İyilikten uzak iyiden yana

Cuma, 16 Kasım, 2018
İyi iyilik yaparak olunan değil, adım adım kurulan bir şeydir. Kabullenmek değil, uzlaşmazlığı ifşa etmek, uzlaşmazlığın acısını hafifleterek reddetmek değil, onun büründüğü biçimleri aşikâr kılmaktır. İyilikle mazlumu yüceltmek değil, mazlumu üreten sisteme çomak sokmaktan her daim geri durmamaktır.

İyi iyilikle eş midir? İyi iyiliğe indirgenebilir mi, indirgendiğinde neleri gözden kaçırmış oluruz? İyi iyiliğe eş değilse nedir aradaki farklar? Bu ve benzeri soruları bu yazının konusu haline getiren, katıldığım bir toplulukta gördüğüm, halini, tavrını izlemekten kendimi alamadığım bir yaşlı kadın. Orada ona benzer olanlar da vardı, ona odaklanmak diğerlerine haksızlık, belkisi fazla. Ancak kafamı, ruhumu işgal eden düşünce ve duygular onun etrafında öylesine dönenip durdu ve şekillendi ki yazıyı onun üzerinden yazmamak, ona hasretmemek mümkün değildi. Bir karakteri, bir kişilik halini temsil etmiyordu, ondan çok daha fazlasının tecessümüydü. Zaafiyetime bir mazeret mi bu son söylediğim? Belki de, neden olmasın? Neyse okuyanlar takdir etsin diyerek başlayayım.

Yaşını başını almış, küçümen bir kadın, üç beş kişiyle birlikte, bir vesileyle bir araya gelmiş topluluğa hizmet ediyor, kâh biten çayları doldurma talebinde bulunuyor kâh tabaklarda gördüğü eksiği gidermeye yöneliyor. Toplasan beş on kişi olanın dışında herkes kendinden epeyce genç, memleketin hâkim toplumsal kuralları düşünülecek olursa hizmet verecek değil, hizmet görecek yaşta anlayacağınız. Ama, halinde tavrında ne gocunma ne yüksünme var. Fedakârlık adına hiçbir iz yok davranışlarında, sadece ne yapıyorsa öylece, doğallıkla yapıyor. İlk bakışta bu hali, toplumsal cinsiyet kodları üzerinden kadına yüklenmiş ve onun tarafından içselleştirilmiş görevlerin dışa vurumu olarak değerlendirmek pekâlâ mümkün. Ancak, bu yaşlı kadının davranışlarını böylesi bir değerlendirmeyle tüketmek, davranışlarında yansıyan kadınlık görevlerine indirgenemeyecek boyutları, en hafifiyle görmezden gelmek, bu boyutların içerdiği zenginliği ve derinliği rafa kaldırmak ve böylelikle de onlardan bize yansıyanla hali pür melâlimizi ‘dara çekme’nin imkânına ve başka türlü olabilmenin, yaşayabilmenin gereklerini değerlendirmeye sırtını dönmek anlamına da gelir zannımca.

Hani ruhunun güzelliği yüzüne yansımış denir ya işte öyle olan insanlardan biriydi bu yaşlı kadın. Ya da çağları, mekânları aşan her dem yeniden varoluşa gelmiş bir kadın ana mı, ana hukukundan semereli mi demeli onun için?

Davranışlarında, insanlara hitabında kişisel vicdan alanına hasredilmişliğin hiçbir izi yoktu. Ne hoş görünme ne gönülleri okşama. Ne farklılıkları silen, gözlerden saklayan mesafesizlik ne de karşılık beklemiyormuş gibi görünen ama karşılıkların en büyüğünü talep eden lütufkârlık. Diğer deyişle iyilik yapmıyordu hiç birimize hizmet ederken. İyilik değildi yaptıkları. İyilik denilenin her bir adımda kendinin iyisini dayatmak demek olduğunun en derinden farkındalığıyla yapıyordu yaptığı her şeyi. Ahlâkî bir ilkenin ete kemiğe bürünmüş bir haliydi sanki her bir davranışı, iyinin tecessümüydü. Oradan oraya koşuşturup dururken ne kabulleniş ne de avunma vardı tavırlarında çünkü. İlk bakışta boynu bükük gibi görünüyordu, ama bu bir kaderine razı olmuşluktan değil, “dolu başak eğik olur”un ifadesiydi.

İyilikten uzak iyiden yana olmak da demek olan insanlara yaraşır hakça bir toplumsallığın yükümlülüklerini sergiliyordu, hiç de böyle bir niyeti olmadan. “İyilik yap denize at” şiarıyla sadece vicdanları rahatlatan, yaşanan tüm şiddet ve acımasızlıklara karşı durmak yerine, dünyanın dehşetine dayanabilmek için, onların sadece hafifletilmesine hasredilmiş, saygının neredeyse hoş bir sadâ bile olmadığı yardımseverlik değildi söz konusu olan. Davranışlarıyla olumsuzladığı, kötülükleri daha da maharetle sürdürebilmek için iyiliğin yedeğinde dolu dizgin at koşturan toplumsal düzenlerdi sanki. Hak gözeten bir düşüncelilik, bir incelik yansıyordu her halinden çünkü. Hak gözetmenin gerekliliğini hatırlatıyordu. Hak gözeten düşünceliliğe gösterilecek her türden kabalığın ve saygısızlığın insanca bir toplumsallığa aman vermemek anlamına geldiğini düşündürtüyordu bu halleri. Bir güzellik ütopyasının göz kırpmalarıydı sanki.

Dedim ya iyinin tecessümüydü, iyilik yapmıyordu. İyiyi iyilikle eş tutmamak gerektiğini gözler önüne seriyordu. İkisini eş tutmak ne anlama gelir peki? Öncelikle en basitinden başlayayım, iyiyi çarpıtmak anlamına gelir. İyilikteki kibir, bununla gözü dönmüşlüğün karanlıkta bıraktığı karşındakini aşağılamak bu çarpıtmanın temel taşlarındandır. İyilik etmede kendi iyimizi karşıdakini hesaptan düşüren, silen dayatma vardır. İyilik edimi giderilmemiş farklılığı, sağladığı avunmayla üzerini örterek katmerleştirir. Bir acziyet, bir kabulleniştir de iyilik ederken bunun farkına varan beri gelsin. Aslında bir mahrumiyet olan mahremiyete demirlenir iyilik. İnsanlar arasında yakın, dolaysız ilişkiler kurulabileceği sanısını yaratır. Yarattığı, pek de kısa süren uyum haliyle uzlaşmazlığı inkâr etmekle kalmaz, onu daha da şiddetlendirir. Çünkü iyilik ederken döşenen taşlar, en hafifinden hali hazırdaki olumsal varoluşu aşma imkânını zayıflatma gayretleri veya en kötüsünden varolana mahkûm olduğumuzun ifşalarıdır. Böylelikle yabancılaşmanın incelikli hallerinden birini oluşturur iyilik.

İyi ise iyilik yaparak olunan değil, adım adım kurulan bir şeydir. Kabullenmek değil, uzlaşmazlığı ifşa etmek, uzlaşmazlığın acısını hafifleterek reddetmek değil, onun büründüğü biçimleri aşikâr kılmaktır. İyilikle mazlumu yüceltmek değil, mazlumu üreten sisteme çomak sokmaktan her daim geri durmamaktır. Yükümlülüktür, insana yakışır, hakça bir düzeni gerçekleştirme yükümlülüklerini taşıma gayretleriyle oluşturulur, kökleştirilir. Canlı cansız her şeyle canlı bir teması esas alır. Kimsenin hiç korkmadan farklı olabileceğini teslim etmeye yönelir iyi, gidereceği farklılıksa farklı olabilmenin bir avuç insana bahşedildiği ayrıcalıklardır. Bir başka zamana ertelenemez, bir başka mekânın arayışı beyhudedir iyi için. Dolayısıyla başka türlü yaşamanın koşul ve imkânlarını hemen şimdi burada oluşturmayı vazeder.

Ez cümle bu yazıya aktarabildiklerim, o güzel kadının iyiye ve iyiliğe dair aklıma getirdiklerinin bir özeti. Kabım bu kadarmış.


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI