Yeni konsept, eski usul!

Cuma, 16 Kasım, 2018
“Widows’u benzer biçimde çekecek Amerika’da onlarca yönetmen sayılabilir.” Filmin iyi ya da kötü olmasından daha önemli bir nokta bu.

Steve McQueen son on yılın en dikkat çekici yönetmenlerinden birisi hiç kuşku yok ki. 2008’de İrlandalı politik mahkum Bobby Sands’ın açlık grevi sürecini anlattığı “Hunger” (Açlık) ile dünya çapında bir etki yaratmıştı. Film, yalnızca politik bir karakteri değil, onun bedenini bir politik araca dönüştürme mücadelesini ve bunun altındaki ideolojik tutarlılığı çarpıcı bir dille anlatıyordu. Üç yıl sonra “Shame” (Utanç) ile karşımıza çıktığında yine ‘beden’ üzerine çarpıcı bir hikaye vardı karşımızda. Bu kez, tüketim kültürünün içine hapsolmuş, para ödemediği hiçbir şeyden zevk alamayan bir seks bağımlısını anlatmıştı. Bunun için seçtiği mekan ise kapitalizmin başkenti New York’tu. Fazlaca ‘Oscar odaklı’ olduğunu hissettirse de “12 Yıllık Esaret” (12 Years a Slave) de yine beden üzerinden ele alıyordu konusunu. Nihayetinde konu kölelik olduğunda dönüp dolaşıp bedene ve bedenin mülkiyetine geliyor haliyle. “12 Yıllık Esaret”, Steve McQueen’in sinemasındaki dil tutarlılığını devam ettirdiği ancak estetik olarak orijinini kaybetmeye başladığı bir film olarak da kayıtlara geçti. Bu filmle ilgili yazımızı şöyle sonlandırmışız: “12 Yıllık Esaret’i benzer biçimde çekecek, Amerikan bağımsız sinemasından en az beş yönetmen sayılabilir. Ama aynı şeyi ‘Açlık’ ve ‘Utanç’ için söyleyemem.”

Yönetmenin bu hafta vizyona giren “Widows” (Dul Kadınları) filmini konuşmaya da buradan başlayabiliriz ve şöyle bir cümle kurabiliriz: “Widows’u benzer biçimde çekecek Amerika’da onlarca yönetmen sayılabilir.” Filmin iyi ya da kötü olmasından daha önemli bir nokta bu. Özel olduğunu düşündüğünüz bir yönetmenin giderek sıradanlaşması, ayırıcı özelliklerini kaybederek kendisini ‘ana akım’ ortalamasına emanet etmesi, yaptığı şeyin ancak onun tarafından yapılabileceğine dair genel kanının kaybolması, ki buna vasatlaşma/sıradanlaşma diyoruz.

“Dul Kadınlar” bence vasatın üzerinde bir ‘vasat’ bu anlamda. Ama çarpıcı bir ayırt ediciliği, davetkarlığı da yok haliyle. Lynda La Plante’in kaleme aldığı 1983’de İngiltere’de yayımlanan aynı adlı dizisinden yeniden uyarlanan “Dul Kadınlar” mekan olarak Şikago’yu tercih ediyor. Senaryoda Steve McQueen’e “Gone Girl” ve “Dark Places” romanları sinemaya uyarlanan, yakın dönemde “Sharp Objects” ve “Utopia” dizilerini kaleme alan Gillian Flynn’ın eşlik ettiği film bir soygun fikrinin arkasına kentin yozlaşmış politik/ekonomik fonunu da yerleştirmeye çalışıyor.

Büyük çaplı hırsızlıklar yapan kocalarının sağladığı konfor alanında yaşamaya alışkın, onların belirlediği çizgilerin dışına çıkmaya korkan üç kadını talihsiz bir olay buluşturuyor. Kocaları son soygunda polis tarafından öldürülüyorlar. Üstelik çaldıkları para belediye meclisine girmek için adaylığını koyan bir mafya babasına ait. Haliyle mafya da soygun ekibinin lideri Harry’nin eşi Veronica’nın kapısını çalıyor. O da bu zor durumdan kurtulmak için soygunda hayatını kaybeden diğer iki soyguncunun eşleri Linda ve Alice’in. Bu üçlü, bekar bir anne olan ve hayatta kalabilmek için iki iş yapan Belle’yi de yanlarına alarak kocalarının yarım bıraktığı işi tamamlamak ve mafyaya olan borçlarını ödemek için soygun yapmaya karar veriyor.

“Dul Kadınlar”ın iki türlü sıkıntısı var. İlki, Steve McQueen’in aşina olduğumuz sinemasının çok dışında bir yerde durması. Bu durum ister istemez filmi izlerken önceki bilginin geri gelmesine neden oluyor ve bu bambaşkalık haline alışmak zaman alıyor. Ama asıl sıkıntı, çok eski usul bir estetik ve hikaye ile karşı karşıya olmamız. Bir mahallenin politik arka planını ortaya koyma, mafya-siyaset- ticaret üçgenini ele alma biçimi oldukça Hollywood’da defalarca anlatılan bir dille sunuluyor seyircinin önüne. Hatta sinema tarihine geçmemiş olsalar bile 2013’te birbiri ardına izlediğimiz “Arbitrage” ve “Broken City” kadar bile politika ve ekonominin çürümüş ilişkilerini anlatamadığını söyleyebiliriz.

Öte yandan Veronica, Linda ve Alice’in kendilerini bulma, kadın olarak yeni bir kimlik inşa etme süreçlerinin de yeterince iyi işlendiğini ve tatmin edici olduğunu söylemek zor. Her ne kadar biri sorumsuz, diğeri zalim kocalarının tahakkümü altında kişiliklerini ezdirmek zorunda kalmış olsalar da, Linde ve Alice için söz konusu soygun bir yandan kendi başına ayakta durabileceğini kanıtlamak diğer yandan da öz saygılarını geri kazanmak için önemli bir araca dönüşüyor. Ancak Veronica’nın Harry ile olan ilişkisinin tuhaf bir ‘romans’ havasına büründürülmesi, bütün her şey olup bittikten sonra bile karakterin gözlerindeki buğunun bir türlü kaybolup gitmemesi yerine oturmuyor bir türlü. Bu bakımdan filmin yıllarca birlikte oldukları adamların gölgesinde kalmış kadınların kendilerini yeniden inşa ettikleri bir hikaye de anlattığını söylemek zor.

Viola Davis, Michelle Rodriguez, Elizabeth Debicki, Cynthia Erivo, Colin Farrell ve Liam Neeson gibi birbirinden şöhretli oyuncularla bezeli filmin yine bir Oscar rüyası ile yola çıktığını söylemek kahinlik olmayacaktır. Fakat bu yol, Steve McQueen’e pek yaramamış görülüyor.

ORİJİNAL ADI: Widows
YÖNETMEN: Steve McQueen
OYUNCULAR: Viola Davis, Michelle Rodriguez, Elizabeth Debicki, Cynthia Erivo, Colin Farrell, Liam Neeson, Daniel Kaluuya, Brian Tyree Henry
YAPIM: 2018 ABD
SÜRE: 130 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI