Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Ütopya kaçıyor, distopya kovalıyor

Pazar, 18 Kasım, 2018
Maslak'taki Elgiz Müzesi'nde Ocak 2019'a dek açık kalacak 'Kaynak olarak ütopya ' sergisi, sekiz sanatçının tanıklığı ile geleceğin umut izlerini arıyor. Günümüze cesaretle bakan gerçekçi ve yer yer 'inanılmaz sahicilikteki' yapıtlar ile sergide adeta ütopya kaçtıkça distopya onu kovalıyor.

Bağımsız Sanat Alanı NOKS, Goethe Enstitüsü ve İstanbul Maslak’taki plazalar bölgesinde yer alan Elgiz Müzesi, 12 Ocak 2019’a dek sürecek uluslararası bir çağdaş sanat projesine imza attı. Açılışı öncesinde projenin ‘akıl hocalarından’ Michael Biedowicz ve NOKS adına Volkan Kızıltunç ile birlikte kısa bir tur da attığımız ‘Kaynak olarak ütopya’ başlıklı bu sergiye, aynı sıfatla (mentor) Andreas Rost da katkıda bulunuyor.

Türkiye’de kültür, sanat ve eğitim alanında yaşanan son ‘distopik’ gelişmelerin gölgesinde, kaynak olarak ütopyayı çağdaş sanatın ifade ve eleştiri olanaklarıyla gündeme taşıyan projede bir çok kurum ve kişinin de emeği var. Pavlov’s Dog galerisi, TAK Kadıköy, Ada Art, FUAM, Lena Alpozan, Rafet Arslan, Larissa Araz, Öykü Canlı, Petra Diehl, Burak Dikilitaş, Elvan Evren, Duygu Beykal İz, Murat Kahya, Çağın Kaya, Ali Kazma, Batur Seçilmiş, Yusuf Murat Şen, Ezgi Tok, Dr. Reimar Volker ve Sevinj Yusifova, ilk bakışta sayabileceğimiz bu kişi ve kurumlar arasında geliyor.

İstanbul metrosu İTÜ Ayazağa durağından çıktığınızda, ‘Windowist Tower’ çıkışından trafik ışıklarını aşınca vardığınız ve 15 yaşını dolduran bu müzede gezebildiğiniz ücretsiz sergi, çeşitli eleştirel metinlerden alıntıların refakatinde, fotoğraf, video, projeksiyon ve yerleştirme ağırlıklı olarak tecrübe ediliyor.

Tüm griliği, katılığı, dobralığı ve trajikomikliği ile birçok detayı hazmeden serginin en gizli mühimmatı, umut ve farkındalık. Bir yeraltı yayını, bir nevî gayriresmî ama samimi haber kaynağı gibi var edilmeye çalışılan sergiden hareketle çıkarılan Almanca ve Türkçe katalogda Robert Jungk, 1954 tarihinden bize şöyle seslenmiş bile:

“Sabah bugün içerisinde zaten mevcut, ancak yine de zararsız görünüyor. Kendisini tanıdıkların arkasına saklamış ve oradan kendini gösteriyor. Gelecek, şu andan tamamen ayrılmış bir ütopya değil; gelecek zaten başladı. Ancak, zamanında fark edilirse, hâlâ değiştirilebilir.”

Egemen Tuncer, “Bir Kültür Merkezi Girişi”

‘Kaynak olarak ütopya’, Goethe Enstitüsü’nün geçen sene 40 yaş altı sanatçılara yaptığı açık çağrıdan besleniyor. Fotoğraf ve video üretimine destek amaçlı bu çağrıya yanıt veren elli kişi arasından seçilen 13 sanatçı, daha sonra İstanbul ve Almanya’da durakları olan gezici bir sergi ve kitap projesinin de parçası haline geliyor. Sergiyi gezerken heyecanını gizleyemeyen NOKS kurucu ortağı, sanatçı Kızıltunç ve Berlin Pavlov’s Dog fotoğraf galerisi kurucusu, ZEİT magazin foto editörü Biedowicz, bize sergiyi şekillendiren sekiz imzanın, Burak Dikilitaş, Beril Ece Güler, Serhat Kır, Egemen Tuncer, Altay Tuz, Cansu Yıldıran, Müge Yıldız ve Sevinj Yusifova’nın yapıtlarını teker teker tanıtıyor, anlatıyor.

Öte yandan katalogdan anlıyoruz ki, Andreas Rost’a göre sergiye katılan sanatçılar, Ernst Bloch’un iki kavramına odaklanıyor: “Soğuk Akım” ve “Sıcak Akım”. “Soğuk Akım”, içinde keskin, şeffaf, toplumların gelişim eğilimlerini değerlendiren, belki de mesafeli bir analiz barındırıyor. “Sıcak Akım”da ise, söz konusu olan umudun ilkesi; insanların arzu ve beklentileri. Rost’a göre bu proje, bu tematiğin altında yatan enerjiyi keşfetmeye, serbest bırakmaya ve aktarmaya yönelik olanaklara sahip.

Sergide bizi ilk karşılayan, artık yerinde yeller esen, Gezi sürecinde cephesi devasa bir kamusal ifade alanına dönüştürülen eski İstanbul Kültür Sarayı, 12 Eylül’den sonra bildiğimiz ismi ile, mimar Hayati Tabanlıoğlu imzalı Atatürk Kültür Merkezi (AKM) çıkışlı bir ‘dijital mumya’ imaj oluyor. ‘Bir Kültür Merkezi Girişi’ adlı bu imajda izleyici, dijital bir ütopya ile, tarihin kapısı ardında kalan ölü hafıza arasında, bir nevî kültürel ve siyasal arafta bırakılıyor. ‘Simülasyon’ kuramıyla Fransız düşünür ve fotoğraf sanatçısı Jean Baudrillard’ı da unutturmayan bu dijital imaja imza atan Egemen Tuncer’in, çalışmasıyla ilgili yorumu da ilginç:

“Bir maket gördüğümüz zaman eğer o bina hakkında bilgi sahibi değilsek, maket yapılmış ve yıkılmış bir binanın kopyası veya yapılacak olan yeni bir binanın tasarımı olabilir. Yani, hem geçmişe, hem geleceğe aynı zamanda göndermede bulunabilir. Benim ilgimi çeken şey, bu ‘arada kalmışlık’ hali.”

Bilindiği gibi şu günlerde de, eski AKM’nin bulunduğu şantiye alanının önündeki inşaat çitinde de bu türden bir dijital ‘reenkarnasyon’ propagandası düzenleniyor. Taksim Meydanı’na gelenlere, gelecekteki AKM’nin ütopik imgeleri, yapıyı tekrar inşa edecek Tabanlıoğlu Mimarlık’ın imzasıyla servis ediliyor. Bu koşullarda şantiyesi hızla devam eden Taksim Camisi’nin de minare ve kubbesi, yine şantiye çitlerine bezeli aynı dijital, ütopist tanıtım olanaklarının refakatinde, yükselmeyi sürdürüyor.

Nitekim, sergide derdine düşülen bu ‘Araf’ hali, bilhassa İstanbul Kadıköy’de yoğunlaşan bağımsız birey ve kolektifler ile, türlü insan modellerinin farkındalığı eşliğinde, bizleri doğu ve batı uçlu bir gözlem ve dramatik bir demokrasi ve medeniyet tercihi ortasında bırakan Beril Ece Güler ile de temsil ediliyor.

Onun derdine, dostlarını ve yakınlık duyduğu zaman ile yerleri bir ağacın dallarına sahip çıkar gibi sergileyen Cansu Yıldıran da, ‘Sığınak’ isimli fotoğraf yerleştirmesi ile katkıda bulunuyor. Sergiye bu yoğun imgesel ağacın yanı başındaki bir oto – portresi ile dahil olan Yıldıran, günümüz kuşağının, kimlik mahremiyeti ve bireysel varoluş hakkı adına maruz kaldığı bu ikili varoluş halini aktarırken, “Çevremdeki insanlar ailelerinin yanında bambaşka bir şekilde görünürken, kendi küçük alanlarında çok rahat hareket edebiliyorlar. Aslında ben de aynı şekildeyim,” diyor.

Cansu Yıldıran, “Sığınak”

Sergide, Altay Tuz imzalı ‘Yeni Osmanlı’ başlığını taşıyan fotoğraf düzenlemesi ise, günümüz Türkiye’sinin mimarî kimlik bunalımı ve ürkütücü, tatminsiz ve bu sebeple de gittikçe baskın, katı hale gelen ibretlik sonuçlarını yüzümüze vuruyor. Tuz, “‘Neden artık var olmayan bir devleti hatırlatan binalar yapılıyor?’ sorusunun ardındaki fikri araştırmak istiyorum,” diyor. Benzer bir endişe de, sergide Azerbaycan ile ilgili gözlemlerini yansıtan Yusifova’dan geliyor. Sanatçı, projesine çıkış noktası olarak, adeta bir ekonomik ve sosyolojik nabız çizgisi gibi görselleştirilen, ‘içi dışına çıkmış’ ve artık herkesçe kanıksanan eski bir petrol boru ağını seçiyor.

Sevinj Yusifova “Neft”

Küratör, eleştirmen ve akademisyen Ezgi Bakçay, proje hakkında kaleme aldığı genel sunuş metninde, ütopyacı düşüncenin günümüzdeki düşmanını tariflerken, şu ifadelere başvuruyor: “…onun en büyük düşmanı, onu ezici, otoriter, tekil bir gerçeklik tasarısına indirgeyen belli bir tür ideolojik tavırdır. Bu tavra göre ütopyacı düşünce, etik bir komünite/cemaate aidiyetin tekil biçimi ve nihai ufkuna işaret eder. Kesin olan şu ki, bu yaklaşım, totaliter rejimler ile ütopya arasında ilişki kurarken, ütopyanın içindeki ‘imkânsızlık çekirdeği’ni yok saymaktadır. ‘Ütopyacı olmak’, elbette toplumsal ortaklıklarımıza dair kaygı taşımak anlamına gelir. Fakat, ütopyanın mevcut toplumsal yaşamla ilişkisi, direkt değil dolaylı, açık, çoğul, rizomatik bir ilişkidir. Çünkü ‘yok yer’ olarak ütopya, gerçekliğin koordinatlarını varlığından ziyade, yokluğuyla çarpıtır. Ütopyacı düşünce her şeyden önce sanat gibi çalışır. Ütopyaya özgürleştirici politik anlamını, sanatın gerçeklikle kurduğu dolaylı ilişki kazandırır. Ütopya tarihsel olarak, en son sanat alanında tutunur. Çünkü ütopya da, sanat gibi başka tür bir dünya olasılığını taşır, ki bu siyasetin de tam kalbindeki bir olasılıktır. Sanat gibi ütopyanın da yuvası, düş ve gerçek arasındaki gerilimli, doğurgan, vahşi topraktır.”

Bin yıllardır süren bir tarihsel açık hava şantiyesi halinde tecrübe ettiğimiz Türkiye, Maslak’taki Elgiz Müzesi içinde adeta gecekondu ısrarıyla dikilen Çamdibi Standardizasyon Enstitüsü isimli yerleştirme ile de temsil ediliyor. Burak Dikilitaş, dört senedir üzerinde çalıştığı proje için dönem dönem yaşadığı bölgeyi temel almış. Sanatçı hem dışarıdan, hem de içeriden deneyimlenen, kendi çarpıklığı, isyankârlığı ve pratik tasarım kamburlarıyla alabildiğine meşrulaşmış bir sosyal coğrafyanın karşı – heykelini üretiyor.

Burak Dikilitaş, “Çamdibi Standardizasyon Enstitüsü”

Bu yapıtla kavramsal endişe ve görsellik yönünden selamlaşan bir diğer dobra, yer yer ‘üç boyutlu soyut’ haline gelen ibretlik çalışma ise, objektifini giderek artan rant ve çarpık kentleşmeden mustarip Karadeniz ilimiz Ordu’ya doğrultan Serhat Kır’dan geliyor. Kır’ın analizi, yine sergi yayınından edindiğimiz şekliyle, şöyle:

Serhat Kır, “İsimsiz”

“Biz kıyı şehriyiz ama kıyıyla olan ilişkimiz kesildi. Ben de hızla yaşanan bu dönüşüm içerisinde, en çok zedelenen yerler olan kıyılarda, kimliği olmayanı belgeleme refleksiyle çalışıyorum.”
Bitirirken, küratör, eleştirmen Rafet Arslan da, yine sergi yayınında şu tespitte bulunuyor: “Ütopyalar zaman içinde, toplumsal sözleşmelere dair yeni anayasa taslakları olmanın yanı sıra, toplumsal kaosun rüzgârını arkasına alan politik devrimlerin de gözcü kolları olmuşlardır. Romantik reddiyenin karanlık sancağını sallamaya cüret eden ütopya, avangardın şok deneyimleri ile kendini estetik bir tahayyül olarak yeniden kurmaya çekinmemiştir. Sanat olarak hayat – hayat olarak sanat!”

Dolayısıyla bu sergi bir bakıma bize şunu da söylüyor:

Günümüz Türkiye’sinde ütopya elden kaçtıkça, sizi distopya kovalıyor.

Bilgi: http://elgizmuseum.org/tr/

YAZARIN DİĞER YAZILARI