Hakkı Yırtıcı
Hakkı Yırtıcı
  • hyirtici@gazeteduvar.com.tr

İstanbul Havalimanı’na yolculuk

Cuma, 16 Kasım, 2018
Havalimanındaki işçi cinayetleri, işçilerin haklı eylemleri, ardından terörist ilan edilerek tutuklanmaları ve en sonunda, sanki bunlar hiç yaşanmamışçasına yapılan şaşalı bir açılış töreni... Neyi, neden görmek isteyebilirdim ki?

İstanbul’un yeni havalimanından, zihnen ve fiziken uzak durmak istiyordum. Zaten bir defasında Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nü kullanmak zorunda kalmıştım, içim sızlamıştı. Ormanı yaran dev otobanda ilerlemek, bu doğa katliamını fotoğraflarda görmeye benzemiyordu. Gördüklerim bana yetmişti. Aynı şekilde havalimanındaki iş cinayetleri, işçilerin haklı eylemleri, ardından terörist ilan edilerek tutuklanmaları ve en sonunda, sanki bunlar hiç yaşanmamışçasına yapılan şaşalı bir açılış töreni… Neyi, neden görmek isteyebilirdim ki?

Sonra mimar refleksim çalıştı. ‘Dünyanın en büyük havalimanı’ burnumun dibindeydi ve merak etmiyordum! Biraz araştırma yapınca, tüm tartışmalarda eksik olan şeyi fark ettim. Bir yapının mimari kalitesini değerlendirebilecek olan biz mimarlar, havalimanının fiziki varlığı hakkında neredeyse hiç konuşmuyorduk. Türkiye’de, bildiğim kadarı ile bırakın mimari eleştiriyi, kapsamlı bir proje tanıtım yazısı bile bulunmuyordu. Oysa mimarlık disiplini içinden geliştirilecek bir eleştiri, tartışmalara belki yeni bir bakış kazandırabilirdi.

Böylelikle hafta sonu, üç mimar arkadaşımla havalimanına doğru yola koyulduk. Niyetimi baştan belirttim. Bu, mimari bir gezi idi. Bu kadar siyasal-toplumsal yükü olan bir yapıyı sadece bir havalimanı olarak değerlendirmenin zorluğunun farkındaydım. Ama yine de hepimiz inatla mimar kalacak, bir süreliğine tartışmaları paranteze alacaktık.

Buluşma noktamız Şirinevler’den yola çıktık. Yenibosna’dan sonra TEM’e bağlanan yola döndük. Tarife göre, TEM’e girmeden, dümdüz kuzeye devam edersek, tabelalar bizi havalimanına ulaştıracaktı. İlerledikçe kent azaldı, azaldı ve yok oldu. Otoban ıssızlaştı. En sonunda kocaman, geniş yolda bir tek biz kaldık. Sağa çektik. Bir süre, bu tuhaf Ballardian peyzajın tadını çıkardık.

İstanbul Havalimanı Yolu. (Fotoğraf: Mimar Pelin Çetken)

Aslında hepimiz biraz tedirgindik. Şimdiye kadar gözlerden saklanmış, muhalefet milletvekillerinin bile şantiyesine girmesine izin verilmemişti. Kendimizi bir havalimanından çok, bir devlet yapısını ziyarete gidiyor gibi hissediyorduk. “İçeri girebilecek miyiz? Ya yolcu olmadığımız anlaşılırsa? Elimizde profesyonel fotoğraf makineleri var, çekim yapmamıza izin verilir mi?” benzeri sorular aklımızın bir köşesindeydi.

Ana terminal binasını ilk gördüğümüzde, şaşkınlıkla fotoğraflarda olmayan büyük kubbesi ile karşılaştık Hayır, öyle değilmiş. Mesafeden, derinliği algılayamamışız. Bizi yanıltan, ana terminal binasından yani havalimanından apayrı bir proje olan “Airport City” için planlanmış 5 bin kişilik camisinin çelik stürüktürüymüş. Etrafındaki her şeyin temizlendiği ve kendisini boşluğun ortasında bırakan bir yapının silüeti ve ilk görülme anı çok önemlidir, ya da öyle olmalıydı. Önündeki kubbe, işlevi hiç önemli değil, dünyanın en büyük havalimanını gölgeliyordu.

İstanbul Havalimanı. (Fotoğraf: Hakkı Yırtıcı)

Ana kontrol noktasından geçerek, rampayla, terminal binasının “giden yolcu katı”na çıktık. Nihayet, dünyanın en büyük havalimanının kolonatlı ön cephesi tüm ihtişamı ile karşımızda duruyordu. Ama şaşkınlığımız sadece havalimanına değildi. Her şey göründüğünden çok fazlasıydı. Açık otoparkın altındaki 25 bin araç kapasiteli kapalı otoparkın ışık kuyularının derinliği, cami kubbesinin devasalığı, kapalı otopark ile cami arasında devam eden ve havalimanını bile aşan inşaat alanının büyüklüğü, bunlar arasında küçücük görünen insanlar ve küçücük kalan bizler… Her şey baş döndürücüydü.

İstanbul Havalimanı ön cephe. (Fotoğraf: Hakkı Yırtıcı)

Otoparkın beton yüzeyini hemen terk edemedik. İrilikleri sindirmeye çalıştık. Bir süre sonra otoparkın bir ucundan diğer ucuna giden, sürekli fotoğraf çeken, kendi aralarında hararetle tartışan halimizin tuhaflığını düşünüp, eğer “Ne işiniz var burada?” denilecekse, bu hakkımızı içeride kullanmak üzere giriş kapısına yöneldik.

“Neden?” sorusu, biz mimarların, kendine sorduğu en önemli tasarım sorusudur. Tasarım süreci, “neden-ler” çuvalı içinden uygun nedenlerin bulunması ile başlar ve nedenlerden anlamlı bir bütün oluşturulduğunda da biter. Böylelikle yapı, bütün nedenlere verilen tek bir cevap olarak ortaya çıkar.

İşte size ilk örnek: Neden İstanbul Havalimanı’nın yedi ana giriş kapısı var? Kullanımının parçası, bir gerekliliğin cevabı ise anlamlı. Eğer, mesela yedi tepeli İstanbul’a üstü kapalı bir gönderme ise, hele de İstanbul’un bu kadar dışında iken, kapılar birden anlamını yitiriverirler. Bilemiyoruz. Sadece kapıların önünde dururken aklımıza geldi.

Ana terminal binasına yaklaşınca, birden “gelen yolcu katı”nın derinliğinin keşfi ile şaşakaldık. Terminal binasının önündeki, üstü tonoz çatı örtülü, kolonatlı, yarı açık alan, tek, sürekliliği olan bir zeminden oluşmuyor, yapı aşağıya doğru devam ediyordu. Terminal binasının yüksekliği, bir anda ikiye katlanmıştı. İnanılmaz etkileyici bir boşluk. Üstelik, zemindeki ışık ve hava kuyularından görülen araç trafiğinden, derinliğin daha da aşağılara doğru devam ettiği anlaşılabiliyordu.

Kapalı otopark ile gelen yolcu katı arasında kalan ve terminal binasının yüksekliğini, aşağıya doğru iki katına çıkaran devasa boşluk, boşluğu aşarak giriş kapılarına ulaşan geniş köprüler, farklı yükseklikleri birbirine bağlayan rampalar – yürüyen merdivenler. Burası, yapının kesitini gösterdiği asıl nokta. Burasının tümüyle dolgu bir alan olduğunu, bütün kot farklılıklarının yapay olduğunu hatırladık. Bir süre de burada durduk, aramızda tartıştık, kafa karıştırıcı bağlantıları çözmeye çalıştık.

Havalimanı ile kapalı otopark arasındaki boşluk. (Fotoğraf: Hakkı Yırtıcı)

“Giden yolcu katı”nın yüksekliği anlaşılabilir bir şey idi. Yolcular, ilk olarak güvenlikten geçecek, kontuarlardan biletlerini onaylatacak, bagajlarını teslim edecek, sonra ikinci güvenlikten,yani terminal binasının “kara tarafı”ndan, “hava tarafı”na, uçaklara binecekleri son bölüme geçecek ve orada da yoğunluğa göre bir süre bekleyeceklerdi.

“Gelen yolcu katı” ise bunun tam tersidir. Uçaktan inilir, yurtdışı ise pasaport kontrolünden geçilir, bagajlar beklenir, sonra da hemen dışarı çıkılır. Kullanıcı için gelen yolcu katı, mekan ne kadar etkileyici olursa olsun, bir an evvel çıkışa ulaşmaya çalıştığı basit bir koridordan fazlasını ifade etmez.

O zaman, dünyadaki diğer örneklerinden farklı olarak, neden gelen yolcu katı bu kadar yüksekti? Belli ki yüksekliğini belirleyen, karşısındaki kapalı otopark olmuştu. Öyleyse, bu kadar büyük kapasiteli bir otopark nedendi? Toplu ulaşım yerine herkesin arabaları ile gelmesi ve uzun süreli park etmesi mi bekleniyordu? Transfer noktası olacağı iddia edilen bir havalimanı için anlamsızdı. Ama daha da önemlisi, İstanbul’a ilk defa gelen bir insanı, ortadaki kapı hariç, terminalden çıktığı an, sevimsiz bir otopark yüzeyi ile karşılamak hiç hoş değildi. Her yerde “Welcome home” (evinize hoş geldiniz) yazması, bu büyük hatayı gideremiyordu.

“Giriş kapılarına, aradaki bu boşluğu aşan geniş köprüler ile bağlanılıyor” demiştik. Havalimanın kapasitesi düşünülürse, bu genişlik yine de yetersiz kalabilir, giriş tıkanabilir. Zaten şimdiden vedalaşanlar, kart dolduranlar, sigara içenler hafiften birikmeye başlamışlar. Tam kapasite ile çalışmaya başladığında, mesela içerideki ilk güvenlik geçişinin yoğunluğunu görüp, başka bir kapıyı denemek isteseniz, “dışarı çık, köprüyü geç, diğer kapıya yürü, tekrar köprüyü geç, öbür kapıyı dene” yapmanız gerekli. “Kulağı tersten göstermek” olmuş bu.

Nihayet içeri girdik. Baştan söyleyeyim, havalimanında inşaat devam ediyor. Öyle ilk etap bitmiş, parça parça kullanıma açılacakmış falan değil. Yapı, kullanılırken inşa ediliyor. Havalimanı bomboştu ama güvenlikte yoğunluk vardı. Nedeni, ellerinde malzemeleri ile her defasında kontrolden geçmek zorunda kalan işçilerdi. İçeride bir saatten biraz fazla durduk. Bir süre sonra havalandırmadan gelen, kesilen – kaynak yapılan metal yanığı kokusunu alıyorsunuz; inşaat tozu genzinizi yakmaya, sizi öksürtmeye başlıyor.

Dışarıdaki baş döndürücü yükseklikler, burada da devam ediyor. Gözler ilk yukarıya doğru kayıyor. Tonozlu tavanda, gün ışığını içeriye alan, zeminde ve tavanda yay gibi yansımalar yaratan doğal aydınlatma gerçekten başarılı. Bu hilal şeklindeki yansımayı Osmanlı’ya, oradan bugüne, bugünden dünyaya karşı verilen ekonomik savaşa bağlamaya, “anlam ile aşırı anlam” arasındaki dengeyi bozmaya hiç gerek yokmuş. Zaten kendi başlarına çok zarif ve güzeller.

İstanbul Havalimanı, doğal aydınlatma. (Fotoğraf: Hakkı Yırtıcı)

Her yer şıkır şıkır. Her yerde yansımalar. Yansımalar, her şeyi çoğaltıyor, biri iki yapıyor. Arkadaşımın sözü. “Yapı çok iyi fotoğraf veriyor, her şey göstermek üzerine kurulu.” Bir süre binayı unuttuk, kadrajların peşine düştük, yeni yansımaları keşfettik, heyecanlandık, ışık oyunları ile baştan çıkarıldık.

İçimiz rahatlamıştı. Kimse, bir şey sormamıştı. Aslında herkes, polisler, havalimanı personeli, işçiler, az sayıda yolcu ve bizler, fotoğraf ve selfie çekip duruyorduk. Olan her şey unutulmuş ya da hiç olmamıştı.

Danışmaya sorduk. Günde yedi uçak kalkıyormuş. İki yurtdışı (Kıbrıs ve Bakü), beş yurtiçi. O sırada sadece İzmir uçağının yolcuları içerideydi. Aklıma, “yapı işletme maliyeti” geldi. Sadece yedi uçak için açık tutulan bir havalimanın günlük gideri acaba ne kadardır? İnatla mimar kalacağız demiştik ama asıl soru hep akıllardaydı. Neden bu inat? Bunca ölüme, doğaya verilen geri dönüşü olmayan muazzam zarara, toplumu böylesine germeye değer mi (idi)?

SON SÖZ

Herhalde İstanbul Havalimanı için tek bir şey söyleyecek olsam, “insanı zorlayan, yorucu bir yapı” derdim. İnsanın, dünyanın “tek bir çatı altında toplanan” en büyük havalimanında dolanırken bağlantıları hissetmesi, ilişkileri kurması, irilikleri, yükseklikleri ve mesafeleri sindirmesi hiç kolay değil. Sonsuz yansımalar ve ışık oyunları, insanın retinasını yakıyor. Saatlerce içinde kalacağınız bu mekan, ilk izlenim ve heyecandan sonra üstünüze geliyor. Bir süre sonra ezildiğinizi hissediyorsunuz. İnsani bir ölçeğe, tutunacak bir yere ihtiyaç duyuyorsunuz. İstanbul Havalimanı gibi güçlü ve etkileyici birçok havalimanı biliyorum. Ama asıl başarılı bulduklarım, içeride vakit geçirirken, bana bir havalimanında olduğumu unutturanlardır. İstanbul Havalimanı, buna asla izin vermiyor.

Not: İstanbul Havalimanı’nın ayrıntılı mimari projeleri için aşağıdaki linklere tıklayabilir, ayrıca mimarlarının diğer güncel havalimanı projelerine bakabilirsiniz.
https://nordicarch.com/project/istanbul-new-airport
https://grimshaw.global/projects/istanbul-new-airport/


Hakkı Yırtıcı kimdir?

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu olan Hakkı Yırtıcı, yüksek lisans ve doktora eğitimini de aynı üniversitede tamamladı. Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi isimli kitabı, 2005 yılında Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı. İktidar, mekan, dil ve psikanaliz alanlarına yoğunlaşan Yırtıcı; iktidar ve mekanın yeniden üretimi, modernleşme ve gündelik hayat pratikleri, sinema ve mekan analizi ve kent modernleşme tarihi üzerine dersler vermektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI