Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Bir vesayet meselesi vardı

Perşembe, 8 Kasım, 2018
AKP ülkeyi “devrimci” bir biçimde dönüştürecek, Türkiye demokrasisinin önündeki en büyük engel olan askeri vesayeti kaldıracaktı. 12 Eylül referandumunun savunusu dahi özünde bu idi ve buna inanların sayısı hiç de az değildi. Referandum öncesi ve sonrası Türkiye’de Fethullah Gülen çetesine AKP tarafından verilen yargı yetkisinin nasıl kullanıldığını artık herkes biliyor.

Askeri vesayet kavramı, AKP dönemi ile birlikte siyasi sözlüğümüze girdi, AKP’nin birinci ve ikinci döneminde önemli bir yer tuttu. Çok izlenen tartışma programlarında açıktan AKP’ye destek olan “tartışmacılar” ve kamuoyunda liberal olarak bilinen entelektüeller Türkiye’deki bütün siyasi çatışmayı bu kavram üzerine inşa ettiler. Onlara göre Türkiye’deki temel siyasi çatışma seçilmişler ve atanmışlar arasındaydı, ülkeyi seçilse bile iktidar olamayanlar değil, atanmış asker ve sivil bürokratlar yönetiyordu. Bu ilişki tersine çevrilirse ülkeye demokrasi gelecekti, bunu sağlamanın tek gerçek öznesi ise onlara göre AKP ya da, ismi ile, Erdoğan’dı.

Temelini Küçükömer’in çarpıtılmış bir yorumu ve Mardin’in Türkiye’de siyasal sosyolojiyi kavramak için önerdiği anahtar olan merkez-çevre analizinden alan bu yaklaşım, Türkiye’de tarihin akşını seçilmişler ve asker sivil bürokratlar arasındaki çatışmaya indirgemişti. Fethullah Gülen çetesi ve AKP bu kuramdan yola çıkarak meşruluk zeminini kurdu. Devlet içindeki çatışmada kendi tarafını meşrulaştırmak için bu formülü benimsedi ve onu savunanların niyetlerini çok aşacak bir biçimde bir politik strateji haline getirdi. Böylece kendini Türkiye’nin devrimci gücü olarak tanıttı, seçimlerin plebisiter biçiminde yeniden organizasyonunun dayanağı, Türkiye’yi bugün yaşadığımız koşullara taşıyan rejimin stratejik-politik formasyonu buydu, yani yol liberal “iyi niyetler” ile döşendi.

AKP ülkeyi “devrimci” bir biçimde dönüştürecek, Türkiye demokrasisinin önündeki en büyük engel olan askeri vesayeti kaldıracaktı. 12 Eylül referandumunun savunusu dahi özünde bu idi ve buna inanların sayısı hiç de az değildi. Referandum öncesi ve sonrası Türkiye’de Fethullah Gülen çetesine AKP tarafından verilen yargı yetkisinin nasıl kullanıldığını artık herkes biliyor. Sorun şu ki o zaman da aşağı yukarı herkes biliyordu. Delil yerleştirmeler, gizli tanıklar vs. Hukuk devleti ve yargılama usulleri askıya alınırken askeri vesayetin kaldırılması ulvi amacı uğruna başta “liberal iyi niyet” olmak üzere hemen herkes üç maymunu oynadı. Türkiye liberallerinin simetriği olan ulusalcı kanat da devlet içindeki konumunun pazarlığı içindeydi. AKP’nin 2013 sonrası izlediği politika bu iki cenahın da içini rahatlattı. Ulusalcılar, Gülen çetesi ve AKP arasındaki çatışmadaki boşluğa rahatça yerleştirildi. Liberaller safını belli etmek zorunda kaldı. Velhasıl vesayet hakkındaki derin tartışma bir anda bitiverdi. Türkiye siyasal toplumunun temel tartışmasının askeri güçler ve sivil güçler arasında değil; temelde toplumsal sınıflar ve özelde etnik, cinsel ve dinsel ayrım zeminleri üzerinde yükseldiği bir kez daha kavranmış oldu. Anayasal hak ve özgürlüklerin yeniden düzenlenme çabalarında sosyal hakların budanması önerisi ile laiklik ilkesinin sağladığı öznel güvencelerin kaldırılması önerisi, birbiri ile hiç uyuşamayacak iki kesimin destekleri ile savunuldu ve ikisi de fiili olarak bizzat rejim tarafından uygulandı. Ardından “milli güvenlik” ya da “devletin bekası” gibi kavramların başka bir ittifakça devreye sokulması ile anayasanın bütünüyle askıya alınmasında bir başka müttefik devreye girdi. Yeni konseptte asker ya da sivil herkes anayasayı ihlal edebilirdi. Askerlerin yapmasından korkulan anayasa ihlalleri, bu dönemde askerler ve sivillerin ittifakıyla kolayca yapılabilir hale geldi, bunun güzelliği kimsenin buna darbe diyemeyeceğiydi. Meşruiyet temelleri çok farklı ittifaklarca atılmıştı. Seçilmiş belediyelere kayyum, seçilmiş vekilin mutlak kürsü dokunulmazlığına soruşturma artık anayasal sorunlar olarak bile tartışılmıyor, vesayet sorunu çözüldü zira.

MİLLİ GÜVENLİK KURULU’NCA VERİLEN…

Vesayet tartışmaları gündemde iken en çok tartışılan kurumlardan biri, “yerinde bir kavrayış ile” Milli Güvenlik Kurulu idi. Soğuk Savaş’ın başladığı yıllarda ABD’nin egemenliğindeki kanatta koşulsuz yer almak ve NATO’ya dahil olmak isteyen Türkiye’nin devlet teşkilatına NATO’nun kurulduğu yıl dahil olan Milli Savunma Yüksek Teşkilatı, 1961 Anayasası’nda Milli Güvenlik Kurulu olarak anayasal kurum haline getirilmişti. 1961 Anayasası ile anayasal statü kazanan MGK, askeri güçlerin devletin genel siyasetinin belirlenmesinde önemli bir güç haline geldi. 1961 Anayasası’nın ilk halinde kurulun kanunun gösterdiği bakanlar (siviller) ile genelkurmay başkanı ve kuvvet temsilcilerinden oluşacağı hükmü yer almıştı. Kurul cumhurbaşkanı başkanlığında toplanacak ve milli güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve koordinasyonun sağlanmasında yardımcılık edecek, gerekli görüşleri bakanlar kuruluna (sivillere) bildirecekti. Türkiye demokrasisine ve aslında soluna karşı bir darbe olarak tasarlanmış 1971-73 ara rejiminde kuvvet temsilcilikleri kuvvet komutanlıkları olarak değiştirildi. Gerekli görüşlerin bildirilmesinin yerini de “tavsiye edilmesi” aldı. 1982 Anayasası’nda 1971 değişiklikleri takip edildi, faşist cunta asker ağırlığını artırdı, ayrıca kararların öncelikle dikkate alınacağı hükmünü getirdi. 2001 yılında 1982 Anayasası’nda yapılan değişiklikler ile kurul yeniden bir danışma kurulu haline getirildi. Tabii vesayet kalktıktan sonra yani 2010’lu yılların ortalarında yüz binlerce kişinin hayatına Milli Güvenlik Kurulunca ile başlayan cümle ezberletilince artık bunun sorun olması beklenemezdi!

TABİPLER NE İSTİYOR?

Bugünlerde TBMM Sağlık, Aile ve Sosyal İşler Komisyonu’nda bir yasa teklifi tartışılıyor. Sağlık komisyonunda şiddet de içerdiği iddia edilen yöntemlerle sağlıkta şiddeti önleyecek bir yasa teklifinden söz ediyorum. Teklifin ana muhatabı olan Türk Tabipleri Birliği de özellikle 5’inci maddeye karşı çıkıyor. Bu maddenin teklifte sunulan gerekçesi şöyle:

MADDE 5- Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilerek kamu görevinden çıkarılan veya güvenlik soruşturması sonucuna göre kamu görevine alınmayan tabipler ve diş tabiplerinin meslek icralarına ilişkin kurallar getirilmektedir. Bunların sadece sosyal güvenlik kuruluşu ile sözleşmesi bulunmayan sağlık kuruluşlarında veya muayenehanede çalışabileceği ve düzenledikleri raporların yargı kararlarına ve idari işlemlere esas alınamayacağı öngörülmektedir. Ayrıca Devlet hizmeti yükümlüsü olanların, birinci grup ilçe merkezleri için belirlenen Devlet hizmeti süresi kadar müddetle mesleklerini icra edemeyecekleri belirtilmektedir.

Madde de gerekçede sunulan ihtiyacı yasa olarak sunmayı öneriyor. Türk Tabipleri Birliği geri çekilmesini en çok önemsediği iki maddeden biri olan bu madde ile birlikte (diğeri sağlıkta şiddete ilişkin hekimlere hiçbir güvence sağlamayan 24’üncü madde) birçok maddeye ilişkin bir bilgi notunu şurada yayımladı.

Benim burada asıl dikkat çekmek istediğim doğrudan MGK’nın, yani askeri güçlerin hâlâ ağırlıkta olduğu bir kurumun kararına dayanarak anayasa ve evrensel hukukça güvence altına alınan temel hakların kullanılamaz hale getirilmesi ve yine yargısal olmayan devlet güçlerince (Başta MİT olmak üzere) yapılan soruşturmaların anayasal güvenceleri ortadan kaldırmasıdır. Milli Güvenlik Kurulu yapı, oluşum ve gruplar belirliyor, sizin haberinizin olmadığı yani aleni olmayan birtakım kurumlar, sizin bu yapılara mensubiyetinizi saptıyor ve siz görevden çıkarılıyorsunuz. Buna karşı mahkemeye başvuru hakkınız da kurulan bir komisyon tarafından elinizden alınıyor. Ancak onun kararından sonra mahkemeye başvurabiliyorsunuz. Ya da kararlarına bilgi edinme kanunu yoluyla ya da herhangi başka bir yolla ulaşamadığınız kurumlar, hakkınızda güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapıyor, siz bunun sonucunda açlığa mahkum ediliyorsunuz. Tabii hekimlerin engellenen ya da geciktirilen zorunlu hizmet muafiyetlerinin bu yasa teklifi ile kalıcı hale getirildiği de unutulmamalı. Hekimlere SGK anlaşmalı hastanelerde çalışmak yasaklanıyor. Güvenlik soruşturması nedeniyle zorunlu hizmet görevine ataması yapılmayan hekimler ya da zorunlu hizmetini tamamlamayanlar SGK anlaşmalı olmayan özel hastanelerde çalışmak için de 600 gün bekletilecek, yani çalışma hakları durdurulacak. Bu derece hukuk dışı bir teklifi getirenlerin, devletin parasal desteğine bağlanmış özel hastanelere ne şartlar getireceğini siz düşünün. Ayrıca bu hekimlerin teklifte kriminalize edilerek verdikleri raporların geçerli sayılmamasının anayasa ve evrensel hukuk normları bağlamında ne ifade ettiğini…

Hekimler için bir yasal düzenleme olarak getirilen bu uygulama, yasalaşması doktrin ve mantık bakımından mümkün olmayan Olağanüstü Hal KHK’lerinin yasallaşması (şu yazıya bakınız) ile bir biçimde on binlerce yurttaş için olağan hale gelmişti. Hiçbiri yargı kurumu olmayan kuruluşlarca alınan tedbirler kapsamında cezalandırılma ve yargıya erişim hakkının türlü yollarla engellenmesinden ve bu süreçte de açlığa mahkum edilmekten söz ediyorum.

Ve elbette vesayetten, vesayet diye bir şeyden bahsediyordu birileri bir zamanlar; darbe diye bir şeylerden.


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI