Gülgün Türkoğlu
Gülgün Türkoğlu
  • gulguntp@yahoo.com

Genetiği tasarlanmış bebekler neden bir devrim?

Pazartesi, 3 Aralık, 2018
Şu anda referans olarak kullanılan genom tek bir insanın genomu! Hedeflenen bölgeden farklı bir yerin kesilmesi ise ciddi bir risk olarak önümüzde duruyor. Bu tür kazalar hastalıkların artması demek olacaktır. Uzmanlar, bu yöntemi hızla yayılan bir orman yangınına benzetiyorlar.

Çinli bilim insanı He Jiankui, geçen hafta, genetiği tasarlanmış ilk insanlar olan ikiz bebeklerin doğduğunu açıkladı. Lulu ve Nana takma adları verilen bebekleri farklı kılan özellik, insanlarda AIDS virüsünün geçişine izin veren gen olarak bilinen CCR5 geninin, devre dışı bırakılmış olması. Böylece HIV+ olan babalarının hastalığı onlara aktarılmamış oldu. Çin, ilerleyen satırlarda ele alacağım sakıncaları da olan bu yöntemi, embriyolar üzerinde denediğini geçtiğimiz yıllarda açıklamıştı. Bu konuda en tutucu, yasaları en katı gelişmiş ülke olarak bilinen İngiltere’de bile, nadir görülen genetik hastalıkların tedavisi için geçerli olmak üzere yasa esnetilmişti.

İnsanın doğaya müdahale etme arzusu, estetik operasyonlar gibi estetik kaygılarla olabildiği gibi hastalıkların sağaltımı amacıyla da olabiliyor. Nana ve Lulu, CRISPR-Cas9 yöntemi ile DNA’ları makaslanmış ilk bebekler. CRISPR-Cas9, viral saldırı altındaki bakterilerin savunma mekanizmalarından ilham alan bir yöntem. Virüs kendi DNA’sını bakteriye enjekte ettiğinde, bakteri hızla iki kısa RNA zinciri üretir. Bu zincirlerden birisi, viral DNA’nın bir kopyasıdır. Bu iki RNA birleşerek Cas9 denilen enzim kompleksini oluşturur ve viral DNA’yı tam hedeflenen yerden açıp keserek etkisizleştirir. Bakteri bu bilgiyi hafızasına kaydederek bağışıklığını yapılandırır.

TALEN, ZFN gibi yöntemlerle de genetik değişiklikler yapılabiliyor olsa da CRISPR-Cas9 maliyeti düşük ve uygulanması kolay bir yöntem. Tek nükleotid düzeyinde değişiklik yapılabilmesi “doğa felsefesi” çalışmalarına yeniden bakmamıza neden olacak kadar da önemli bir teknoloji. Hastalık nedeni olan mutasyon bölgesinin kesilerek yerine sağlıklı kombinasyonun konulmasına olanak vermesi, hastalıkların tedavisi bakımından önemli bir gelişme. Kullanılan, rehber RNA’nın, kimera RNA (crRNA ve tracrRNA) olarak yapılandırılmış olması çok ilginç bir ayrıntı.

Ancak, şu anda yalnızca bir makas olarak kullanılıyor. Büyük oranla ortak olan insan genomunun, iki insanın birbirinden farklı doğmasına neden olan gen bölgelerinin saptanması ve bunlar üzerinde çalışılabilmesini olanaklı kılacak bu yöntem, temel bilimlerin hakiki bir zaferi. Hastalıklar ve varyantlarını anlamak açısından büyük bir adım. Mâmafih, benzer olduğu düşünülen bölgelerde yapılacak olan uygulamalarda, o bölgenin mutasyona uğradığı bireylerde ne gibi risklerin karşımıza çıkacağı gibi önemli sorular var henüz yanıtlanamayan. Şu anda referans olarak kullanılan genom tek bir insanın genomu! Hedeflenen bölgeden farklı bir yerin kesilmesi ise ciddi bir risk olarak önümüzde duruyor. Bu tür kazalar hastalıkların artması demek olacaktır. Uzmanlar, bu yöntemi hızla yayılan bir orman yangınına benzetiyorlar. Embriyonik uygulamalarda kişinin kendisine sorulma olanağı olmadığı için, “izin alma” sorunu da ciddi bir etik problem olarak önümüzde duruyor. Değiştirilmiş genin, diğer genlerle ilişkisinden çıkabilecek problemler ise tamamen bilinmeyen, kara bir bölge.

Cas9 türleri giderek artıyor; bu, genomda müdahale edilebilecek lokayonların artması demek. Makaslanacak hastalık yelpazesinin giderek genişlemesine olanak verecek olan bu yeni türlerle, bilim insanları şimdiden DNA seviyesinde mutasyonların incelenmesinde bir adım ötesi olan RNA ekspresyonunu hedeflemeye başladılar. Hatta, bir üst aşamada proteinlerdeki mutasyonlara da bakabilme şansının olduğunun bilinmesi heyecan verici.

Yöntem vücut hücrelerinde uygulanabildiği gibi eşey hücrelerinde de kullanılabiliyor. Bu tür bir makas kullanım, embriyonun gelecek nesillere susturulmuş geni aktarması anlamına geliyor. Bu, insanlık tarihi için muhteşem dönüm noktası; çünkü, genetik bir geçiş ilk kez bu netlik ve özgüllükle engellenmiş oldu: Etrafından dolanarak değil, doğanın bizzat kendi aktarım mekanizmasına doğrudan müdahale ederek. Bir anlamda, insan aklı ilk kez, bir insanda milyonlarca yıllık genetik aktarımın önünü edimsel olarak kesmiş oldu. Soyut bir varlık olarak tarihte devinen akıl, genetik arşive girerek beden alanına da damgasını vurmuş oldu. Doğal genetik arşiv bozuldu; çünkü, Lulu ve Nana bu geni kendi çocuklarına da susturulmuş olarak aktaracaklar.

Deli dâhi He Jiankui, tarihe imza attığını çok iyi biliyordu. Okul yaşamına adımını attığından bu yana “ilk” sırada bitirmediği hiçbir eğitim aşaması yoktu. Üniversite ve doktora eğitiminin fizik üzerine olması durumu ilginçleştiriyor. CRISPR-Cas9 ile tanışıklığı, Stanford’da yürüttüğü doktora sonrası çalışmaları ile kısıtlı! Yaptığı açıklamada bütün sorumluluğu üstlendiğini, geriye dönse yine aynı şeyi yapacağını, kendi çocuğu için de bu yöntemi uygulayacağını ve bu yöntemle müdahale edilmiş bir hamile kadının daha bulunduğunu ifade etti.

CRISPR-Cas9, yalnızca hastalıkların bertaraf edilmesi gibi masum amaçlarla kullanılacak mı? Yanıt üzerinde düşünmeye, gıda politikalarına bakarak devam edebiliriz. Bu tür genetik değişiklikler gıdalarda uzun süredir uygulanıyor. Henry Kissinger 1970 yılında “Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, yiyeceği kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz.” demişti. GDO’lu besinler olarak bilinen transgenik ürünlerin açlığa çare olacağı söyleminin büyük bir yalan olduğu artık biliniyor. Açlığın söz konusu olduğu ülkeler aynı zamanda sömürülen ülkeler ve bu hiç değişmedi.

GDO tarımı, böyle bir değişikliğe izin verecek denli uzun bir zamandır uygulanıyor olmasına rağmen açlık tırmanışta. Amerikalı bir çiftçi çok güzel özetlemiş: “Şimdi tekel olan şirketler, 70’lerde, ‘çiftçinin tohum üretme ve değiş-tokuş hakkına asla karışmayacağız’ diyordu. 80’lerde ‘çiftçinin tohum üretme ve değiş-tokuş ayrıcalığı olmalı’ dediler. 90’larda ‘çiftçiler tohum korsanlarıdır’ denildi. Şimdi ‘çiftçilerin tohum üretme ve değiş-tokuş hakkının olması yasal değildir ve bunu yapan suç işlemektedir’ diyorlar.” GDO’lu tohumların kanser, diyabet gibi hastalıklarla ilişkisinin olduğu, ruh halini olumsuz etkilediği yönünde güçlü şüpheler var. GDO’lu tohumu dirençli kılan toksinin anne sütünden bebeğe geçtiği anlaşıldı.

Genetik makas, sosyal Darwinizm ve öjenizm savunucularının amacına hizmet edebilecek tehlikeli bir araç. Güç ile tekelleşme arasında ciddi bir bağ var. İnsan, yeknesaklık (uniformity) ile birlik (unity) kavramlarının ayrımını yapamayan açgözlü bir tür. Gücü ele geçiren -sosyalist, kapitalist, Musevi, Hıristiyan, Müslüman- öteki olarak gördüğünü; kendi kısıtlı, zevksiz, çorak anlayışının tek renkli plastik boyası ile boyamak istiyor. Buna karşı hatırı sayılır bir tepkinin olması, tepki gösterenlerin gücü henüz ele geçirememiş olmasından olsa gerek. Sıkça yazdığım gibi öncelikle, bireyin dönüşmesi gerekir; insanın kendisi ile barışması, ertelenmemesi gereken bir haktır.


Gülgün Türkoğlu kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI