Gülgün Türkoğlu Pagy
Gülgün Türkoğlu Pagy
  • gulguntp@yahoo.com

Bozuk halkın bozuk devleti: Bir ezme aracı olarak adalet

Pazartesi, 26 Kasım, 2018
Din bir korku aleti olarak kullanılmaktadır. Bu durumda güç kazanan sahtekârın asıl amacı gizli kalır, onun hayat tarzının ilâhi bir yaşam olduğu sanılır, bütün bu nimetleri asla kendisi için istemeyen bir görüntü verir. İnsanlar ona itaat eder; yaptığı kötü işleri iyi görürler. Böylece o, itibar, iktidar, servet, zevk ve istediği her şeyi yapmakta herkesten üstün olmuş olur.

Düşüncenin, tarih içindeki yolculuğunda önemli duraklardan birisi, ünlü Türk düşünür Fârâbî’dir. Fârâbî için ideal bir toplum sağlıklı bir bedene benzer. Birbirinden farklı görevler üstlenmiş ve farklı önemde olan organların, dirimliliklerini sürdürebilmeleri, birbirlerine destek olmalarını, yardımlaşmalarını zorunlu kılar. İdeal bir şehirde de (madınâ fâdıla) bireylerarası yardımlaşma hayati bir önem taşır. Bir filozof kral olan reis, bu mükemmel şehrin en mükemmel parçasıdır. Böylesine ideal bir devletin çökmesindeki neden, daha doğrusu toplumların bir türlü ideal hale gelememesindeki temel neden, kendi halkından bağımsız değildir: Onların kötü fiilleri, ruhlarına kusurlu istidatlar kazandırmıştır, böyle şehirlerin insanlarının ruhları hasta olur. Erdemli şehre zıt bu şehirlerden bazıları şunlardır:

Cahil Şehir: Halkı mutluluktan habersizdir. Gerçek mutluluk anlatılsa da inanmazlar, çünkü anlamazlar. Onlar için iyi; sağlık, zenginlik, arzularının peşinden gitme serbestisi, saygı ve itibar görme, cinsel tatmin, gibi şeylerdir. Mutluluk bunların toplamıdır. Böyle bir şehrin halkı temel olarak; mal-mülk edinmek, beslenmek, ev sahibi olmak, ün kazanmak, övülmek, itibar görmek için birbiriyle yardımlaşan bir şehirdir. Hakikat ile hiçbir ilgi ve meraka sahip değildirler. Erdemli şehrin kanunlarının, kendi amaçlarına engel olduğunu anlayınca hakikati toptan reddederler. Cahil, çirkin amaçlarını engelleyen her şeyin ortadan kaldırılması ana hedefleridir. Fârâbî, bu insanların erdemliler arasına katılmamasını öğütler.

Bozuk (fâsık) şehir: Gerçek mutluluk ve onu elde etme yollarını bildikleri halde fiilleri cahil şehrin insanlarınınkine benzer. Büyük ıstırap çekerler. Bir kez erdemi bilmiş olan ruhi istidatları, kötü olan ile savaşa girer. Bu şehrin insanları; yalnız kaldıklarında, ıstırabı zorunlu olarak hissettikleri için kendilerini sürekli meşgul edenlere benzer. Bir araya gelmeleri ıstırabın sonsuz çoğalmasına neden olur. Yöneticisi aldatmaktan, yalan söylemekten çekinmez, hatta kendisine vahiy indiğini bile iddia eder.

Yanlışlık içinde olan (dâlla) şehir: Dalalet içindedir. Din ve ahiret konusunda yanlış ve yararsız görüşe sahiptirler.

Halkları kötü fiillere sahip şehirler çökmeye mahkumdur. Bu şehirlerin insanlarının ruhları hasta olur. Onlar doğru sözü duymaz olur. Hakikat misaller, semboller olarak ortaya konulduğunda onu anlamak ve tanımaktan aciz bu insanlar, hakikati yanlış diye reddedip; kendi bildiklerini doğru kabul ederler. Hakikate yönelen insanları hiç anlamazlar. Böylece onlar, hakikati bilen insanlara haset ederler, onların idraklerinin değersiz olduğunu gösterme çabasına düşerler.

Erdemli şehrin yönetici ve halkında bulunan temel özellik hakikatin bilgisi olduğu için böyle bir şehirde Varlık’ın neliği, varlık olarak varlık gibi konularda sürekli düşünen ve aklını kullanma konusunda yetkinleşen insanlar vardır. Cahil ve bozuk şehirlerde ise: “Etrafımızda gözlemlenen varlıklar sürekli değişiyor, böylece özleri farklıdır. Onların özünü bilmek olanaksızdır. Gözlemlediğimiz her şey birbirine zıt, güçsüz olanı güçlü olan ortadan kaldırıyor” benzeri yüzeysel bir düşünme eğilimi vardır. Bu düşünce, giderek tehlikeli bir hâl alarak, kendisine karşı çıkan herkesi yenmek konusunda en başarılı olan kimsenin, en mutlu kimse olduğuna inanılmaya başlanır.

Cahil şehirlerde, insanlar arasında ne doğal ne de iradi sevgi vardır. İnsanlar birbirlerinden hoşlanmazlar, nefret ederler. Böyle olunca gruplaşmalar görülür; kendinden olmayana boyun eğdirilmelidir. Gruplaşmalarda etkili olan ana unsurlar şunlar olabilir: Akrabalık bağı etrafında gruplaşma; ortak bir lider etrafında toplanma; yeminler ve antlaşmalar çerçevesinde birleşme; karakter, huy benzerliği veya aynı dilin konuşulması nedeniyle oluşan ortaklıklar; aynı yerde oturanların gruplaşmaları; uzun süredir tanışmaya varan zaman paylaşımlı ortaklıklar (aynı meslek, aynı yemek vb).

İşte, bu gibi toplumlar için Adalet, her kim olursa olsun insanın yolu üzerinde dikilen varlığın ezilmesidir. Bu durumlarda adalet kelimesi, korku ve zayıflıktan doğan fiiller hakkında kullanılır. Çıkarılacak kanunlar, herkesin herkesten zayıf olduğu ve herkesin herkesten korktuğu sürece mevcuttur.

Fârâbî, dindarlığın insanlara karşı kullanılan bir hile ve aldatmaca haline gelmesine de değinir. “Allah ile aldatan” bu sahtekarların tuzakları, diğerlerini boyun eğdirmek ve korkutmak için vardır. Din bir korku aleti olarak kullanılmaktadır. Bu durumda güç kazanan sahtekârın asıl amacı gizli kalır, onun hayat tarzının ilâhi bir yaşam olduğu sanılır, bütün bu nimetleri asla kendisi için istemeyen bir görüntü verir. İnsanlar ona itaat eder; yaptığı kötü işleri iyi görürler. Böylece o, itibar, iktidar, servet, zevk ve istediği her şeyi yapmakta herkesten üstün olmuş olur. Vahşi hayvanların avlanmasında olduğu gibi, tuzak; şiddet, hile veya kurnazlıkla kurulmuştur.

Cahil, bozuk halkların tutum, huy, düşünce, davranış ve beklentilerine baktığımızda kaçımız buralara düşmeden yaşayabiliyoruz? En eğitimli kesim bile, hakikati kolaylıkla yadsıyabiliyor; erdemli olmaya çalışmak, enayilik ile eş anlamlı neredeyse. Eleştirilerimizde hep yıkıcı, öfkemizi ortaya koyuşumuzda, hayvana yakın; sevgimizde boğucu, kısıtlayıcı; dostluk edişimizde dışlayıcı ve korkak; ezcümle, ölçüsüz bir toplumuz.

Fârâbî’nin El-Medinetü’l Fâzıla dediği İdeal Devlet, Aristoteles’in zoon politicon olarak işaret ettiği insanın yaşadığı yerdir. Yunanca Polis medeni olan insanların, ortak bir amaç uğruna birlikte yaşadığı, yardımlaştığı, iş bölümü yaptığı şehir demektir. Bu ortak amaç gelip geçici olanla ilgili değildir; herkes erdem uğruna ve ona ulaşmak için yaşar.

Daha önce, adı Yesrib olan bir yerleşim biriminin adının, İslâm’dan sonra, Medine olarak değiştirilmesi tesadüf değildir; Medine-i Münevvere, Medine Anayasası ile garanti altına alınmış bir şehirdi. Farklı unsurları, hak ve özgürlüklerinin bir çatı altında toplandığı bir barış şehrinde yaşatma girişimiydi.

Platon’dan Aristoteles’e oradan Fârâbî’ye ve günümüze kadar etik ile politik olanın birbirinden bağımsız olamadığı gösterilmiştir. Etik olmayan bir halkın, etik bir yönetim umudu içinde olması beyhude. Bireyde erdem ölçüdür; ölçü, toplumsal düzeyde Adalet olarak yaşantılanır. Ölçüsüz adalet, oksimoron kullanımdır; adaletsiz olan zaten ölçüsü önceden ve derinden bozulmuş olandır.


Yararlandığım kaynak: Fârâbî, “İdeal Devlet”, çev. Ahmet Arslan, Divan Kitap: Ankara


Gülgün Türkoğlu Pagy kimdir?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Hidrobiyoloji mezunudur. University of London King’s College’da yüksek lisansını tamamladıktan sonra National Rivers Authority ve Anglian Waters’da biyolog olarak görev yapmıştır. Türkiye’ye döndükten sonra özel kuruluşlarda Ar-Ge alanında uzman olarak çalışmış, yöneticilik yapmıştır. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü, Tıp Fakültesi ve CNRS Paris ortaklığında yürüttüğü doktorası insan genetiği üzerinedir. Avrupa birinciliğini kazanan Bio-Ace Centre of Excellence başvurusunu yürüten iki kişilik ekiptendir. Bir süre bu projenin müdürü olarak görev yapmıştır. Düşünüyorum Dergisi yazarlarındandır. Felsefe ve Kadın Sorunları üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI