Sosyo-klinik arıza olarak eşitlik ve adalet karşıtlığı

Salı, 27 Kasım, 2018
"Bizim köklerimizde cinsiyet ayrımcılığı yoktur" sözlerini hayranlıkla alkışlayanların bin şu kadar yıl camiye giremeyen kadınları yok sayışı, ayrımcılığı yok etmiyor ama olsun, retorik etkili. Cami deyip geçmeyelim bu arada. Bugün kamusal alan dediğimiz bütün bir toplumsal hayatın işleyişini şekillendiren mekan geçmişin camisi.

Adalet ve eşitlik kavramlarını birbirinin muadili imiş gibi görüp gösterme çabasının altına gizlenen patriarkal hegemonyanın sürdürülmesi arzusu, hemen kendini ele veriyor. Biraz daha derine inildiğinde ise devlet-toplum-birey üçgenindeki baskıcı güç ilişkisinin sadece kadın bireyleri değil herkesi hedef alan otoriteryanizm açığa çıkıyor. Bunları her açıdan deneyimlediğimiz günlerde yaşarken sıralamakla bitmeyecek örnekler vermeye ihtiyaç yok gibi. Sadece 1 Mayıs’a Taksim, Cumartesi Anneleri’ne Galatasaray meydanlarının yasaklanışını hatırlamak bile yeter. En son pazar günü 25 Kasım yürüyüşünde kadınların İstiklal Caddesi’ni doldurmasından korkuluşuna şahit olduk. Polis barikatıyla gazlı saldırıyla devlet eşitlik kavramını, adalet(!) söylemiyle boğmaya çalıştı. Temeline eşitlik yerleşmediğinde kof laftan ibaret kalan, içi boşaltılmış, adalet söylemiyle.

Bu iki kavramdan birini diğerinin yerine ikame etme gayretinin altında biraz daha derinlere indiğimizde görülen kolektif duygu ve düşünce halini anlamlandırıp isimlendirmekse biraz daha zor. Kolektif duygu ve düşünceler diyorum çünkü Cumhurbaşkanından bakanlara, Kadın ve Demokrasi Derneği’nden (KADEM) Aile Platformu gibi diğer hükümet güdümlü oluşumlara (GONGO), psikiyatri profesöründen Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Dekanı’na ve Diyanet’ten irili ufaklı alimliği kendinden menkul hoca efendilere varıncaya kadar kopya söylemler uçuşuyor iktidar çevrelerinde. En çok kadın üzerinden yürütülen kampanyalarda vurgu hep adalete dair… Sorsan biri bile adalet kavramını açıklayamaz. Açıklayamaz çünkü insanlar arasındaki eşit olma hali dile getirilmeden tanımlanamaz bu kavram. İnsanlar arasındaki eşitlik ise kadın-erkek eşitliği tanınmadan söylendiğinde Ortaçağ Katolik öğretisinden bir adım öteye geçemez. Ama hepsi din adına konuşup İslami terminolojiyi kullanmakla gizler, Ortaçağ Hıristiyanlığı’na dair kadın algısını İslam’a yamadıklarını. Bu da bir bahsi diğer diyerek şimdilik bırakıp bu konudaki sosyo-klinik vakayı anlamaya çalışıyorum. Çalışırken de bir isim bulma zorluğu nedeniyle terim uydurduğum için de erbabından özür diliyorum.

Vaktiyle Ayhan Songar, “içtimaî aşağılık kompleksi” tanımını kullanırdı, Batı medeniyeti karşısında kendi kültürümüz adına eziklik hisseden bireyler için. Tabii o, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nün kurucusu ve aynı zamanda Türkiye sağının kanaat önderlerinden birisi olarak tanım getirmeye yetkin sayılmalı. Modern psikolojiyi ülkemize getirenlerden birisi ve entelektüel birikimi tartışılmaz, kültür ve medeniyet alanlarında yol gösterici insani değerlere sahip bir kişiydi. Şüphesiz itirazlara, tartışmaya reddedilmeye son derece açık şekilde ben de ondan mülhem sosyo-klinik vaka diyorum, toplumsal histeri nöbetine tutulmuşcasına kadın karşıtı söylemin her köşeden yükselişine. Özellikle de içtimaî aşağılık kompleksinin kolektifleşmiş halini anlatırken seçiyorum bu nev-zuhur terimi. Emperyalist Batı karşısında Müslüman coğrafyayı topyekûn savunma konumuna çeker siyasal İslam ve inkar politikası üretir. Bu ideolojinin az çok etkisinde kalmış herkeste gözlemleyebildiğimiz toptancı Batı tanımı ve külliyen karşı çıkışın sesi olan AKP yandaşlarının kadın karşıtlığında kendini gösterir bu inkarcı politika. Batı’ya dair ne varsa inkarın yanına kendine dair olduğuna inandığı idealize edilerek gerçekten soyutlanmış “geçmiş güzel günler” sevdası da bu politikaya dahil. Her alanda izini sürebileceğimiz bu kolektif duygu, düşünce hali kadın karşıtlığında billurlaşarak açığa çıkar.

Eşitlik yerine adaleti ikame etme isteği, Yeşilçam replikleri gibi “ayrı dünyaların insanı” olmaya dair tutkunun eseri. Böl ve yönet politikasını güçlendiren yerli ve milli iddiası ve tabii ki gayri millilik ithamı kadın versiyonu. Eşitlik kavramını, kadını metalaştıran bir ambalaj olarak sunma çabası da öyle. Toptancı bakışla isimlendirilen bir komple “Batı” sözü coğrafi, siyasi ayrımları görmezden geldiği gibi tarihi seyir içindeki farklılaşmaları da yok sayarak mesela cadı avı facialarını bugüne örnek kılabiliyor. Ancak Avrupa tarihinde, kadın karşıtlığının uç noktalarından birini oluşturan farklı, güçlü ve etkili kadınları cadı nitelemesiyle ölüme yollayan zihniyetin günümüzdeki izdüşümünü oluşturduğunun da farkında değil. O günün cadısı ile bugünün “tu-kaka” edilen feminist kadını arasında hiçbir fark yok aslında. Reddederken kopyalayan ama hayli geçmiş örnekleri kopyalayarak yerli ve milli adını takan bu politika kadınları da kendi arasında bölerek yönetme kolaylığı sağlıyor haliyle.

“Bizim köklerimizde cinsiyet ayrımcılığı yoktur” sözlerini hayranlıkla alkışlayanların bin şu kadar yıl camiye giremeyen kadınları yok sayışı, ayrımcılığı yok etmiyor ama olsun, retorik etkili. Cami deyip geçmeyelim bu arada. Bugün kamusal alan dediğimiz bütün bir toplumsal hayatın işleyişini şekillendiren mekan geçmişin camisi. Eğitim ve çalışma haklarının ihlali camiden kovulmayla başlamıştı. Kadın mahfili adı altında kuytu köşelerde o da sınırlı sayıdaki camide kadın varlığının görülmesi ise sosyal hakların kazanılmasına hizmet etmedi hiçbir zaman. Ama şimdi bazı büyük camilerde –ki çok değil birkaç tane- kadınlar mihrabı, minberi görebilecek kendisini kubbenin altında cami mimarisinin bütünlüğü içinde, cemaate dahil hissedebilecek kadın mahfillerine sahipler artık, denecektir. Ülkedeki cami sayısına kıyasla bu camilerin oranı ve bu camiler içinde nispeten iyileştirilmiş kadına ayrılan yerlerin fiziki ölçümü, hesaplasak yerel siyasetteki kadın varlığı gibi binde oranlarda çıkar. Karar mekanizmalarındaki kadın varlığı da öyle.

Meta denmesi, kadının metalaşmasından şikayet edilmesi ve bizde olmadığı söylemi de tuhaf. Yasaklanışı üzerinden daha iki yüz yıl bile geçmemiş cariye alım satımını unutması, tarihten ve kültürden cariye kavramını silmiyor. Hadi cariye büyük konaklarda toplumun sınırlı kesimindeydi diyelim başlık parası vakıası bu meyanda bir facia olarak hâlâ sürüyor maalesef. Ama olsun ülke içinde ötekileştirmenin aracı çarpıtarak dahi olsa diğer medeniyetlerle aramıza uçurum sokmaksa madem ve kolayca yönetmenin en emin yoluysa her şey mubah sayılıyor. Ekonomi-politikte parayı yöneten her şeyi yönetir der, doğrudur herhalde. Sosyo-klinik vaka ise kadını yöneten her şeyi yönetir anlayışına sahip görünüyor.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI