Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

AKP’nin estetik başarısızlığı ve ahlaki mizaç sorunu

Perşembe, 29 Kasım, 2018
Her toplumun kültürel üretimi, etik ve estetik değerler arasında kurulan denge yoluyla şekillendirilir. Ahlaki mizaç derken kastettiğim şey, bu dengenin estetik aleyhine bozulmasıyla ortaya çıkan değer yozlaşmasıdır. Bozulmanın arkasında insanları sadece ahlaki bağlar yoluyla bir arada tutabileceğine duyulan güven ve gerçekten yaşanmaya değer bir hayatın estetik değerlere duyduğu ihtiyacı görmezden gelmek yatıyor.

AKP iktidara geleli on yedi yıl oldu. Bu süreç içerisinde partinin siyasi performansı, birçok değişik açıdan tartışıldı. Belki yandaşları hiç kusur bulmazken, karşıtları da hiç iyi bir şey söylemedi. Her tartışma bu kutuplaşma sürecinin gölgesi altında yürütüldü. Sadece kültür hususu, katı ve belirleyici kutuplaşma havasının dışında kaldı. Bugün yandaş olsun veya olmasın, çoğu yorumcu söz AKP’nin kültür alanındaki yetersizliğine gelince kolaylıkla hemfikir oluyor. Bu husustaki görüş birliği, AKP adına açıklama yapan bazı yetkili ağızlarca da dolaylı yollardan doğrulanıyor. En partizan isimler bile yeri geldiğinde kültürel hegemonyanın solda olmasından dert yanabiliyor. Erdoğan’ın ara ara Türkiye’nin kültürel ve bilimsel üretim alanında geri olduğundan yakınması da bu açıdan dikkate değer.

Ortada belirgin bir başarısızlık söz konusu ve durum AKP’nin ahlaki mizacı tarafından özel olarak koşullandırılmış gibi görünüyor. Her toplumun kültürel üretimi, etik ve estetik değerler arasında kurulan denge yoluyla şekillendirilir. Ahlaki mizaç derken kastettiğim şey, bu dengenin estetik aleyhine bozulmasıyla ortaya çıkan değer yozlaşmasıdır. Bozulmanın arkasında insanları sadece ahlaki bağlar yoluyla bir arada tutabileceğine duyulan güven ve gerçekten yaşanmaya değer bir hayatın estetik değerlere duyduğu ihtiyacı görmezden gelmek yatıyor. Estetik deneyimin esasını oluşturan, örneğin “güzel” yerine “sahici”, “yüce” yerine “büyük” olanı geçirdiğinizde, değer sisteminin açılan estetik boşluk yüzünden çatırdayacağı açıktır. İslamcılığın Türkiye’de karşı karşıya kaldığı açmazları, bu değer çatırdamasıyla beraber ele alındığında daha açık hale gelecektir.

Bizde kültür alanı, öteden beri temel bir siyasi uzlaşmazlık konusu olmuştur. Uzlaşmazlığın ana ekseni, Batılı değer ve kurallar sisteminin nereye kadar benimseneceği tartışması tarafından şekillendirilmiştir. Tartışmanın bir tarafını Batılılaşmayı teknoloji transferiyle sınırlı gören İslamcı gelenek temsil eder. Diğer taraftaysa Batı kültürünü de almadan söz konusu teknolojiyi ne kullanabilme ne de sonradan üretebilme aşamasına erişilebileceğini savunan modernleşmeci kanat bulunur. İslamcıların bu kendinden emin tavrı durağan ve kapalı bir kültür kavrayışından ileri gelmez. Daha çok, toplumu bir arada tutan değerlerin özünü oluşturan şeyin din olduğu inancından kaynaklanır. Bu yüzden Türkiye’de maneviyatçı olması beklenen sağ gelenek maddeci görünürken, maddeci olması beklenen sol gelenekse kültürelci bir kılıkla karşımıza çıkar.

Etik ve estetik dengesinin bu bozulmuş biçimi, sol/sağ paradoksunun Küçükömer tarafından vurgulanmayan başka bir önemli özelliğine dikkatimizi çeker: Ahlaki mizaç sorunu. Sağ geleneğin ahlaki mizacı, onun kültürün özü olarak İslam inancını kabul eden anlayışından türer. AKP’nin Türkiye’ye yaptığı tek “kültürel katkının”, yaşamı ahlaki bir cendere içine almakla sınırlı kalması bundandır. Söz konusu yaklaşımın kültür alanındaki yansıması, Türklüğe özgü İslami bir var oluşun ilk kaynakları olarak görülen ecdadın estetik mirasına geri dönüş olmuştur. Ancak bu geri dönüş ne bir kültür atılımına yol açmış ne de ortaya sanatsal bir sıçrama çıkarabilmiştir. Tüm olan biten aslına rücu etmekle ilgili kibirli nasihatler veya sahici bir hayat sürmekle ilgili banal girişimlerde bulunmaktan ibaret. Mesela modernleşme sürecinde yaratılmış AKM gibi eserleri tahrip edip yerine “daha sahicisini” vaat etmek böylesi girişimler arasında sayılabilir. Yahut Ankara’ya devlete yakışmadığı için Çankaya köşkü yerine Selçuklu simgeleri ve Osmanlı motifleriyle donanmış “daha büyük” bir saray inşa etmek, atalardan kalan mirasın bastırılmış ihtişamını görünür kılma girişimlerinden kabul edilebilir.

Oysa ne daha sahici olan her zaman daha güzeldir, ne de daha büyük olan daha yücedir. Toplumun ortak duyusunca belirlenen beğeni ölçütleri bundan çok daha fazlasını bekler. Ahlaki değer ölçütlerini ileri sürmek estetik yetersizlik duygusunu telafi etmeyince, iktidar bu beklenti karşısında yine kendini değerli kıldığına inandığı daha sahici olmaya ve daha büyüğünü yapmış olmaya sığınır. O en büyük havaalanını inşa etmiş, en uzun köprüyü kurmuş, en geniş yolları döşemiş, oda sayısı en fazla olan sarayı devletin yüceliğinin kanıtı olsun diye inşa etmiştir. Fakat yüce olan, hiçbir şekilde devasa boyutlarda olmasından ötürü yüce değildir. O, bundan çok daha karmaşık bir manevi, sanatsal ve teknik bir sentezin referansına ihtiyaç duyar. Estetik değer olarak yücelik, tek bir kapı koluna binlerce motifi detay olarak işleyen sanatçının ustalığına veya küçük bir tuvale bir rengin önceden hiç bilmediğimiz bir tonunu yansıtabilmiş ressamın kabiliyetine duyduğumuz türden bir hayranlıkla ilgilidir. AKP’nin büyük ve hantal eserlerinde eksik olan yön, hayranlık duygusu uyandıracak böylesi bir referansın varlığıdır. İşaret ettiğim estetik referans açığı, öyle ecdadın estetik zevklerine nostaljik gönderimlerle kapatılacak gibi de değildir. Bu durum bizi AKP’nin kültürel başarısızlığının modern estetik rejimle olan ilgisi üzerine düşünmeye sevk ediyor.

Bir toplumun estetik rejimi, kültür unsurlarının ayrı ayrı bireyler üzerinde yarattığı duygusal etkileri ortaklaştıran düşünsel bir zemin gibi düşünülebilir. Duyguların estetik yönetimini mümkün kılan bu zemin, siyasal hayatın işleyişi sürecinde büyük bir öneme sahiptir. Bazı düşünürler, bundan ötürü olsa gerek, tek bir duygunun bile dünyayı değiştirebileceğini ileri sürer. Gerçekten, dünyayı sadece aşkın daha iyi bir yer haline getirebileceğine kim itiraz edebilir? Bazen korku, dünyamızı allak bullak etmez mi? Adalet yerini bulsun diye, dünyayı gözden çıkarma hiç mi aklınıza gelmedi? Kanımca birçok insan duyguların kendi üstündeki bu gücüne tanıklık etmiştir. Tüm bu duyguların gücü, onların bizim ruhumuza nüfuz etmesini sağlayan yargıların yapısınca belirlenir. Estetik rejimi, bu yargıları üreten, geliştiren ve bir diğerine bağlayan düzenin adıdır. Güzel olanla ilgili beğenilerimiz ve yüce olana dair duygularımızı koşullandıran bağlam budur.

Bu rejim, bir bütün olarak toplumsal ilişkileri belirleyen kültürel hayatın içinde hayat bulur. Genel bir bakış açısıyla kültür, toplumun yaşamına yön veren değer ve kurallar bütününün oluşturduğu yapı olarak tanımlanabilir. Bu yapı, alet kullanımı, beslenme, barınma veya giyinme gibi maddi kültür unsurları kadar, ortak hayatı düzenleyen kurallar gibi gayrı maddi kültür öğelerine veya resim, müzik ve dans gibi sanatsal faaliyetlere de yön verir. Estetik boyut, kültür unsurlarının onlardan beklenen işlevin ötesinde, duygusal etki yaratacak bir kudretle donatılmasını sağlar. Mesela bir köprü yapıldığında, sadece bir yakayı diğer yakaya bağlayan bir geçiş inşa edilmiş olmaz. Aynı zamanda köprüye verilen biçim aracılığıyla, belli bir güzellik veya yücelik algısı oluşturacak bir anlam da üretmiş olursunuz.

Siyasette estetik etki, duyguların bizler için taşıdığı anlamlar aracılığıyla yaratılan meşruiyet yoluyla kendini belli eder. Güzel olan da en az iyi olan kadar, yüce olan da en az yararlı olan kadar siyasi karar ve eylemler için ihtiyaç duyulan rızayı üretmek için iş görebilir. Çirkin ve kirli kabul edilen ırkların ıslah edilmesi veya yok edilmesi ile ilgili ırkçı politikalar, aşağı ve ilkel bir hayat sürdüren toplumların zarif ve medeni toplumlarca yönetilmesini savunan sömürgeci politikalar hep bu meşruiyet düzleminden yararlanmıştır. Günümüz toplumları kadar ecdadın da duygu yönetimine önem vermesi, duyguların bu gücünden kaynaklanır. Türkiye’nin kadim estetik rejimi, en üstte Allah ve onun işareti olan vahyin bulunduğu bir değerler hiyerarşisi niteliğindeydi. Bu sistem, estetik beğeni açısından objektif bir kıstas olarak kabul edilen Allah’ın yüceliğini ve onun yaratıcı kudretinin işareti olarak görülen mahlûkatın güzelliğini gösterecek şekilde yapılandırılmıştı. Oysa modern toplumun estetik rejimi bu tarz bir objektiflikten uzak, bireylerin öznel yargılarına dayalı ölçütler üzerine bina edilmiştir. Eskiye dönük referansların istenen yücelik algısının günümüz insanında pek fazla güzellik duygusu uyandıramamasının nedeni bu dönüşümdür.

Başka bir deyişle, sekülerleşme değerlerin hiyerarşik yapısının çözülmüş ve estetik beğeninin demokratikleşmesi sonucunu doğurmuştur. Artık ortak beğeni, zevk ve tercihlerin yansız bir şekilde genel değer ölçütleri olarak bütünleştirilmesi yoluyla tesis edilir. Böylesi bir değerler bütünü demokrasinin estetik rejimi üzerinde iki farklı düzeyde etki eder. İlk düzeyde, beğeninin sadece herkesin zevkine hitap edince toplumsal bütüne ait kabul edilebildiği görülür. Yani demokratik karar süreçlerinin genel yöntemlerinden farklı olarak, estetik değerler sadece çoğunluğun değil, herkesin yargısıyla ortak değerlere dönüşebilirler. İkinci düzeyde, değerler sadece etik ve estetik dengesinin gözetilmesi aracılığıyla bir bütün halinde var kalabilir. Bir tarafta ortaya çıkan açığın diğer tarafı bozmaması düşünülemez. AKP’nin yaşadığı kültürel hegemonya krizi kadar, “günah işleme özgürlüğü” talebinden giderek otoriterleşen iktidara ve oradan siyasetin ahlaki açmazlarına uzanan çözülme de bu dengenin bozulmuş olmasından kaynaklanır.

Daha iyi bir dünya düşleyenler, şunu hiçbir zaman aklında çıkarmamalıdır: “Dünyayı güzellik kurtaracak.”


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI