Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Gerçeklik, gerçekmişgibilik, ebedi ve edebi yalnızlık

Çarşamba, 21 Kasım, 2018
“Sonunda elinde gözyaşlarından başka hiçbir şey kalmadı.” Marquez’in beyaz bir ata bakarken tek gözünü kaybeden dedesinin hikâyesi, romanda geçmese de belki yazarın tüm kitapları bizi bir yerinden bu cümleye bağlıyor. Kendi sevinçlerimizin, gözyaşımızın, edebi ve ebedi yalnızlığımızın hikâyelerini toplumsalla bağ kurarak anlatmanın yollarını, yeni türler, yeni gerçeklikler içinde bulma arayışı bana çok heyecan verici geliyor.

“Sol gözünde birden bir şey hissettiğinde, bürosunun penceresinden güzel beyaz bir ata bakıyordu, ellerini gözüne kapadı ve son derece acısız bir biçimde görme yeteneğini yitirdi. Kazayı hatırlamıyorum fakat çocukken üzerine konuşulduğunu çok işittim ve büyükkannem de hep şöyle derdi: Elinde gözyaşlarından başka hiçbir şey kalmadı.”

Güzel, beyaz bir ata bakmak ve sonra kör olmak… Gabriel Garcia Marquez, Plinio Apuleyo Mendoza’yla yaptığı ünlü söyleşide dedesinin bir gözünü kaybedişini bu biçimde anlatır. Marquez’e göre romanda işlemek için ‘fazla dramatik’tir bu. Kitaplarında dedesine benzeyen tek kişinin “Yaprak Fırtınası”ndaki isimsiz albay olduğunu söyler. Bu fiziksel araz, romandaki albaya bir savaş yarasıyla sakatlanmış bir ayak olarak yansımıştır.

.

Kitabı ilk okuduğumda yazarın, hemen hemen her şeyin olabildiği, gerçekle gerçeküstünün hep kol kola yürüdüğü romanlarında bu ayrıntıya yer vermekten kaçınması şaşırtmıştı beni. Anlatı evreninin beklenmedik şeyleri içermesinin her şeyi içerebileceği anlamına gelmediğini, o gerçeklik içinde büyülü olanla dramatik olanın aynı anlama gelmediğini kavradıkça, bu gibi tercihlerin nedenini daha iyi anlamaya başladım.

Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ı ile Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ünü 12-13 yaşlarındayken, birbirine çok yakın zamanda okumuştum. Bambaşka coğrafyalardan çıkan bu iki romanın öykü dünyasındaki paralellikler bana çok çarpıcı gelmişti. Anlatılanlar da, karakterler de birbirine pek benzemiyordu. Öte yandan gerçekliği ele alış biçimleri çok benziyordu.

Bu romanların dünyası okura ve yazara sonsuz bir özgürlük sağlıyor gibiydi. Bir yandan da bağ kurabilmek için bir tür anahtara, ‘sözlüğe’ ihtiyaç olduğunu hissediyordum, göründüğü kadar ‘kuralsız’ değildi. Anneannemden dinlediğim masallarla bu romanlar arasında dış dünyadakinden daha fazla bağlantı bulunduğunu sezdikçe keşfin parçaları yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. Marquez’in büyükannesi gibi, anneannem de anlattığı masallardaki gerçekliği sorgulamıyordu. O dünyanın kodları içinde olan biten her şey gerçekti. En tuhaf ayrıntıların bile kuşaklardan kuşaklara aktarılan anlamları vardı çünkü. Yüzleşilemeyen gerçekler, acılar, korkular, örtük bir erotizm, mizah, her şey vardı içlerinde.

Bu masallar çiğnenip yutulabilir hale getirilmiş gerçeklerdi, bu nedenle de anlatıldıklarında gerçekmişgibi geliyordu insana. Masal başladığı anda anneannemin sesiyle oturduğum minderden kopup başka bir gerçeklik düzlemine giriyordum.

Dışsal gerçeklikle öykü dünyasında içerilen gerçeklik ve inandırıcılık ilişkisini çözümlemekte anahtar bir kavram var: Versimilitude. Gerçekmişgibilik ya da gerçeğe benzerlik biçiminde çevriliyor bizde, ben ilkini tercih ediyorum.

Tzvetan Todorov kurmaca eserlerde gerçekmişgibilik boyutunun iki farklı düzeyde kurulduğunu söyler: Eserin edebi söylemle ilişkisini oluşturan türsel gerçekmişgibilik ve bizi kurmacanın dışında kalan dünyanın değerlerine ve ortak duyusuna yönlendiren kültürel gerçekmişgibilik. İkinci boyut, söylemle gerçek arasındaki ilişkiye değil, söylem ve okuyucu-izleyicilerin doğru olduğuna inandıkları şeyler arasındaki ilişkiye dayalıdır.

Türsel gerçekmişgibilik, türsel uylaşımlarla sağlanır. Sözgelimi bu türde pek çok film, dizi izlemiş olduğumuz için bir melodramda kişilerin başına üst üste talihsiz olayların gelmesini yadırgamayız. Bir absürt komedide bara bir filin girmesine ya da insanların el ele uçmaya başlamalarına, müzikallerde aniden işi gücü bırakıp topluca şarkı söyleyip dans etmelerine hazırlıklı olmamız gibi. İzleme ve okuma alışkanlıklarımız nedeniyle, bazı türlerden beklenmedik olanı bekleriz.

Öte yandan sözgelimi polisiye, korku bizde bir türlü yerleşemeyen türler olduğu için bir otopsi memurunun kulaklıkla opera dinlerken cesedi kesip biçmesini bir yabancı dizide olduğu kadar inandırıcı bulmayabiliriz. Batılı bir vampiri İstanbul sokaklarında gezinen bir vampirden daha inandırıcı bulmaya meyilliyizdir. Alımlama süreçlerine etki eden bir dizi karmaşık bağıntıyla, bize sunulan dünya ve karakterlere inanır ya da inanmayız. Moda deyimle bunları satın alır ya da almayız.

Büyülü gerçekçiliğin Latin Amerika edebiyatında ve Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar, Orhan Pamuk gibi yazarların eserleriyle bizim edebiyatımızda da en etkili türlerden biri oluşu, tesadüfi değil. Arkada destanlarla, masallarla çiğnenip yutulabilir hâle getirilmiş çok acılı, kanlı, trajik birer toplumsal tarih var. Romana yansıyan da modern anlamda ‘hikâye’den çok bu masal anlatma geleneğinin uzantıları. Edebiyata evrildiğinde hem daha büyülü hem de Batı gözüyle daha egzotik hâle gelen bu malzemenin, kelimelerin altında kan var. Simlere bürünmüş bir kan-vas.

“Bu yıl şirazesinden çıkmış bu gerçekliğin de, en az edebi ifadesi kadar İsveç Edebiyat Akademi’sinin dikkatini çekmiş olduğuna inanmak istiyorum. Yalnız ak kâğıt üstündeki bir gerçek değil, ama içimizde yaşayan sayısız günlük ölüşlerimizin her bir anını belirleyen, sıkıntı ve güzellikle dolu bir yaratıcılık pınarını besleyen ve şu gezgin ve sıla özlemi içindeki Kolombiyalının niceleri arasından rastgele bir örnek seçildiği bir gerçek. Ozan ve dilenci, müzisyen ve yalvaç, savaşçı ve eşkıya, bu çığrından çıkmış gerçekliğin tüm yaratıcılarının, düş gücünden istedikleri pek az şey vardır: zira bizim en yüce meydan okuyuşumuz, tam tersine varlığımıza saygınlık kazandıracak alışılmış olanakların yetersizliğindedir. İşte dostlarım, bizim yalnızlığımızın düğümü budur.”

Gabriel Garcia Marquez

Marquez’in, 1982 Nobel ödül töreninde yaptığı, kitabın başında yer alan konuşmadan bir bölüm bu. Kitabı tekrar okurken bu konuşmada iki kez tekrarlanan yalnızlık vurgusu Nuri Bilge Ceylan’ın 2008 Cannes’da aldığı en iyi yönetmen ödülünü “yalnız ve güzel” ülkesine adayışına götürdü beni. (Yazarın sözünün “Yüzyıllık Yalnızlık”ıyla bağı bariz ve Ceylan’ın sözünü başka toplumsal bağlamları da var tabii.) Batı dışı sanatçı, evrensel bir başarı elde ettiğinde bu yalnızlık vurgusunu da yüklendiği ve anlattığı hikâyelerin bir uzantısı olarak törene taşıyor. Hem sevinç hem de hatırlatma var burada: “Bu ödülü aldım ama alan sadece ben değilim.”

Doğu-Batı ikiliğinin uzun bir tarihsel süreçte ne tür bir akıl-duygu-davranış paradigması oluşturduğunu ve entelektüeldeki yalnızlık, dışarıda bırakılmışlık, gecikmişlik, yabancılık hissini, tamamlanma ihtiyacını inceleyen çok güzel çalışmalar var bizde, bir başka yazımda değineceğim. Şimdilik gerçeklik, gerçekmişgibilik meselesi bağlamında sanatçının ebedi ve edebi yalnızlığının kültürel kökenlerine dair bir giriş yapmış olayım.

Edebiyat, tiyatro, sinemadan TV’ye, yerli hikayelerde büyülü gerçekçilikle beraber fantastik öğelerin, zaman zaman da ‘absürt’ün hep bir yerinin olmasında sözünü ettiğim kan-vasın payı büyük olmalı.

Öte yandan dijital yayıncılıkla birlikte bizde pek başarılamayan korku, polisiye gibi türlere ilgi yeniden arttı. Bu yazıyı yazmadan Puhu TV dizisi, Onur Saylak- Hakan Günday imzalı “Şahsiyet”in IMDB’de ‘tüm zamanların en iyi dizileri listesi’ne 40. sıradan girdiği haberiyle karşılaştım. Yerli bir polisiye için sevindirici bir başarı.

“Şahsiyet” de gücünü aynı kan-vastan alıyor aslında: Görece riskli bir türde anlattığı hikâyenin toplumsal bellek ve bilinçdışıyla bağını incelikli biçimde kurabilmesinde. Romanlardan televizyon dizilerine, bu tür hikâyeler üzerine çalışırken mutlaka göz önünde bulundurulması gereken bir şey bu.

Haluk Bilginer

“Sonunda elinde gözyaşlarından başka hiçbir şey kalmadı.” Marquez’in beyaz bir ata bakarken tek gözünü kaybeden dedesinin hikâyesi, romanda geçmese de belki yazarın tüm kitapları bizi bir yerinden bu cümleye bağlıyor. Kendi sevinçlerimizin, gözyaşımızın, edebi ve ebedi yalnızlığımızın hikâyelerini toplumsalla bağ kurarak anlatmanın yollarını, yeni türler, yeni gerçeklikler içinde bulma arayışı bana çok heyecan verici geliyor.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI