akıldaki klişeler gözden geçirilmeli.

Süper dede Halil Çulhacı geçen yılbaşı partisinde, yine şen

HÜRMET VE SAYGI NEDİR Kİ?

Şu pek hayırlı bir iş zannedilen ve her fırsatta tekrarlanan “hürmet ve saygı” uyuşturucu gibi bir şey. İşin kötüsü pek çok yaşlıyı da buna alıştırdılar. Halbuki bu hürmet saygı işleri ortamda bakıma muhtaç eksik insanlar varmış gibi hitap edilmesine yol açıyor.

Yaş almak biyolojik bir olay. Birisi neden biyoloji gereği saygın olsun ki? Kaldı ki saygın olmayan birisi her yaşta saygın olmayan birisidir. Kenan Evren yaşlanınca iyi birisi haline mi gelmişti? Saygın ama sadece son turları attığı için saygın. Olmaz öyle şey.

Hürmet ve saygı bu hayatta herkesin birbirine göstermesi gereken şeylerdir. Yaşlılara yapılması gereken pozitif ayrımcılığın bunlarla ilgisi yoktur. Genç birisi otobüste oturuyorken yerini yaşlı birisine hürmet ve saygı yüzünden vermez. İyi birisi olduğu için de vermez. Vermek zorunda olduğu için, adalet, toplumsal hukuk, medeniyet, birlikte yaşama kültürü bunu gerektirdiği için verir.

HUZUREVİ, YAŞLILAR KÖYÜ

Keza yine hayırlı bir iş sanılan huzurevi, yaşlılar köyü gibi ‘şefkat’ projelerinin tek işlevi tecrittir. Nihai hedef de “ayak altından çekme” operasyonudur.

Burada kimsenin kalbini kırmak istemem. Benim de çevremde huzurevinde huzur içinde yaşayan sevdiğim insanlar var. Çaresizlik, tercih, bir insanın huzurevine yerleşmesi için onlarca sebep olabilir ve bu elbette o insanın seçimidir. Fakat bunun doğru bir toplumda yaşlılık yönetimi olduğunu düşünmüyorum. Çocuklar okula, yaşlılar huzurevine, sakatlar odasına, eşcinseller yeraltına, kadınlar evine… Bu “ayak altından kaldırma” faaliyetleri genel olarak birbirine benziyor diye evinde oturan kadına niye evinde oturuyorsun diyecek halim yok tabii ki.

Benim karşı çıktığım bunun ihtiyarlıkta doğru format olarak sunulması. “Yaşını almış insanlar yaşını almış insanlarla beraber olmak ister” diye bir batıl itikat var. Oysa yaşını almış insanlar hepimiz gibi diğer insanlarla birlikte olmak ister. Çocuklarla, gençlerle, bebeklerle… Doğrusu da budur. Hele huzurevi için daha bir doğrudur bu. Kim sürekli ölü birilerinin çıktığı, herkesin siyatikten, kalpten bahsettiği bir yerde yaşamak ister? Kendi gündemi de bu olsa bile.

Yaşlılık, tıpkı çocukluk ve gençlik gibi bir süreçtir. Mahalleler, apartmanlar, sokaklar yaş gruplarına göre klasifiye edilemez. Okullar bile yaş gruplarına göre sınıflandırılamaz aslında. Düşünsenize bin kişilik bir okulda 30’arlı gruplar halinde sınıflara ayrılıyor çocuklar. Neye göre? Yaşlarına göre. Halbuki -artık pek çok bilim aleminden yığınla araştırma da gösteriyor ki- iki insanın paylaşacağı şeyler arasında en az anlamlılardan birisi yaştır.

İKİNCİ BAHAR RETORİĞİ

Yaşlılığı yeni bir başlangıç olarak tanımlamak kulağa hoş geliyor. Fakat bu retoriğin aldatıcılığına, vizyonsuzluğuna kapılmak faydalı bir şey olamaz. Yaşlanma bir kapı değil bir süreçtir ve insan yaşlanınca başka birisi haline gelmez. Zaten bu bir günde de olmaz. Kimse eşine dönüp “hadi hanım yarın yaşlanıyoruz” demez. Yaşlanma hepimizin her daim içinde olduğu bir süreç.

Hindistan’da Hindu yaşamının son aşaması için nefis bir adet vardır. Buna göre ‘insanlığın geri kalanı’ bu hayatının sonundaki Hindu’lara bakmak zorundadır. Onlar dilenirler ve bu dilenme asla aşağılayıcı bir şey değildir. Bir tür emekliliktir. Ve dahası o dilenme bir sosyalleşme vesilesidir de. Daha genç olanlar gelir sohbet eder, para verirler.

YAŞLILIĞIN REDDİ KLİŞELERİ

İhtiyar delikanlılar, her zaman genç kalanlar, ruhu gençler retoriğinden de uzak kalmalı. Çünkü bunlar hep bir altın ve geride kalmış bir gençlik çağı referansıyla hareket eden ve karşılığı olmayan zırvalar. Hep bir “yaşlandım ama taş gibiyim” hep bir Ajda Pekkancılık oynama hali. İnsanın asla geri dönemeyeceği gençlik günlerine sürekli referans vermesinin daha kötüsü öykünmesinin, öyleymiş gibi davranmasının kime ne faydası olabilir ki?

Hafazanallah yaşlılığın reddinin sonu davul gibi gerilmeler, sürekli bir süzülmeler, botoks ve bol bol ayna mesaisi demek olabilir. Bütün bunlar bir ömürcük olsun sürdürülebilir değildir. Her şeyden önce sakin olmak gerekir.

Yaşı bana çok uzak olmayan canım Işık Abla’ma abla diyorum diye kaç yaşıtı yıllardır sinirlenegelmiştir. Yaşlanmaktan deli gibi korkuyorlar çünkü. Işık Abla ise abla dememden hoşnut olmuştur hep.

Yaşlanmaktan korkma halini küçümsemiyorum. Hiçbir korkuyu küçümseyecek kadar delirmedim. İşlevsiz hatta zararlı buluyorum.

YAŞLILIĞIN FENALIKLARI

South Park’ın acımasızca yaşlıları ezdiği bölümünü seyreden vardır mutlaka. “Berbat araba kullanan sıkıcı mahluklar” olarak tanımlanır yaşlılar. Hakikaten de bir kısmı öyledir. Zaten bir arada yaşayamama bariyeri de burada kuruluyor. Kim sürekli 1950’lerdeki detay hikayelerini anlatan bir ihtiyarla vakit geçirmek ister ki?

Peki niye bir yaşlı sürekli eski hikayelerini anlatır? Bunun nörolojik kimi eksikliklerle doğrudan ilgisi olabilir. Fakat asıl sebep karşınızdaki insanın on yıllar önce çeşitli şekillerde ıskartaya çıkarılmış olmasıdır.

İnsanın hayatının en güzel, en verimli, en eğlenceli, parti dolu olması gereken yıllarında tek ortak noktası aynı yaşta olmak olan birileriyle okul isimli binalarda öğretmen isimli insanları dinleyerek geçirmesi bir haksızlık. Bu haksızlıkla başlayan hayat bu sefer müdür olmak, para kazanmak ve tatil yapmak gibi saçmalıklarla dolu bir şekilde devam ediyor. Üstelik hedef de emeklilik isimli bir bir işe yaramama döneminin başlaması.

Ve tam o noktada toplum, devlet, düzen her ne derseniz o gelip diyor ki “Git mühim binaların fotoğrafını çek ve sardunya yetiştir. Çünkü artık emeklisin.”

Bu çok yanlış bir dizayn. Buna maruz kaldığımız şeye ömür deniyor. Ve bu ömrün son aşamasında ‘ıskartaya çıkarılma’ hali de emeklilik adı altında hediye paketi yapılıyor.

Burada hiçbir öğrenciye laf etmediğim gibi hiçbir çalışana ve emekliye de bir şey söylemiyorum. Kendimi de ayırmıyorum. Hepimiz bu zırvaların göbeğindeyiz. Bütün bunların toptan yanlışlığına işaret etmeye çalışıyorum.

YAŞLANIRKEN KAZANDIKLARIMIZ

Konuyu yaşlanırken kazandıklarımız, öğrendiklerimiz ve bunların sağlayacağı konfor üzerinden ele almak hepimiz için en hayırlısı. Nitekim yaşlanma faaliyetini eski hayatımızdan git gide uzaklaşıp hep yapmak istediklerimizi becereceğimiz bir ikinci bahar olarak görmesek iyi olur. Onun yerine, öğrenmeye devam ettiğimiz, alışık olduğumuz o berbat günlük hayat süratinden azade bir hayatla barışma, dengeyle ve memnuniyetle yaşama süreci haline getirebileceğimizi düşünebiliriz. Cinsel gerilimlerin makul seviyelere çekildiği, müdür olma aşkının para kazanma hırsının törpülendiği enfes yıllar olarak bakılabilir yaş alınmış yıllara.

Kaçınılacak değil tadı çıkarılacak bir sükunet devri olmalı yaşlılık: Anti-aging değil art of aging. (Bu bölümle ilgili nefis ve minicik bir kitap okumak isterseniz Tanıl Bora’nın nefis Türkçesiyle yayınlanmış olan Sakin Olmak – Yaşlanırken Kazandıklarımız kitabını önerebilirim. Alman felsefeci Wilhelm Schmid’in.)

Tabii bunun için önümüzdeki engellerden irice bir tanesi yaş almışların kendileri ve kendi kabullenmişlikleri. Anlatırken tekrara düşmek, sıkıcılık, genç kuşağa kıymet vermemek, nostalji hastalığına kapılmak, yukarıdan bakmak vb. diye giden liste de mücadele etmemiz gereken şeyler arasında.

Bir not da fiziki koşulları gözardı ettiğimi düşünenler için kendime bir çuvaldız çıkarayım. Elbette insanın ayakkabısındaki delikten güvenlik sorunlarına, geçim sorunlarına bir yığın etken göz önüne alındığında bu söylediklerim lüks kaçabilir. Keza hain coğrafyayı da unutmamalı. Ortanca yaşın en yüksek olduğu iller sırasıyla; 39,7 ile Sinop, 39,4 ile Balıkesir ve 38,9 ile Kastamonu ve Edirne. Ortanca yaşın en düşük olduğu iller ise sırasıyla; 19,6 ile Şanlıurfa, 20,1 ile Şırnak ve 20,9 ile Ağrı oldu. Bakın şu tesadüfe ki memleketin bazı yerlerinde, bir bölgesinde yaş almak epey zor. 20 yaşında orta yaşına erişen bir yere gidip de şu söylediklerimi söylemek ancak münasebetsizlik olarak anılabilir, farkındayım.

KONSANTRE UZUN YAŞAMA KILAVUZU

Süper dede Halil Çulhacı’nın sekize uzamış beş şartı

Bu kadar yazdım da bu konuyu bir sonuca bağlamak zor. Kolaycılık yapacağım ve son kısmı süper dedemize bırakacağım. Süper dedemiz Halil Abi, eşimin dedesi. 1923’lü. 96 bitti 97’nin içinde. Yalnız, üçüncü katta ve asansörsüz bir dairede yaşıyor. Her gün dışarı çıkıyor. Temizlik, yemek dahil kendi işini kendisi yapıyor. Öyle delikanlılık iddiasında filan değil. YouTube’da bolca bulabileceğiniz “bıktım artık yaşamaktan” yaşlılarından da değil. İhtiyarlığının tadını çıkarıyor.

Nasıl oluyor da oluyor peki?

Başucunda bulduğumuz kağıdın fotoğrafını çektim, izniyle yayınlıyorum. 5 Şart: 1. Temiz hava 2. 1,5 lt. su 3. İyi beslenme 4. Tam uyku 5. Yol yürü 6. Stresten uzak dur 7. Güzel meşguliyet 8. Yalnız kalma.

Halil abim beş diye başlamış belli ki sığamamış sekize uzatmış. Sen çok yaşa Halil abim.

Hepimize şu acayip günlerin çabuk geçip gittiği uzun ve güzel bir ömür diliyorum.


Metin Solmaz kimdir?

1969′da doğdu, Ankara’da büyüdü. İstanbul, Fethiye, Lapta, Lefkoşa ve Bodrum’da yaşadı. 1990 yılından bu yana yazılı basında ve muhtelif internet sitelerine yazıyor. siberalem.com, idefix.com, Overteam ltd ve Ağaçkakan Yayınları kurucularındandır. Kitapları: Kenardaki Milyonerler (1992, Korsan), Rock Sözlüğü (1994, Pan) Türkiye’de Pop Müzik (1996, Pan), Türkiye’ye Ait 100 Büyük Yanılgı (2015, Ağaçkakan), Erken Adam Hikayeleri (2016, Pan), 100 Ne Olacak Bu Memleketin Hali (Hazırlayan, 2016, Ağaçkakan) Facebook: MetSolmaz | Twitter: @metinsolmaz

YAZARIN DİĞER YAZILARI