Siyasette hareketlilik vadeden bir hafta

Çarşamba, 21 Kasım, 2018
Erdoğan'ın yerel seçim stratejisi ve özellikle HDP'yi Türkiye genelinde ve bölgede sıkıştırma tercihi, AİHM'in Demirtaş kararını bir "yumuşama" imkanı olarak değerlendirmesi olasılığını azaltıyor. Demirtaş'ın serbest kalması durumunda HDP'de meydana gelebilecek hareketlilikten memnun olmayacaklar listesi de hiç kısa değil.

Siyaset gündemini hareketlendiren, hareketlendireceği anlaşılan gelişmelerin ve perde arkasında da yoğun bir hareketliliğin olduğu iddialarının gündeme geldiği yeni bir hafta başladı. Üstelik bu kez hareketlilik, çoğunlukla olduğu gibi Erdoğan’ın sözleri veya açıklamaları çevresinde oluşmuyor: Sıcaklığını koruyan ve geçen haftadan bakiye Anadolu Kültür gözaltıları halen gündemde. Hadisenin gerekçesi ve gelişimi üzerine çeşitli teoriler ortaya atılmaya devam ediliyor. Daha kritik ve muhtemelen çoğu meselede emsal haline gelecek AİHM’in Selahattin Demirtaş kararı da, hukuki olarak olduğu kadar siyasi olarak da yeni bir durum yaratıyor. Son olarak, partilerin yakın dönem stratejilerinin işaretlerini taşıyan grup konuşmalarında ortaya konan görüşler ve bazı açıklamalar da “yenilikler” içeriyor.

Diğer başlıkları sonraya bırakarak, en sıcak ve değiştirebileceği dengeler açısından en kapsamlı gelişme olan AİHM (İHAM) kararıyla başlamak yerinde olacak. AİHM, Selahattin Demirtaş’ın haksız tutukluğunu hükme bağlarken, Türkiye için ilk kez seçme seçilme hakkının ihlaline de neden olan, “siyasi nedenle tutuklama yapıldığı” tespitine yer verdi. Demirtaş’ın tutukluluğuna hemen son verilmesi ve tazminat ödenmesi de karar altına alındı. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin birkaç maddesine ilişkin ihlal yapıldığını belirten AİHM kararı, milletvekili seçilmesine rağmen serbest bırakılmayan Leyla Güven başta olmak üzere çoğu HDP’li siyasetçilerin tutukluluk halleri için de emsal oluşturabilecek nitelikte. Elbette haksız ve uzun tutukluluk açısından sırada bekleyen Osman Kavala davası ve diğer tutukluluklar için de.

AİHM verdiği kararda kendisinin ağır bir gecikme kusuru işlemediğini söylemiş olsa da, Selahattin Demirtaş ile ilgili kararını vermekte epey oyalandığını biliyoruz. Genel olarak Türkiye kararlarında “iş yükü” veya hukuki gerekçelerle açıklanması zor olan ağırdan almaların siyasi gerekçeleri olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Demirtaş kararını – en azından tedbir kararı almadan- çok kritik olan Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin sonrasına bırakmak bile, bir ceza mahkemesi olmaktan çok, hakları güvenceye almak için oluşturulmuş bir kurum olma vasfı dolayısıyla AİHM’in eleştirilmesi için yeterli. İşin bu tarafını bir kenara bırakırsak, gecikmiş olsa da alınan bu kararın çok önemli hukuki süreçleri başlatmak yanında ciddi siyasi sonuçlar yaratması da olası.

Demirtaş’ın avukatları AİHM kararına dayalı olarak tahliye başvurularını hemen yaptıklarını açıkladılar. Cumhurbaşkanı Erdoğan da, “AİHM kararları bizi bağlamaz, karşılık verir işi bitiririz” dedi. Erdoğan, daha önce de AİHM kararlarına uyan yargıyı, “direnmediği için” kınamıştı ama umarız “karşılık vermek” dediği, itiraz benzeri girişimler olsa gerek. Bu karar üzerine söylediklerinin, ısrarlı olacağı bir talimat olarak mı işlem göreceğini, yoksa Brunson olayında olduğu gibi “yargıya pas edilerek” Erdoğan’ın kenara mı çekileceğini göreceğiz. Erdoğan’ın “yapılabilecek karşı hamleler olduğu” yolundaki sözlerinden en azından karara çok hızlı biçimde uyulmasını istemediği anlaşılıyor. Tamamen uymama ve bir süre direnme arasında geçirilen bir süreç ihtimali kuvvetli. Süreci, Avrupa ile kontrollü gerilimin seçim konjonktürü için çok elverişli olması ile ekonomik kriz meselesindeki riskler arasındaki denge belirleyecek gibi duruyor. Elbette AİHM’in devam kararları ve Avrupa’nın bu kararlar ve uygulanması konusunda takınacağı tavır da önemli olacak.

Erdoğan’ın yerel seçim stratejisi ve özellikle HDP’yi Türkiye genelinde ve bölgede sıkıştırma tercihi, AİHM’in Demirtaş kararını bir “yumuşama” imkanı olarak değerlendirmesi olasılığını azaltıyor. Demirtaş’ın serbest kalması durumunda HDP’de meydana gelebilecek hareketlilikten memnun olmayacaklar listesi de hiç kısa değil. Anadolu Kültür gözaltıları vesilesiyle sık gündeme getirilen, “iktidarın şahinleri”, “Ergenekon etkinliği” ve MHP’li kadroların atakları tartışmaları da Erdoğan’ın “kararları tanımam” çıkışıyla biraz boşa düşüyor gibi. Zaten, bir yılı aşkındır Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına yol veren, hatta yetinmeyip doğrudan açık ve kapalı her alanda Kavala’ya ilişkin suçlamaları dillendiren Erdoğan’ın gözaltılardan habersiz ve rahatsız olduğu fikrine ikna olmak da pek kolay değil. Kavala soruşturması vesilesiyle seneler sonra Bahçeli’nin “Gezi ile hukuki mücadele” gibi bir meseleden bahsetmesi de ayrıca not edilebilir.

Bu arada, haftanın grup toplantılarındaki konuşmalar ve yapılan bazı açıklamalar siyasi alanda “yeni”, yeni olmasa bile yeniden düşünmeyi gerektirecek gelişmeler beklenebileceğini düşündürüyor. Elbette, birinci sırada Erdoğan ve Bahçeli arasında yapılacak ittifak görüşmesi geliyor. Geçen hafta, ittifakın bitmesine en hararetli sevinen isimlerden biri olan MHP’li Cemal Enginyurt’un “AKP uğrayacağı zararı yeniden düşünmeli” yolundaki çıkışını ve Bahçeli’nin bu çıkışa fazla yüksek bir itiraz sayılamayacak “kişisel görüş” tepkisiyle yetinmesini hatırlayalım. Salı grup konuşmasında da Bahçeli’nin Cumhurbaşkanlığı sistemine dönük komplolar ve ittifaklardan bahsetmesini ve Erdoğan’ın uygun yolu buluruz sözlerini de üzerine ekleyelim. Bazı yerlerde adayların açıklanmış olmasını ve topyekun bir yerel seçim ittifakının zorluklarını düşünsek bile, araştırmalarda sıkıntılı görünen yerlere dönük bazı taktik formüllerin gündeme gelebileceği anlaşılıyor. İki taraf da ellerini rahat tutmanın muhalefete mevzi kaptırmadan yapılması konusunda anlaşma arayışında.

Son olarak İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in parti grup toplantısında Suriyeli karşıtlığının siyasi temsilcisi olarak pozisyon alması da bir kenara not edilmeli. Akşener, CHP ve MHP tabanında da seslendirilen, AKP tabanında bir potansiyel olmakla birlikte bastırılabilen Suriyeli tepkisini açıkça sahiplendi. Suriyelilere asla vatandaşlık verilmeyeceğinin açıklanması ve geri gönderilmeleri konusunda Esat yönetimi ile anlaşma, hatta baskı öneren Akşener, bu çıkışının seçimde önemli bir oy etkisi yaratabileceğine inanıyor anlaşılan. Dünyada, yabancı, göçmen ve mülteciler aleyhine yürütülen açık politikaların oy desteği görünür biçimde artıyor, Türkiye temsilciliği de resmi olarak boşta. Bu çıkışın, zaman zaman bu reaksiyonlara göz kırpan CHP’yi nasıl etkileyeceği önemli olacak: Acaba heves mi yaratacak yoksa rahatlama mı? Öztürk Yılmaz’ın CHP’den ihraç edilmesini de unutmamak gerek. Haftaya hareketlenme işaretleri bol bir gündemle giriyoruz, bakalım nasıl çıkacağız?


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI