Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel

Psikologlar da ağlar

Cumartesi, 10 Kasım, 2018
Uzmanın da yaralısı, o yaraya temas edeni ve kendi yarası üzerine çalışanı makbuldür. Aksi halde değil başkasının yarasına pansuman yapabilmek, yaranın üzerine tuz basmaktan öteye gidilemez.

Dokuz yıl önce bugünmüş, Facebook hatırlattı.
Annemle gittiğimiz o tatilde çekilmiş bir fotoğraf. Ne kötü bir tatildi o.
Yüzümde depresyon izleri, fotoğraftaki gülümsemem yamuk yumuk.
İnsan neyin tadını biliyorsa onun kokusunu daha iyi alıyor. Bunu psikoterapi yapmaya başladığımda anlayacaktım tabii.
Depresyonu 100 metre öteden nasıl tanıdığımı…
Fotoğraf bana o günlerde yürüyüş bahanesiyle evden çıkıp bir banka oturup ağladığım bazı günleri hatırlattı.
O günlerin birinde adamın biri ağladığımı fark etmeyerek yanıma oturmuştu.
Diyaloğumuz film repliği gibi olduğu için midir nedir, hâlâ dün gibi aklımda:

Adam: Rahatsız etmezsem oturabilir miyim?
Ben: Tabii ama ben ağlamamla sizi rahatsız edebilirim.
Adam: Sorun değil, mendilim var. Hem isterseniz dinleyebilirim de.
Ben: Pek konuşasım yok, sağ olun. (Film bu yanıtımla bir romantik komedi olmaktan son anda kurtuluyor.)

Adamın gelmesiyle ağlama konsantrasyonum elbette bozulmuştu. Önümdeki denize öyle boş boş bakmaya başladığımda “ne iş yapıyorsunuz?” dedi.
“Psikoloğum” dedim.
“Neeee! Psikologsunuz ama ağlıyorsunuz!”
“Evet” dedim, “çünkü psikologlar da ağlar!”

Buna benzer diyalogların özellikle çift terapisti olduğumda daha çok yaşanacağını nereden bilebilirdim!
Sevgilimi kıskanabilirim, kavga edebilirim, yalnız kalabilirim, öfkelenebilirim.
Öyle ya işle aşkı neden birbirine karıştırayım!
Acaba her şeyden önce insan olabilir miyim?

“Psikolog” bir unvan, ayrı bir canlı türü değil. Varoluşu insanlar, hayvanlar, bitkiler ve psikologlar diye ayıramıyoruz.
Bu mesleği seçen ve mesleğini en iyi şekilde icra etmeye çabalayan kişiler de çok çeşitli sorunlar yaşıyorlar, kendi terapi süreçlerinden geçiyorlar ve neredeyse ömür boyu süpervizyon alıyorlar.
Süpervizyon dediğimiz, meslekte deneyimli bir uzmanın, daha az deneyimli bir uzman terapi yaparken onun yeterliliğini ve becerilerini geliştirecek şekilde bilgi ve deneyim kazanmasında yardımcı olmaktır.
Çünkü bu mesleğin içerisinde olmak bilgi açısından her daim güncellenmeyi ve danışana zarar vermeyecek steril bir ortamda danışanla ilişki kurmayı gerektiriyor.
Yani Freud kitapları okumakla bitmiyor iş.

Bu sebeple de psikoloğun ruhsal özbakımına önem vermesi, mutlaka kendi ruhsal süreçleri üzerine çalışması gerekiyor.
Aksi halde bir danışanın yaşadığı problem, o kişiyle çalışan terapistte çözülmemiş başka bir şeyleri tetikleyebilir ve ikisi birlikte uçuruma doğru sürüklenebilirler.

Irvin Yalom, “Sadece yaralı bir iyileştirici gerçekten iyileştirebilir” derken ben bunu, kendisine temas edebilmiş kişi ancak karşı tarafa da temas edebilir olarak anlıyorum.

Kişinin psikoloji eğitimi alması onun insani duygularını köreltmiyor veya kimseyi nirvanaya ulaştırmıyor.
Kişi yine öfkeleniyor, yine hayal kırıklığı yaşıyor, yine tökezliyor ancak belki bunların gelişini daha iyi kestirip, önlemini daha çabuk alabiliyor. Kendisine temas edebilme konusunda daha istekli olabiliyor. Kendisine ve insana dair daha çok merak duyabiliyor.
Öyle ya, merakı olmayan kişinin bu meslekte işi ne!

Yapılan bazı mesleki araştırmalarda psikoloji okumayı tercih etmiş kişilerin birçoğunun bu mesleği seçme nedeni olarak aslında kendilerini iyileştirme niyeti olduğu anlaşıyor. Demin sözünü ettiğim kişisel isteklilik, bunu mesleki bir motivasyona da çevirebiliyor.

Sosyal medyada, bazı televizyon programlarında rast geldiğim piyasadaki birtakım ruh sağlığı uzmanlarının takındığı tavır ve tutumlar psikologlara dair hayatla ve kendisiyle ilgili her şeyi halletmiş, mutluluğun sırrını çözmüş, tuzu fazlasıyla kuru bir imaj yaratıyor.
Bir psikoloğun bu denli her şeyi “aşmış” ve “çözmüş” izlenimi vermesi kendimi onun danışanı yerine koyduğumda hiç güven uyandırmıyor.
Çünkü zaten esas mesele insanın kendisiyle ilgili her şeyi halledemeyeceği sonucuna varması; iç dünyasını kusurlarıyla, zaaflarıyla, zayıf yönleriyle kabul edebilmeyi başarması.
Kendisiyle olabildiğince barışık yaşayabilmesi…
Ruhsal dünyası ve varoluşu üzerine çalışmayan uzmanlar, kendi “mutluluk” ideallerini danışanın üzerine boca ederek danışanlarından ancak narsisistik bir doyum sağlarlar fakat onlara şifa veremezler.

Carl G. Jung’un “Wounded Healer of The Soul” adlı kitabında;

“Yarası olmayan şifacı/iyileştirici olamaz çünkü gerçek iyileştirici güç yaranın kendisinden gelir.”
(…)
“Doktor ancak kendisi de etkilenmişse etkili olabilir. Yalnızca yaralanmış hekimler iyi edebilir. Ama doktor kendi karakterini bir çelik yelek gibi giyinirse, işte o zaman hiç etkisi yoktur” der.

Karadutun lekesini sadece kendi yaprağının çıkardığını öğrendiğimde yaranın merheminin yine yara olduğunu düşünmüştüm ve her yara izinin aslında biraz da yaşam izi olduğunu.

Reklamlarda kullanılan “kirlenmek güzeldir” sloganını hayata uyarlarsak “yaralanmak güzeldir” diye de okuyabiliriz.
Uzmanın da yaralısı, o yaraya temas edeni ve kendi yarası üzerine çalışanı makbuldür.
Aksi halde değil başkasının yarasına pansuman yapabilmek, yaranın üzerine tuz basmaktan öteye gidilemez.

Psikoloji eğitimi aldığı sırada ya da sonrasında herhangi bir durumda pek de makul olmayan tepkiler verdiğinde “sen ne biçim psikologsun” cümlesini duymayan yoktur.
Sanki psikolog olmak her daim aklı selim olmayı beraberinde getirirmiş gibi.
Evet, bazen “o biçim” olabiliriz.
İşte “o biçim”in içinde insani özelliklerimiz cirit atabilir. Çünkü dediğim gibi psikologluk varoluşu tanımlayan bir kimlik değil, bir meslektir.
Ve kimse mesleğini 7/24 icra edemez. Kulak burun boğaz uzmanının bademcikleri vardır ve şişebilir, pedagog çocuğunu azarlayabilir, edebiyatçının canı o gün hiç kitap okumak istemeyebilir vb.
Psikologların da elinde bir sihirli değnek yok ki önce kendinin sonra da danışanlarının sorunlarını bir dokunuşta çözüme kavuştursun.
Kendi yamalarımız, söküklerimiz var. Onları bazen dikebiliyor bazen de dikemiyoruz.
Ve her daim yeni figürler öğrenmemiz gereken, bir yandan müziği duyarken bir yandan da kendi iç müziğimizi yönetmemizin icap ettiği bir pistte dans ediyoruz.
Bunu yaparken de terapist olarak kendi müziğimizin odayı doldurmasına pek izin vermiyoruz. Danışanın ritmine sadık kalmak epey önemli.
Terapi odasındaki varlık ve yokluk dengemizi öyle iyi ayarlamamız gerekiyor ki danışanın kendi iç sesini duyabilmesine alan yaratalım.
O yüzden epey maharet gerektiren bir meslek olduğunu kabul ediyorum. Bu durum eminim ki istismarların da, belki diğer mesleklere kıyasla daha fazla yaşanmasına sebebiyet veriyordur. Neticede terapi odasında ne yaptığınızı danışanınızdan başka kimse bilmiyor.
İşte bu nedenle öncelikle kendinizle iç sözleşmenizin epey güçlü olması gerekiyor ki bu danışanınızla ve dolayısıyla hayatla ilişkinize de sirayet edebilsin.

Bizde alışkanlıktır, sosyal bir ortamda doktor görünce hemen ağrıyan yerlerimizden şikayet etmeye başlarız. İsteriz ki doktor doktorluğunu yapsın. Oysa o sırada doktor yoğun bir mesainin sonrasında “hastalık” adı dahi duymak istememekte, hatta belki doktor olduğunu mümkünse unutmak istemektedir. Fakat bazı meslekleri kişinin kimliği haline getirme alışkanlığımız buna izin vermez. Bu yaklaşım, en çok da psikologların üzerinde denenince işe yarıyor sanırım.
Bir partide mimar birine rastladığınızda ona iki arada bir derede evinizin krokisini çizdirmezsiniz ya da bir edebiyatçı gördüğünüzde ona ayaküstü öykü yazdırmazsınız. Yeri ve zamanı değildir çünkü. Sosyal bir ortamda da psikolog gördüğünüzde kızınızın, kocanızın ya da alt kattaki komşunuzun probleminden bahsetmek de pek uygun olmasa gerek.

Hazır içimi dökmeye başlamışken kaleme kuvvet biraz daha devam edeyim.
Örneğin biriyle flört ediyorsunuz, (başıma gelmişliği var, oradan biliyorum) adam başlıyor durup dururken eski ilişkilerini anlatmaya, eski sevgilisinden “arızalı” diye bahsetmeye…
Bilmenizi isterim ki bu durum kesinlikle karşı tarafa yardım etme dürtüsü, sempati, merak ya da şefkat uyandırmıyor. Tam aksi bunu paylaşan kişinin “arızalı” taraflarını görmek adına kapıyı aralıyor. Ha çok ciddi travmatik bir mesele olmuştur, gerçekten paylaşılması gereken bir hadise vardır, amenna. Ancak karşı tarafın psikologluğundan kuvvet alıp gereksiz bir kendi açma halinin yeri sevgilinizin yanı değil, terapi odasıdır.

Bu mesleği seçen ve hakkıyla yapmaya çalışan biri olarak diyebilirim ki 50 dakika boyunca birine dikkatinizi vermek hiç kolay değil, ayrıca birine dikkatinizi verirken onu yüksüz, yansız, yargısız dinleyebilmek de pek kolay değil.
Seans odasında danışanlarını pür dikkat dinleyen uzmandan dışarıdaki hayatında da bu becerisini sürekli kullanması beklenebiliyor.
Sanıyorum o kadar iyi bir dinleme alanı sunuluyor ki karşı taraf kendi hayatını, dinleyen kişiye boca etmekte hiçbir beis görmüyor.
Anlattıkça anlatıyor ancak dinlemiyor.
Karşı tarafı merak etmiyor, ona soru sormuyor, sadece kendi meseleleriyle meşgul çünkü.
Evet, sizin de yeriniz terapi odası olabilir. Orada terapistinizle tam da buna benzer konuşması bol, dinlemesi az bir ilişki kurabilirsiniz.

Amma dert yandım değil mi!
E tabii çünkü psikologlar da dert yanar.

 


Tuğçe Isıyel kimdir?

İstanbul Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü'nden mezun oldu. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Esenyurt Üniversitesi Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans yaptı. İstanbul'da yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI