Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Korkutarak yönetmenin dayanılmaz hafifliği

Pazartesi, 19 Kasım, 2018
Tam da o günlerde, cuma sabahlarına yeni gözaltı haberleriyle uyanmanın alışıldık bir hale geldiğini fark etti. Hak savunucuları, muhalif siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler perşembeden hazırlıklı girmeye başlar olmuştu yatağa. Sabah gün ışırken kapı çalınabilirdi.

Yaptığı çalışmalar birçok uluslararası dergide yayınlanmış, önemli araştırmaların altına imza atmış, dünyanın en prestijli üniversitelerinde çalışma imkânı bulmuş bir bilim insanıydı. Uzun yıllardan beri yurt dışındaydı; doktorasını yaptığı üniversitede iyi bir iş bulmuş, burada kendisi gibi Türkiye’den gelen meslektaşıyla evlenmiş, çocukları olmuştu. Çalıştığı üniversitede hem meslektaşları, hem de öğrencileri tarafından sayılıyor, seviliyor, güzel bir evde oturuyor, kalburüstü bir hayat sürüyordu. Yine de her göçmen gibi, o da bir gün ülkesine dönmenin hayalini kuruyordu. Ailesi ile bağları hiç kopmamış olsa da araya giren mesafeler içindeki özlemi büyütüyor, doğduğu, büyüdüğü topraklarda kendi insanlarıyla birlikte olacağı, kendi anadilini konuşacağı günlerin hayalini kuruyordu. Nihayet, en sevdiği yönetmenin dediği gibi “tutkuyla sevdiği yalnız ve güzel ülke”sine dönebilmesi için bir imkân doğmuştu. Üstelik bütün ailesiyle birlikte gidebilecek, araştırmalarını kendi topraklarında yürütebilmesi için hatırı sayılır bir fonun başına geçecek, ülke koşulları için hiç de kötü sayılmayacak bir ücretle, dilediği üniversitede çalışabilecekti. Beyin göçünü geri çevirme kararı alan hükümet ülkeye dönmek isteyen bilim insanlarına adeta açık çek vermişti. “Neden olmasın?” diye düşündü. Eşine, çocuklarına sordu. Başlangıçta biraz tedirgin olsalar da, teklif çok cazipti. Çocuklarını kendi vatanlarında yetiştirebileceklerdi. “Hem ne olacak, baktık olmadı, geri döneriz.” diye düşündüler.

Çocukların yeni okullarına, kendisi ve eşinin yeni çevreye, yeni çalışma arkadaşlarına uyum sağlamaları biraz zamanlarını alsa da eşinin ve kendisinin üniversitede ve bilim camiasında gördükleri ilgiden çok memnundu. Arka arkaya konferanslara, panellere davet ediliyorlar, önemli araştırmalara danışman atanıyorlar, ülkeleri için iyi işler yaptıklarına inanarak gururlanıyorlardı. Ne var ki, memlekette ters giden bir şeyler olduğunu sezmesi uzun sürmemişti. Oldum olası toplumsal meselelerde sesini yükseltmeyi seven birisi değildi. Öyle çok konuşkan da sayılmazdı. Yine de davet edildiği bilimsel toplantılarda, aynı oturumda yer aldığı meslektaşlarıyla memleket meseleleri üzerine birkaç söz ediyor, salondan gelen soruları yanıtlarken ister istemez ona göre siyaset bilimcilerin alanına giren konulara değinmek zorunda kalıyordu. Hatta bu nedenle, aynı çalışma ortamında bulunduğu bir meslektaşı tarafından -tümüyle iyi niyetle- üzeri örtülü biçimde uyarılmıştı. Yine de, memleketten çok uzun yıllar ayrı kaldığı için, tam olarak neyi söylemesinin kabul edilebilir, neyi söylemesinin kabul edilemez olduğunu kestirmesi kolay olmuyordu.

Bir süre sonra panel davetlerinin, hakemlik görevlerinin, danışmanlık tekliflerinin arkası kesildi. Hala araştırma fonunun başında görünüyordu, ama fonu veren kuruluş, sözleşmesi gereği altı ayda bir verdiği raporları değerlendirmeyi geciktiriyor, aradığında telefonlarına kimse çıkmıyor, bir önceki raporun kabul edildiği bilgisi gelmeyince de üniversite yeni dönemin bütçesini kullanıma açmıyordu. Çalışmaları durma noktasına gelmişti. Odasının kapısı da eskisi kadar çalınmıyordu artık. Koridorda kimi meslektaşlarının selam vermemek için yollarını değiştirdiklerini fark etmişti.

Tam da o günlerde, cuma sabahlarına yeni gözaltı haberleriyle uyanmanın alışıldık bir hale geldiğini fark etti. Hak savunucuları, muhalif siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler perşembeden hazırlıklı girmeye başlar olmuştu yatağa. Sabah gün ışırken kapı çalınabilirdi. Bu yüzden perşembe akşamları hafif ama doyurucu bir yemek, alkol alınıyorsa aşırıya kaçmamak, ılık bir duşa girip rahatlamak, sevdiklerine bolca sarılmak, erkenden yatmak ve iyice dinlenmek önemliydi. Soğuktan koruyacak ama uzun süre üzerinde kaldığında da rahatsızlık vermeyecek kıyafetleri, rahat ayakkabıları önceden hazır etmek, banka ödemesi, önemli yazışmalar vb. işleri cumaya bırakmamak alınabilecek önlemler arasında sayılıyordu. Sonrasında, bu hafta piyango “kime çıkacak” diye beklemekten başka yapacak pek bir şey kalmıyordu. Daha geçen cuma, bir panelde birlikte konuşmacı olduğu akademisyeni, ülkenin en saygın hukuk fakültelerinden birinin dekanını gözaltına almışlardı. O da kendini güvende hissetmiyordu. Muhalif sayılabilecek orta halli bir gazeteye verdiği röportaj sosyal medyada epeyce konuşulmuş, maaşları belli bir merkezden ödenen troller olup olmadık şeyler yazmışlardı hakkında. “Ben bu hale nasıl düştüm?”, diye düşünmeden edemiyordu. Birkaç yıl önce ayrıldığı yurtdışındaki üniversitesine geri dönmek için yazmışsa da henüz olumlu bir yanıt alamamıştı. Bu arada, meslektaşlarına ya da medyadan tanıdığı birçok isme yöneltilen suçlamalar giderek gerçek üstü bir hale dönüşüyordu. Sanki atılan suç ne kadar akıl dışı, şeylerin olağan akışına ne kadar aykırı, ne kadar tutarsızsa, o denli etkili oluyordu. Yıllar önce katıldığınız şiddetsiz bir gösteri yürüyüşü, bir sosyal medya paylaşımı, bir toplantı, uzaktan tanışıklığınız olan biriyle telefonda yaptığınız bir görüşme, yazdığınız bir yazı, yaptığınız bir basın açıklaması ya da yapmadığınız, aslı aklınıza gelmeyecek bir sürü başka şey, bir cuma sabahı gözaltına alınma nedeniniz olabiliyordu. Hatta bir seferinde gözaltına alınan akademisyenler ve hak savunucuları, yurtdışından kırmızı elbiseli kadın, duran adam ve piyanist getirtmek yoluyla Gezi eylemlerini yurt sathına yaymakla suçlanmışlardı. Kamuoyunda şaşkınlık yaratacak, “yok artık” dedirtecek bir isimseniz eğer, cuma gözaltıları için daha da makbul bir adaysınız demekti. Türkiye’de yıllardır faaliyet gösteren, önemli işlere imza atmış bir sivil toplum örgütünün yöneticisiyseniz, gerçeğin peşinde bir gazeteci, başka türlü de siyaset yapılabileceğini göstermek için çabalayan muhalif bir siyasetçiyseniz elbette haftanın her günü gözaltına alınabilirdiniz. Cumaları ise daha “özel” durumlara ayrılmıştı. Mesela işinden edilmiş, bunun üzerine mesleği olan avukatlığı yapması engellenmiş, o da yetmemiş kazandığı üniversiteye kayıt yaptırmasını engellemek üzere kişiye özel yönetmelik değişikliği yapılarak eğitim hakkı elinden alınmış bir barış akademisyeniyseniz, cuma gözaltıları için ideal bir aday sayılabilirdiniz. Ya da ülkenin en önemli üniversitelerinden birinde alanıyla ilgili çok önemli çalışmalara imza atmış, ödüller almış bir profesör olmanız da sizi böyle bir pozisyon için ideal aday konumuna getirebilirdi.

Sonuçta, kamuoyundan ve uluslararası çevrelerden, bir de yandaş basının kalemşörlerinden gelecek tepkiye göre kısa ya da uzun gözaltılar için cuma, hayırlı bir gün olarak görülüyor olmalıydı. Bu arada yandaşlar hakkınızda yazıp çizmeye başladıysa, uzun kalacaksınız demekti. Yandaşın diline düşmediyseniz, kısa sürede serbest kalmak için bir şansınız olabilirdi. Yine de o hafta sonunu gözaltında geçirmeniz garanti gibi bir şeydi. Zaten kısa sürede bırakılmayacaksanız, fazladan yatılan, ömrünüzden, sevdiklerinizden çalınan birkaç gün daha… Her bir dakikası eşsiz, salıverildiğinizde sizden dilen(mey)en pardon zamanı geri çevirmeyeceği için bir daha geri gelmeyecek günler ve geceler… Normal şartlar altında, temel özgürlüklerin minimum düzeyde dahi güvence altında olduğu bir demokraside lafı bile edilmeyecek sebeplerle ömrünüzden çalınan günlerin telafisi yok mu? O zaman bu sizi cuma gözaltılarının uygun adaylarından biri yapmaya yeterli bir sebep demekti.

Sonrasında, elbette dosyada gizlilik kararı pek işe yarayabilirdi. Böylelikle, avukatların erişemediği bilgiler ya doğrudan yandaş kalemşörlerce servis edilir, ya da emniyet tarafından yapılan bir açıklamayla gözaltına alınma sebebiniz bir yargı kararı netliğinde gözler önüne serilebilirdi. Bu noktada, size yöneltilen suçlama ne kadar absürtse o denli etkili olacaktı. Korkutarak yönetmek bunu gerektiriyordu zira. Her an herkesin başına en olmadık işin gelebileceği korkusu yayıldıkça, suskunluk sarmalı büyüyordu. Bu arada hükümet, yurt dışındaki bilim insanlarına yurda dönmeleri için cazip koşullar vaat etmeye devam ediyordu.

Bir cuma sabahı kapı çaldığında, hafızasına kazımak istercesine uzun uzun çocuklarını uykudaki masum yüzlerini seyretmiş, üzerine sıcak tutacak ama rahatsızlık vermeyecek kıyafetlerini giymiş, traş olmuş, alınmayı bekliyordu.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI