Bildiğini unutmak, elindekinden olmak

Cumartesi, 17 Kasım, 2018
Bir süre sonra, hak ihlalleri ve baskılar için harekete geçirilecek kamuoyu kalmayacağı gibi, bunların sorun olduğunu düşünmeye devam eden yeterince insan bile bulmak zor olacak. Bu yüzden, hak, demokrasi, eşitlik ve özgürlük arayışında, ifşa ve sonuçları düzeltme ile yetinmeyen bir direnç ve mücadele stratejisi kurmak acil bir zorunluluk.

Son yıllarda defalarca yaşadığımız, her seferinde hayret etmeyi bırakmamaya uğraştığımız hadiselerden birine daha tanık olduğumuz bir sabaha uyandık. Polis binlerce kere yaptığı gibi, sabahın kör karanlığında yine evleri basmış insanları almış. Sosyal medyada “Akademisyenlere sabah baskını, gözaltılar var” diye yayıldı haber. Çünkü gözaltına alınanların arasında Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Turgut Tarhanlı ve Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Betül Tanbay da vardı. Öyle ya, “hocam” diyerek saygı gösterilen, okumuş yazmış, bilgisi ve emeğiyle ömürlük unvanlar kazanmış insanları “yataklarından aldırmak”, çok sık başvurulan bir güç gösterisi olmuştu artık. İçişleri Bakanı’nın milletvekili tehdit etmesi, keyfi yasak fermanları çıkarması, “kanun filan da tanımayın” demesi; Adalet Bakanı Yardımcısı’nın “Bizim yargı kararları dışında kriterlerimiz var” diyebilmesi de sıradanlaştı.

Saatler ilerledikçe gözaltıların Kavala soruşturmasıyla ve bu soruşturmayı Gezi olaylarıyla bağlama girişimiyle ilgili olduğunu öğrendik. “Bir yıldır iddianamesiz, neyle suçlandığını bilmeden, dava savcısının bile karşısına çıkarılmamış Osman Kavala neden hâlâ hapiste?” diye sorarken, kurucusu olduğu Anadolu Kültür’ün yönetici ve çalışanlarıydı gözaltına alınanlar. Haksız, hukuksuz tutuklamalara, hapisliklere şaşırmaya, itiraz etmeye devam edenlere, “çok da şaşırmayın, daha fazlasını görürsünüz” demekti belki yapılan. Belki de, AİHM’in davayı öncelikli görüşmeye başlama kararına ve Türkiye’den istenen savunmaya bir cevaptı. Tıpkı önce işi, sonra mesleği, daha sonra öğrenim hakkı elinden alınan Cenk Yiğiter’in, son olarak özgürlüğünü de gasp etme girişiminde olduğu gibi; haksız, hukuksuz olarak işlerinden atılanlara çalışma yasağı getirerek açlıkla terbiye etmeye kalkma fikrini bulan akıllarda gördüğümüz gibi, hizaya getirme, cezalandırma konusunda artık sınırların kalktığının yeniden anlatılmasıydı.

TRAVMA GÜNLERİNDE HAYAT

Şiddetli veya süreklilik gösteren travmatik şokların kalıcı veya çok yavaş iyileşebilen hasarlara yol açtığı uzman olmayanların bile bildiği bir durum. İnsan fazla zorlanınca, sert darbeler alınca, sistematik şiddet görünce, fiziki bir nedeni olmasa bile geçici veya sürekli hafıza, duyu ve güç kaybı gibi arazlar ortaya çıkabiliyor. Travma altındaki insanlar, bazen bildiklerini unutuyor ve yeniden öğrenmek zorunda kalıyor; bazen en kolay yapabildiklerini yapamaz hale geliyor ve bu yetenekleri yeniden edinmek zorunda kalıyor. Normalde sürekli ilerleyen gelişme ve öğrenme süreci, zorlayıcı müdahaleler karşısında etkilenip bozuluyor, geriliyor ve bazen de kazanılanlar / öğrenilenler kısmen veya tamamen kayboluyor. Toplumlar ve ülkeler de böyle. “Biz bunu artık öğrendik”, “bunu artık yapabiliyoruz”, “buradan geriye gidilmez” denilen bir sürü değerin, kavramın, kuralın, kabulün zayıfladığını, eridiğini, yok olduğunu görüyoruz.

Dünyadaki ve elbette Türkiye’deki hak ve özgürlük mücadelesi, öncelikle hak ve özgürlüklerin tanımlanması çabası olarak başladı. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne, uluslararası anlaşmalara, yasa metinlerine kayıtlar düşülene kadar, neyin hak olduğu; özgürlüğün nerede başlayıp, nereye kadar uzandığı konusunda yoğun tartışmalar yaşandı ve zorlu mücadeleler verildi. Bu, aslında bir bakıma kolektif öğrenme süreci, toplum olarak yetilerini geliştirme hikayesiydi. Kimi zaman çok eleştirilen “uyumlaştırma programları”, kimi zaman yükselen toplumsal muhalefetin gücü, kimi zaman gerilimi düşürme ihtiyacı etkili oldu; Pek çok hak ve özgürlük evrensel yazılı kurallar haline geldi ama çok daha önemlisi, uygulama sorunlarına rağmen artık kimsenin fazlaca tartışmadığı, “o da nereden çıktı” denilemeyen bilgilere, kabullere dönüştü (öyle sandık); itirazları olanların bile biraz geri durmak zorunda kaldığı korunaklı bölgeler oluştu (onlara fazla güvendik).

BİLDİKLERİNİ UNUTMAK

Şimdi, ister sağ popülist trend, ister faşizmin ikinci dalgası denilsin; ister küreselleşme ve neoliberalizmin komplikasyonlarına, ister demokrasi idealinin cevap üretememesinin geri tepmesine bağlansın, ister rejim inşası, ister imhası denilsin içinde yaşadığımız şartlar artık çok sert bir travma alanı çiziyor. Kadere müdahale ve hayatla ilişki pratiği olarak sahici siyasetin, demokrasi-eşitlik-özgürlük fikirlerinin hem ülkede hem dünyada ağır saldırı altında olduğu günlerden geçiyoruz. Bu travmatik atmosfer, hak ihlallerini, özgürlük kısıtlamalarını, haksızlıkları, adaletsizlikleri, baskıları artıran, normalleştiren, yaptırımsız bırakan bir zemin yaratmakla da kalmıyor, doğrudan hak, adalet ve özgürlük düşüncesine yöneliyor. En tepelerdeki sözcülerin ağzından, en bildik, kabul edilmiş haklar ve özgürlükler tartışma konusu edilerek, kimi zaman aşağılanarak, kimi zaman tehdit olarak etiketlenerek itibarsızlaştırılıyor. Verilen mücadelelerle hayli geri basmış gerici, faşizan, saldırgan odaklar serbest bırakılıyor, yeni ortaklarla tahkim edilerek teşvik görüyor.

Gazetecileri gazetecilik yaptığı, avukatları savunma yaptığı için tutuklamaya kalkan Türkiye’nin bu halinden güya şikayetçi olan ülkelerde, Başbakan’ın önünde gazeteciler yaka paça salondan atılıyor, Başkan’ın emriyle gazetecinin elindeki mikrofon alınıyor. İş yükünden bunaldığı için adalet üretmeyi kesmekte sakınca görmeyen AİHM, seri hukuksuzluklarla rekorlara imza atan Türkiye adliyesine alan açıyor. Dünyadaki yeni otoriter dalganın sözcüleri “aşırı özgürlük sorunundan” bahsederken, Türkiye’de pop figürler aslında özgürlüklerin yerli yerinde durduğunu anlatma sırasına giriyor. Bütün bunlar, karşı karşıya olunanın, yoğunlaşan ve sıradanlaşan hak ihlallerinden ve baskılardan daha tehlikeli olduğunu gösteriyor. Bütün bilinenlerin, öğrenilenlerin, kazanılanların kaybedilip/unutulup, her şeyin yeniden öğrenilmek ve kazanılmak zorunda kalınacağı bir tabloya doğru ilerleniyor. Bir süre sonra, hak ihlalleri ve baskılar için harekete geçirilecek kamuoyu kalmayacağı gibi, bunların sorun olduğunu düşünmeye devam eden yeterince insan bile bulmak zor olacak. Bu yüzden, hak, demokrasi, eşitlik ve özgürlük arayışında, ifşa ve sonuçları düzeltme ile yetinmeyen bir direnç ve mücadele stratejisi kurmak acil bir zorunluluk. Çünkü, yeniden öğrenmek zorunda kalmak, çok uzun ve zahmetli olabilir. Ne kadarının geri kazanılabileceğini kestirmek ise çok daha zor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI