Yeniden ittifakların gölgesinde siyaset

Cumartesi, 24 Kasım, 2018
Bahçeli, görüşme öncesinde hangi başlıkların ele alınacağı sorularına; "Daveti yapan gündemi belirler" diye cevap vererek, iki farklı adrese iki farklı mesaj göndermişti: Genel ve iç kamuoyuna "bizi çağırmak zorunda kaldılar"; Erdoğan'a ise, "bizim yaklaşımımız aynı, sen önereceğin paketi hazırla" şeklinde.

Çarşamba günü yayınlanan yazı, “Haftaya siyasi hareketlenme işaretleri bol bir gündemle giriyoruz, bakalım nasıl çıkacağız?” cümlesiyle bitiyordu. Öne çıkan hareketlenme başlıkları da, ittifaklardaki görüşme trafiği ve AİHM’in Selahattin Demirtaş kararıyla ilgili tartışmalardı. Hafta kapanırken bu başlıklar hala güncelliğini koruyor. Bugün AKP’nin bir grup belediye başkan adayının açıklanmasıyla birlikte, bazı konular biraz daha netleşecek. Üretilecek formüller açısından tartışmalar devam edecek olsa da, kapsam ve yöntemi ne olursa olsun yerel seçimin ittifaklar üzerinden tartışılacağı bir döneme girdiğimiz söylenebilir.

MHP ve AKP’nin “yerel seçimde ittifak yapılmayacağı” yolundaki açıklamaları, bugün itibariyle kısmi olarak geri çekilmiş durumda. İki parti lideri, önceki açıklamaları grup konuşmalarında yapmışlardı. Hafta ortasında Erdoğan’ın çağrısıyla yapılan ikili görüşme ile yeni bir aşamaya gelindi. Bahçeli, görüşme öncesinde hangi başlıkların ele alınacağı sorularına; “Daveti yapan gündemi belirler” diye cevap vererek, iki farklı adrese iki farklı mesaj göndermişti: Genel ve iç kamuoyuna “bizi çağırmak zorunda kaldılar”; Erdoğan’a ise, “bizim yaklaşımımız aynı, sen önereceğin paketi hazırla” şeklinde.

Cumhur İttifakı’nda oluşan yeni dengeye, değişip değişmeyenlere bakmak için, ittifaksız yerel seçim çıkışını doğuran gerekçeleri kısaca hatırlamakta fayda var. Bütün teknik pazarlıkların arkasında, aslında bir statü belirleme meselesi olduğu söylenebilir. Özellikle 24 Haziran sonuçları dikkate alındığında MHP, ittifakın gerekçeleriyle birlikte, ittifaktaki kendi varlığının da tartışmalara açık olmayacak biçimde netleştirilmesini istedi. Erdoğan ise, giderek daha çok bağımlılık ve zafiyet anlamına gelen tabloda biraz daha elini rahatlatabilecek hamleleri ölçmeye, denemeye niyetlendi.

Devlet Bahçeli, yerel seçim hakkında ilk konuşan lider olarak AKP’nin de yol haritasını da çizen bir strateji açıklamıştı. İstanbul’da aday göstermeyeceğini söyleyerek peşin bir jest yaparken, aslında bağımlılığın ve belirleyiciliğin altını çiziyordu. Erdoğan da, birinci parti olarak aday göstermemenin siyaseten mümkün olmadığını, bunu teşkilata kabul ettiremeyeceğini söyleyerek cevap verdi. Erdoğan, bir tarafıyla büyük parti olmanın belirleyiciliği iddiasını sürdürürken, tabanından gelen “MHP altımızı oyuyor” şikayetlerine de “gördüm, görüyorum” demiş oluyordu.

AKP’nin ekonomik krizi ve etkilerini kontrol etmek için elini biraz daha rahatlatma, giderek bir cendereye dönüşen bağımlılık ilişkisini hafifletecek seçenek artırma arayışları pek olumlu sonuçlar vermedi. Bahçeli’nin iki grup konuşmasında, siyasi bedel konusunda AKP’yi yalnız bırakabileceğini ve bazı ilginç aday dedikoduları çıkartarak yıpratıcı olabileceğini göstermesi de çabuk sonuç verdi. Yapılan ölçümler de, alınacak risklerin mevcut sıkıntılardan daha büyük olabileceğini gösterdi. Ne sayısal olarak, ne de siyasi olarak mevcut ittifakı karşılayabilecek bir alternatif olmadığı ve kısa sürede oluşturulamayacağı anlaşıldığı için, yol yakınken geri dönüldü.

Önümüzdeki günlerde, kim ne aldı, kim ne verdi üzerine epey tartışma göreceğiz ama sınırlı olsa bile ittifak ihtiyacının kabulü, sayısal meseleleri önemsiz hale getiriyor. Özellikle MHP ve Bahçeli açısından, alınan sayısal sonuçlar değil, ittifak görüşmelerinin Erdoğan tarafından yapılan bir çağrıyla gündeme gelmesi ve buna duyulan ihtiyacın iktidar yanlısı medyada bile konuşulur olması yeterince tatmin edici. Bu aşamadan sonra, pazarlıkta MHP’nin kaç belediye aldığının da pek bir önemi yok. Ayrıca Erdoğan’ın bu görüşme öncesinde, ittifakı anlatmakta zorlanacağını söylediği teşkilatına, “ya tam itaat, ya tasfiye” anlamına gelecek bir ayar çekmesi de önemli.

Henüz anketlerin verdiği sonuçlar üzerinden konuşmak için çok erken olsa da, ilk işaretler hem siyasal karar parametreleri, hem de parti tercihleri konusunda, 24 Haziran’a göre daha fazla hareketlilik yaşanabileceğini gösteriyor. Bu yüzden, 31 Mart 2019’un sayısal sonuçlarının baskısını en çok hisseden parti olarak AKP, olası kayıp alanlarını erken kapatma ihtiyacında. Referandumdan bu yana muhalefetin ittifak yapmasını zorlaştırıcı hamlelerin etkisinin giderek zayıflıyor olması da, bir başka önemli nokta. Fakat, Cumhur İttifakı’ndaki bu yeni durum muhalefetin stratejilerini de etkileyecek gibi görünüyor.

CHP’de, fazlasıyla birikmiş olan lokal zafer ihtiyacı ve ikbal yatırımları, hamle imkanlarını ciddi biçimde daraltıyor. Araştırmalardan çıkan sonuçlar ve iktidar partilerinin ittifaka geri dönme olasılığı, muhalefeti de zorunlu bir işbirliğine itiyor ama bu eğilim, özellikle CHP’deki iç tansiyon engeline çarpıyor. Siyasi geleceği açısından yerel seçimlerdeki toplam oy oranı konusunda endişeli olan (ve olması gereken) İyi Parti ise, ittifak zeminini yine gücünün üstünde bir avantaja dönüştürme gayretinde. “Sayısal denge değil, nitelikli potansiyel ağırlık önemli” gibi bir argümanla, pazarlığı yüksek kurmayı deniyor.

HDP’ye dönük yalnızlaştırma ve kriminalizasyon, iktidar trollerinin üzerinde çalıştığı, muhalefet tarafında da hararetli destek bulan “AKP ile anlaşacaklar” söylentileri ile genişletilmeye çalışılıyor. HDP’nin gündeminde stratejik ve politik seçmenin baraj desteği veya motivasyonunun koruyuculuğundan yoksun kalma riski var. Elbette, AİHM kararı sonrasında Demirtaş’ın tahliyesi etrafında başlayan tartışmanın seyri ve siyasi gündemdeki merkeziliği de ciddi bir faktör olacak.

Özetle, iktidar partilerinin hangi genişlikte olursa olsun yerel seçimde ittifak seçeneğine dönmüş olması, hareketli girilen haftadan artan bir hareketlilikle çıkılacağını ve bu durumun önemli sonuçlar üretmeye aday olduğunu gösteriyor. Büyük şehirlerde ve özellikle İstanbul’da, taktik ikili ittifakların sonuç almak için yetersiz kalma ihtimali, adayları daha belirleyici hale getiriyor. AKP’nin ilk netleşen aday olarak Binali Yıldırım tercihi, ideolojik vurgusu çok sert olmayan ama her merkezde Erdoğan adına girilen bir yarışa hazırlanıldığını gösteriyor. Muhalefet tarafında ise, kağıt üzerinde artmış görünen imkanlar operasyonel zorlukların aşılmasını çok da kolaylaştırmıyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI