Basit bir ziyaret mi misyon-vizyon sorunu mu?

Salı, 20 Kasım, 2018
Kadir Mısıroğlu gibi siyasi bir kişiliğe resmi nitelikli ziyaret hakkında görüşlerini de bildirdiği bu konuşmada Cumhurbaşkanı'nca “gençlik üzerinde yapacağımız çalışmalar bizi geleceğe taşıyacaktır” ifadesiyle birlikte gençlere dönük mesajlar vermesi de ayrıca tevafuk olmuş.

Yakın tarihimizin çokça tartışılan belli başlı konuları herkes tarafından bilinir. Lozan başta gelmek üzere Bandırma Vapuru’nun niteliği, Vahdettin’in Mustafa Kemal’e emaneti dahil bu spekülatif tartışmaların bir ucunda hep Kadir Mısıroğlu’nu görürüz. Resmi tarih görüşünün de nesnellikten uzak, doktriner bilgi sunuşuyla çocuk zihinlerini şekillendirme aracı kılınması; spekülasyonların diğer ucunda da tarih tasarımı yapılıyor olması ve anılan bu tartışmalı konuların nesnel ve belgelere dayalı, sebep-sonuç ilintisiyle değerlendirilmesi bahsi, diğer başka yazıların konusu olmak üzere, bugün meşhur ziyarete dair yapılan açıklamanın düşündürdüklerini yazmak istiyorum.

Resmi tarih görüşlerine alternatif bilgi üretirmiş gibi sunduğu tarihi dayanaktan yoksun, delillendiremediği iddialarıyla hak ettiğinin çok ötesinde şöhrete kavuşmuş insanlardan birisi, Kadir Mısıroğlu. Şöhreti kendisinin olsun kimsenin gözü yok. Ancak geniş muhafazakar-dindar kesimin tarih algısını ve bu algıya dayalı siyasi pozisyon alışını etkileyen isimlerden. Ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın resmi kıyafetiyle ziyarete, kurumsal temsiliyet niteliği kazandıran, cübbesi ve sarığıyla gitmesi de önemli.

İlk çok partili hayat denemesi günlerinde, o günün siyasi pozisyon alışlarıyla ilişkili olsa dahi Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in asker kişilerin meclise (BMM- zira henüz başına Türkiye ismi konmamıştı ve bence parlamentonun en güzel isimlendirmesiydi) üniformalarıyla girmesini yasaklayışını hatırlattı bu üniformalı ziyaret. Günün şartları gereği burada bir parantez açıp tarihçi deformasyonuyla, soyadı kanunu öncesinde geçen olaylardan bahsederken soyadlarını kullanmayışım nedeniyle Atatürk yazmadığımı belirteyim. Bugünkü garip politik tutuma benzetilmesin. Neyse çok dağıtmadan konuya devam edeyim. Kemal Karpat’ın devleti “yarı askeri, cumhuri, diktatorya” olarak tanımladığı bu yıllarda işte o tanımdaki askeri niteliği “yarı”ya indiren kıymetli uygulamayı hatırlattı. Darbeler döneminde -ki güya Atatürkçülük adına yapılmıştı bu darbeler- ilk kaldırılan Atatürk politikalarından birisi oldu ne yazık ki. Askerin sivil siyaset üzerindeki baskısını kırmaya vesile olmuştu, generallerin üniformayla meclise girişinin yasaklanması. Kısa sürdü maalesef ve malum -artık ne iktidar ne muhalefet hoşlanmasa da bu kelimeyi duymaktan, inatla söylemeye devam edeceğim- askeri vesayet sürecini yaşamıştık..

Benzer politik yaklaşım izlenimi verdi, Diyanet İşleri Başkanı’nca üniforma niteliğindeki, kurumsal kimliğin gereği cübbesiyle özel olduğunu iddia ettiği ziyaret. 9 Kasım’a rastlatılması da etken bu algıda. Kıyafeti de… Diyanet İşleri Başkanı, dost meclisinde kurumsal kıyafetini kullanmıyordur herhalde. Dolayısıyla bu konuda bir boşluk varsa mevzuattaki eksiklik giderilip başkan sıfatıyla yaptığı görüşmeler dışında cübbesini kullanması engellenmeli. Zira şimdi din devleti görünümü verilmesine sebep oluyor. Laiklikle sorunlu, Medeni Kanun’a muhalif kesimlerin devletin niteliklerini değiştirme hevesi teşvik edilmiş gibi görünüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Diyanet İsleri Başkanlığımızı siyasi tartışmaların malzemesi yapma girişimlerini tasvip etmediğimi belirtmek istiyorum” sözleriyle geçiştirilemeyecek kadar önemli yani. Cumhurbaşkanı, yeni yönetim şemasında artık doğrudan kendisine bağlı, Diyanet İşleri Başkanı’nca yapılan ziyareti kınamak yerine kamuoyunun verdiği tepkileri, tasvip etmediği siyasi tartışmalar olarak sunmuş bu cümleyle. Oysa siyasi tartışma yaratan bu ziyaretin kurumsal niteliği. Tepkiler ve tartışmalar değil Ali Erbaş’ın sivil giysiler yerine kurumsal temsiliyet kıyafetiyle ziyaret etmesi, Diyanet İsleri Başkanlığı’nı siyasi malzeme yapmaktı.

Kadir Mısıroğlu gibi siyasi bir kişiliğe resmi nitelikli ziyaret hakkında görüşlerini de bildirdiği bu konuşmada Cumhurbaşkanı’nca “gençlik üzerinde yapacağımız çalışmalar bizi geleceğe taşıyacaktır” ifadesiyle birlikte gençlere dönük mesajlar vermesi de ayrıca tevafuk olmuş. Ki bu uygunluk, denk düşme hali, Mısıroğlu’nca yıllardır zihinleri biçimlendirilerek, gerçeklikten kopuk, tarihi olay ve şahsiyetleri ya düşman ya dost algısıyla tanıyan günün karar vericilerinin aynı işlemi günün gençliği üzerinde planladığını açıkça göstermiş. Gençlerle birlikte, gençleri dinleyip anlayarak, gençler için vb. değil “gençlerimiz üzerinde” diyor zira yapılan/yapılacak çalışmalar için.

Ebeveynliği, çocuğun sahibi olmak zannedenlerin ürettiği gençlik politikalarından ne kadar ürksek yeridir. Halk arasında, bu zihniyetteki insanların sıklıkla kullandığı “çocuğunu mümin yetiştirme” saplantısı, dini akideye de, bilimsel gerçeklere de aykırı ve doğrudan varoluşsal soruna işaret ettiği halde karar vericilerin politik tavrının bu yönde olduğu belli, maalesef. Dini akide, imanın öznelliğini işaret eder. Kişinin özgür iradesiyle iman ilişkisini açığa çıkarır. Ancak muhafazakar-dindar kendisini, çocuğunun kalbine ve zihnine imanı, bilgisayara paket program yükler, akıllı telefonuna uygulama indirir gibi yerleştirebilecek kudrette zanneder. Aciz yani “kul” olduğu bilincini unutturan bir kibir yükler dinin muhafazakar yorumu, inananlara. Siyasi karar vericiler de bu hastalıktan sıyrılmış değil. Oysa yapamazlar çünkü sadece sıradan insanlardır. Çocukları da onlardan bağımsız bireyler olarak, ayrı birer insan olduğu için paket programla yetiştiremezler. Ancak başarısızlıklarının sebebini araştırıp nedenlerini idrak etmek de eleştirel düşünmeyi gerektirdiğinden planlarını gerçekleştiremediklerinde çevreyi suçlama kolaycılığına yönelirler.

Çocuğunu mümin olarak yetiştirme gayreti aslında çocukları, gençleri “taklidî imana” yöneltmek hatta inanıyormuş gibi yapmaya sevk etmekten başka bir şey değil. Makbul olan “tahkikî iman” ise düşünmeyi, sorgulamayı eleştirel bakmayı yani ilkin itirazı gerektirir. Fakat bunun için de ait olduğu camianın yönlendirmelerine itiraz edebilecek özgür iradeye ihtiyaç var. Mustafa Öztürk’ün, doğu toplumlarında birey olamama sorununu dile getirdiği köşe yazısı, bu açıdan karar vericilere ilham olmalı. Ancak Cumhurbaşkanı’nın demecinden anladığım kadarıyla hâlâ çocukları ve gençleri, özgür iradeye sahip bağımsız bireyler olarak görmekten uzak, oyun hamuru gibi şekillendirebileceğini zanneden zihniyetin, gençlik politikaları ürettiğini söyleyebilirim.

Sorunun en kötü yanı da AKP iktidarına muhalif duran muhafazakar-dindar kesimin de bireysel özgürlük kavramını duymaya bile tahammül edemeyişi. Bireyin özgür iradesi kavramını “bireycilik” akımıyla karıştırıp onların da gençleri sürüye dahil olmaya yöneltmeleri. İktidar olduğunda muktedir mütekebbire dönüşüyor bu haliyle dindar. Muhalif olduğunda ise muktediri, firavun ilan etmesine rağmen mütekebbir yönü çocuk ve gençlerin iradesini satın alan sürü psikolojisini, din gibi siyasi tercihleri de araçsallaştırarak, sürdürmeye devam ediyor.

Tuhaf şekilde iddia da büyük… Geçmiş medeniyetin sürdürülmesi için gençleri şekillendirme iddiası hakim, iktidarında da muhalifinde de. Taklidî iman gibi bir medeniyet taklidiyle insanı, iradeden soyutlayarak köleleşmeye sevk ettiklerini bilmemeleri mümkün mü?

 


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI