Gazeteciliği savunmak

Pazartesi, 3 Aralık, 2018
Bir gazeteciyi gazeteci olmaktan çıkaran şey anaakımda çalışıp çalışmaması değil, yalan haber yazmasıdır, kendisine söyleneni, gözleriyle gördüklerini, çabalarıyla elde ettiği bilgi ve belgeleri çarpıtmak veya söylenmeyeni söylenmiş gibi yapmaktır. Eline tutuşturulanı sorgulamadan, soruşturmadan yayınlamaktır. Gazeteciyi gazeteci olmaktan çıkaran devlet, patron, örgüt veya cemaatlerin baskısına ister gönüllü ister mecburi, boyun eğerek hakikatleri çarpıtmaktır. Gazeteciyi gazeteci olmaktan çıkaran, merak etmemektir.

Geçen haftaki yazıda şöyle bir ifade kullanmıştım: “Sansür, otosansür, gazeteciler üzerindeki baskıların boyutları, medyadaki sahiplik yapısının dönüşümü, hegemonyanın yapısı… Bu faktörlerin hiçbiri yokmuş gibi davranarak kara-kuru bir gazetecilik tarifi yapmak masumane bir mesleki tartışma olmaz.”

Ümit Kıvanç bu paragraftaki “masumane” ve “kara-kuru bir gazetecilik tarifi” tabirlerime yönelik “Ateş Altında – gazetecilik tartışmasına devam” başlıklı yazısında şöyle bir eleştiride bulunmuş: “Niye bu tehlikeli kelimeyi seçmiş, ‘doğru olmaz’, ‘işe yaramaz’ falan değil de ‘mâsumâne olmaz’ demiş, bilmiyorum. Türkiye’nin her sabah kötü niyet yüklü arazözlerin çamura buladığı kamusal ortamında bunun ânında nelere dönüşebileceğini hesaba katmadı belki. Keşke katsaymış. Ben ‘doğru olmaz’ dediğini varsayarak devam edeceğim…”

Kıvanç eleştirisinde son derece haklı. “Böylesi bir dönemde”, böylesi sıfatların nelere dönüşebileceğini hepimizin çok iyi hesap etmesi lazım.

Bununla birlikte Kıvanç’ın sorusu, tartışmayı doğru bir zeminde yürütmek için son derece işlevsel ve yol açıcı.

Şöyle anlatayım:

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, Özgür Gündem Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği davasında yargılanan beş gazeteciye verilen toplam 9 yıl 9 ay hapis cezasını daha geçen hafta onayladı.

Yayın politikası yüzünden “böylesi dönemlerde” devletin öncelikli hedeflerinden biri olan Özgür Gündem’le bir günlük dayanışma sergiledikleri için “terör propagandası” yapmakla itham edilen ve hapis cezasına çarptırılan meslektaşlarımız orta yerde dururken, anaakımda çalışan ve çalışmayan gazetecileri “aktivist-militan” ve “profesyonel” tasniflerine tâbi tutmak son derece tehlikeli değil mi?

Hele hele kendisini anaakımın içinde konumlandırarak böylesi bir tasnife girişmenin ne tür sonuçlar doğuracağını hesap etmemek bana hadi “masumane” kelimesini kullanmayayım ama hiç “doğru” gelmiyor.

Yaklaşık yirmi gündür sürdürdüğümüz tartışmada, başta Ümit Kıvanç olmak üzere hemen herkes kullandığı dile büyük bir özen gösterirken, meseleyi kişiselleştirip bağcıyı dövmeyi aklından bile geçirmezken, tartışmanın fitilini ateşleyen bir meslektaşımızın bu özeni göstermemesi, tartışmacıların argümanlarını “sakat mantık” diyerek küçümsemesi ve bu “sakat mantığı” “militan” olmaya dayandırması da hazin.

Kimseden “bu zorlu dönemlerde birbirimizin kusurunu görmeyelim” gibi bir yaklaşım beklenemez ama hakkaniyet beklemek herkesin hakkı.

Eğer ortadaki mesele bir kusura ilişkin tartışmaysa, bunun somut örnekler üzerinden yürütülmesi lazım. Oysa gazetecilik tasnifine girişen arkadaşlar, alternatif veya muhalif bir gazetenin siyasi, ideolojik hedefler doğrultusunda alenen çarpıtma, tahrifat, vs, içeren bir haberi üzerinden değil, son derece kaba ve ezbere dayalı kategorilendirmeler üzerinden tartışmayı sürdürmeye yöneliyor.

Bu yaklaşım, tartışmanın somut bir sonuca varmasının önündeki yegâne engellerden biri.

Kıvanç yazısının devamında eleştirisini şöyle sürdürmüş: “İrfan’ın bir hükmüne hiç katılmıyorum; kendi açtığı faydalı tartışma yolunu tıkıyor: ‘Kara-kuru’ diye küçümsediği, şayet bu topraklarda bir nebze bulunsa bütün bu tartışmaları bambaşka zemin üstünde yapabilmemizi sağlayacak şey.”

İktidar yöneticilerinin ve yargıçların gazeteciliğe hudut biçmeye kalktığı ve o hudutların dışında kalanları gazeteci olmamakla suçladığı, dolayısıyla tutuklanmalarına “meşruiyet” zemini yaratmaya yöneldiği bir dönemdeyiz.

Dediğim gibi, böyle bir dönemde olduğumuz için mesleki tartışmayı erteleyecek, anaakımın dışındaki başta sol, sosyalist, Kürt medyası olmak üzere alternatif medyaya ilişkin eleştiri-özeleştiri yapmaktan geri duracak değiliz.

Fakat hakikatlere savaş açmış bir iktidar karşısında sırf hakikatlerin aktarıcılığını üstlendikleri için muhalif olan (veya görünen) ve dolayısıyla iktidarın, onun yargısının hedefi haline gelmiş sayısız gazetecinin bulunduğu bir ortamda, gazeteciliğe ilişkin tarif yaparken son derece dikkatli olmak zorundayız.

Eğer olağan koşullarda yaşıyor olsak, “kara-kuru” bir gazetecilik tarifi yapmak, yahut anaakımın dışındaki gazeteciliği “aktivizm” olarak tanımlamak mesleki bir tartışmadan ibaret kalırdı. Oysa bu tartışma artık mesleki değil, siyasi bir tartışmayı gerektiriyor. Böyle bir dönemde “kara-kuru gazetecilik tarifinin” “masumane” olmadığını söylerkenki kastım buydu. Yoksa iki-üç haftadır sürdürdüğümüz tartışmanın herhangi bir aktörünü “gizli hesaplar” yapmakla itham etmem söz konusu değil. Zira tartışmanın bütün aktörlerinin temel derdinin, zaten yoğun saldırı altında bulunan gazetecilik faaliyetine ilişkin bir netlik ayarı yapmak olduğu çok açık.

AKP, iktidarını ayakta tutabilmek için sadece zor aygıtlarına başvurmuyor, hakikatle mücadele birimleri kurarak da yol alıyor. Bu birimler de sadece trollerden veya yandaş medyadan oluşmuyor. AKP’nin hakikatle mücadele birimleri, sözümona evvelden “bağımsız” olan anaakım medyada da aktif bir biçimde işliyordu, işliyor. Örneğin “zam” sözcüğü doğrudan iktidara bağlı olmayan anaakım medyada da yasaklı hale gelip “fiyat düzenlemesine” dönüşüyor.

İktidarın belirlediği sözcüklerle haber yapan fakat “taze bitti” denen “bağımsız” anaakımın, aynı devlet “refleksini” en az otuz yıldır sürdürdüğünü kim inkâr edebilir?

Türkiye’de devletin derin veya açık odakları 1990’lı yıllarda da etkisi altındaki anaakım medyaya, bırakın kullanacakları dili, haber metinlerindeki kelimeleri bile dikte ediyordu. Nitekim ordudan, polisten, istihbarat teşkilatlarından anaakımın eşik bekçilerine, haber metinlerinde kullanılmak üzere çeşitli kelimelerin gönderildiği sır değil.

Geçenlerde bir meslektaşımız, patronunun, sahibi olduğu gazetelerde üretim amacı dışında kullanılan bir mutfak ürünüyle ilgili haber yapılmasını yasakladığını aktarmıştı. Zira söz konusu medya patronu aynı zamanda bu ürünün üreticisi ve satıcısıydı.

Dolayısıyla anaakım Türk medyasında bırakın devleti, patronların kendisi de hiçbir zaman editöryal bağımsızlığa cevaz vermedi.

Tam da bu yüzden anaakım Türk medyası, AKP öncesinde de şimdi de devletten daha devletçi, askerden daha militarist ve savaşçı, patrondan daha patroncu vs, olageldi.

Aydın Doğan medyası için “iktidardan, sermaye gruplarından, siyasi partiler ve hareketlerden bağımsızdı, yani onlar tarafından yönetilmiyordu ama bu çok sorunlu bir bağımsızlıktı” diyen Kadri Gürsel, şöyle devam etmişti Twitter tartışmamızda: “Böyle bir bağımsızlığı bile siyasi, ideolojik ve örgütsel bağımlılığa tercih ederim.”

Bir gazeteci açısından her ikisini de reddetmek varken, neden “sorunlu bir bağımsızlığı bile” tercih etsin?

“Alternatif Medyayı Anlamak” isimli kitapta Olga Guedes Bailey vd, günümüz anaakım medyanın şu özellikler taşıdığının varsayıldığını aktarıyor:

  • Büyük ölçekli ve geniş, homojen (parçalara sahip) takipçi kitlesine yönelik,
  • Devlet destekli kurumlar veya ticari şirketler,
  • Dikey (ya da hiyerarşik) olarak yapılanmış kadrolarında profesyonellerin bulunduğu kurumlar,
  • Hakim söylem ve temsillerin taşıyıcıları.

Buradan bakınca, “aktivist” olarak tanımlaman medyanın da “yaratıcısının” bizatihi anaakım olmadığını kim iddia edebilir?

Alternatif medyanın hakikatle ilişkisine, son derece heterojen olan bu medyanın eksikliklerine, yanlışlarına, hatalarına dair eleştiriyi her zaman yapabiliriz. (Anaakım dışında kalan alternatif medyanın sadece sol, sosyalist, sendikalist, Kürt vs, değil aynı zamanda sağ, milliyetçi vs, de olabileceğini elbette dikkatlerden kaçırmamalıyız.) Fakat ideolojik, politik konumlanışı ister solda, ister sağda, ister marjinal ister popülist olsun, anaakımın dışında konumlanan heterojen medyanın varlığına ve konumlanış biçimine ilişkin bir tartışmaya girişeceksek, bunu da yine anaakımın hakikatle ilişkisi üzerinden üzerinden yapabiliriz.

Bir örnek verelim: LGBTİ’ler. İster anaakım isterse alternatif medyada seslerini neredeyse hiçbir şekilde duyuramayan, kendileriyle ilgili haberlerin çoğu tahriflerle, çarpıtmalarla, egemenin penceresinden aktarılan bu kesimin sesini duyurmak için bir gazete, dergi çıkarması, bir radyo veya televizyon istasyonu kurması söz konusu olduğunda, onlara hangi dayanakla “bu yaptığınız gazetecilik değil, aktivizm” diyebiliriz?

Eğer böylesi bir yayın memlekette LGBTİ’lere ilişkin haberleri çarpıtmadan, tahrif etmeden, propagandif bir dil kullanmadan, sadece ve sadece hakikatlerin aktarıcılığını yapıyorsa, böylesi bir gazeteciliğe neye dayanarak “aktivizm” diyebiliriz?

Farz-ı misal bir gey barda garson, bir müşteriyi sırf gey olmadığı için dövüp mekândan attığı halde, söz konusu yayın bunu “heteroseksüellerden gey bara çirkin saldırı” türü bir başlıkla “haber” yaparsa, elbette bunun adı anladığımız anlamda gazetecilik olamaz.

Zaten böylesi “haberler” yapan gazeteler, eğer arkalarında muazzam bir devlet desteği yoksa, kısa süre içinde bizatihi okurları tarafından satın alınmayarak, itibar gösterilmeyerek tasfiye oluyor.

Bir gazeteciyi gazeteci olmaktan çıkaran şey anaakımda çalışıp çalışmaması değil, yalan haber yazmasıdır, kendisine söyleneni, gözleriyle gördüklerini, çabalarıyla elde ettiği bilgi ve belgeleri çarpıtmak veya söylenmeyeni söylenmiş gibi yapmaktır. Eline tutuşturulanı sorgulamadan, soruşturmadan yayınlamaktır. Gazeteciyi gazeteci olmaktan çıkaran devlet, patron, örgüt veya cemaatlerin baskısına ister gönüllü ister mecburi, boyun eğerek hakikatleri çarpıtmaktır. Gazeteciyi gazeteci olmaktan çıkaran, merak etmemektir.

Gazetecinin mutlak bir vazifesi varsa, o da okur veya izleyici adına merak etmek ve kendisine ait olmayan bu “merakı” gidermek üzere soru sormak, soruşturmak, inceleme yapmaktır.

Gazeteciyi gazeteci olmaktan çıkaran, onun ister sağ ister sol, belli bir ideolojiye sahip olması da değil, belli bir yayın organında çalışması da. Onu gazetecilikten çıkaran temel şey, hakikatleri çeşitli çıkarlara, ideolojilere göre eğip bükmesidir. Evet, hakikatlere savaş açan herhangi bir iktidara (devlet, cemaat, örgüt vs,) karşı en devrimci “eylem”, bizatihi hakikatleri aktarmak, gerçek manada gazetecilik yapmaktır.

Ayrıca gazetecinin işi, aktardığı hakikatler üzerinden eylem yapmak olmadığı gibi, eylem yaptırmak üzere hakikatleri aktarmak da değildir. Gazeteci gerçekleri, sadece ve sadece gerçekleri ister yorumlayarak ister olduğu gibi aktarır. Bunun karşısında toplumsal bir duyarlılık oluşması, insanların eyleme geçip geçmemesi gazeteciliğin konusu değildir.

Sadece LGBTİ’lerle veya kadınlarla, yahut Kürtlerle ilgili hakikatleri aktaran bir gazetecilik yapmak sizi gazeteci olmaktan çıkarmaz. Kendinizi tek bir alandaki hakikatlerin aktarıcılığıyla da sınırlandırabilirsiniz, her konuya da eğilebilirsiniz.

Bazı meslekler, belli bir formasyon gerektirir. Tıp fakültesi mezunu olmayan biri hekimlik, hukuk mezunu olmayan biri avukatlık yapamaz örneğin. Ama gazetecilik yapmak için iletişim fakültesi mezunu olmak, üniversite okumak vs, gerekmez. Gazetecilik yapabilmek için gerekli olan şey, merak edip hakikatlere erişmek için çabalamak, elde ettiği hakikatleri belli bir toplumsal kesime iletebilecek yayın araçlarına vs, sahip olmaktır.

Eğer gazeteciliğe sahip çıkmak istiyorsak, bunu anaakım-aktivizm tasnifleri üzerinden değil, gazetecilik faaliyeti yürütenlerin hakikatlerin aktarıcılığını yapıp yapmadıklarını baz alarak gerçekleştirebiliriz.


Not: Yaklaşık üç haftadır devam eden gazetecilik tartışması çok önemli yazılarla devam ediyor ama şahsen ben, tartışmanın yürütücüsü olan arkadaşların affına sığınarak ara veriyorum. Zira öyle görünüyor ki bu tartışmanın mecrasını değiştirmemiz gerekiyor. Bunun için de tüm meslektaşlara çağrıda bulunuyorum: Bir yolunu bulup bir araya gelsek ve bu tartışmayı yüz yüze, enine boyuna tartışıp somut hale getirsek fena mı olur?


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI